Gemi, Nice yakınlarındaki Villefranche-sur-Mer limanından ayrılalı bir hafta olmuştu neredeyse. Kaptan, daha en az bir haftalık yol olduğunu söylüyordu. Fırtınaya yakalanmadan, azgın dalgalar yüzünden kamaralara tıkılmadan sakin bir yolculuk geçiriyorlardı. Fakat herhangi bir kara parçası görmeden geçen günler üst üste geldikçe, Mösyö Rimet’nin kitap okumaya ayırdığı saatler, göğsünde biriken sıkıntı ile heyecan karışımı duyguya gem vuramaz olmuştu. “Güverteye çıkarsam, hiç değilse idman yapan birilerini görürüm” diye düşündü. Kamaradan çıkmadan önce, bavulunu bir kez daha kontrol etti.
Oradaydı… Usulca dokundu, onu saran kumaş parçasını sıyırıp, parıltısını sanki ilk kez görüyormuşçasına hayret ve hayranlıkla bir süre izledi. Eline alıp şöyle bir tarttı. Evet, arkadaşı Abel Lafleur iyi iş çıkarmıştı; ne çok hafif, ne de görgüsüzlük sembolü olacak kadar şatafatlı ve ağır… Zarif, bir salonda köşede dursa, ilk bakışta dikkat çekmeyecek bir heykelcik. Gümüş üzerine altın kaplama figür, zafer tanrısı Nike’yi simgeleyen kanatların üzerinde yükselen bir kupaydı. Kaidesindeki koyu lacivert taşla beraber ağırlığı 4 kiloya yaklaşıyor, asaleti tamamlanmış oluyordu. Gülümseyerek bavulu kapadı.
İlk Dünya Kupası organizasyonunu düzenleyen Jules Rimet. 1921’de oturduğu FIFA Başkanlık koltuğunda 1954’e kadar kaldı
Mösyö Rimet, adeti olduğu üzere, kır düşmüş bıyıklarını aynada son bir kez taradıktan sonra güverteye yöneldi. Altmışına yaklaşıyordu ve uğrunda ömrünün yarısından fazlasını harcadığı, adeta iple çektiği an yaklaştıkça, içi içine sığmıyordu. Otuz yıllık rüyası gerçek olmak üzereydi. Son anda aksilik çıkabileceğine dair, beyninin bir köşesini kemiren karamsarlığı kovmaya çalıştı.
Conte Verde adındaki gemide birlikte seyahat ettikleri Fransız, Belçikalı, Romen ve Yugoslav futbolculardan bazıları güverteye çıkmış, kimi bir köşede ip atlıyor, kimi halter kaldırıyor, ortada toplananlar da ayağa tek pas yaparak kaslarını diri tutmaya çalışıyordu. Koskoca Avrupa kıtasından bu turnuvaya katılabilecek yalnızca dört milli takım bulabilmişlerdi. FIFA’nın kurulduğu 1904’ten beri bu organizasyona burun kıvıran İngilizler, savaştan yenik çıktıkları 1918’den bu yana toparlanmaya çalışan Almanlar ya da “Birkaç maç yapmak için onca yolu tepip Uruguay’a kadar gitmeye ne gerek var?” diyen başka ülkeler, futbolda dünyanın ilk büyük organizasyonu olacak ve profesyonel sporcuları buluşturacak bu turnuvanın dışında kalmışlardı. Davet ettikleri Mısır da, son anda telgraf çekip çok istedikleri ve yola çıktıkları halde, kötü hava koşulları yüzünden Fransa’dan kalkan gemiye yetişemeyeceğini “üzülerek” bildirmişti.
Conte Verde gemisinde birlikte seyahat eden Fransız, Belçikalı, Romen ve Yugoslav futbolcular güvertede birlikte antrenman yapıyordu
Profesyonellik deyince, biraz durmak lazım. Mösyö Rimet, modern olimpiyat fikrinin ete kemiğe büründüğü 1896’dan beri, başta Baron Pierre de Coubertin olmak üzere Uluslararası Olimpiyat Komitesi’ndeki arkadaşlarıyla bu konuda tartışıyordu. Onlar geniş kitlelerin hem ruhen hem fiziksel olarak eğitilmesi, moral değerlerin yayılması ve dünya barışı adına dört yılda bir yapılan yarışmalara yalnızca amatör sporcuların katılabilmesini savunuyordu. Rimet’nin derdi başkaydı. Olimpiyat Komitesi’ndekiler gibi ağzında gümüş kaşıkla dünyaya gelmemiş, savaşta kazandığı madalyalar dahil pek çok şeye zorlu yollarda hırpalanarak sahip olabilmişti. Hiçbir zaman iyi oynayamadığı ama izlemekten büyük zevk aldığı futbol, onu iki çarpıcı gerçekle tanıştırdı: Birincisi, sahaya çıkıldığı anda her türlü sınıfsal ayrım, zengin-fakir farkı ortadan kalkıyordu. Kurallar herkes için eşitti. İkincisi, marifet yalnızca iltifatla geçiştirilmediği, bazen para da ettiği için, Avrupa’nın çeşitli şehirlerinde iyi futbol oynayan gençler ücret almaya başlamış, yani profesyonel olmuşlardı. Bu durumda olimpiyatlarda düzenlenen futbol turnuvalarına katılamıyorlardı. En iyileri dışarıda bırakan bir “Dünya Şampiyonası” olamazdı, Rimet’ye göre… 1921’de başkanlık koltuğuna oturduğu FIFA, ne yapıp edip kendi kupasını düzenlemeliydi. Yıllar süren mücadelenin sonunda, 1928’de Amsterdam’daki toplantıda futbolda dünyanın en iyisini belirleyecek turnuvanın, tıpkı olimpiyatlar gibi dört yılda bir yapılmasına ama kapısı profesyonel sporculara da açık olacağı için ayrı olmasına karar verildi. Kararın altında o gün FIFA’ya üye olan 28 ülke temsilcisinin imzası vardı.
Dünya Kupası’nın ilk versiyonu. Gümüş üzerine altın kaplama kupanın ağırlığı kaidesindeki koyu lacivert taşla beraber 4 kiloya yaklaşıyordu
Ruhu özgür, niyeti kavi, inadı inattı Mösyö Rimet ve arkadaşlarının amma… Önemli bir eksik vardı: Para. Dünyamız yine bir buhran döneminden geçiyor, Avrupalı hükümetler bir futbol turnuvasına ev sahipliği yapma fikrine yüz vermiyordu. Cankurtaran simidi hiç beklenmeyen bir yerden, Atlantik’in öte yakasındaki Uruguay’dan geldi. İngilizler, FIFA’ya dirsek çeviriyordu ama futbol topunu götürüp bu oyunu sevdirdikleri Güney Amerika kıtasında elini taşın altına koymaya hazır ülkeler vardı. 1930’da anayasaya ve bağımsızlığa kavuşmasının yüzüncü yılını kutlayacak olan Uruguay, bunların başında geliyordu. Arjantin ve Brezilya arasında bir tampon bölge olarak görülen bu küçük ülke, sahip olduğu doğal kaynakları iyi kullanan akıllı yöneticiler sayesinde az zamanda büyük işler başarmış, “Güney Amerika’nın İsviçre’si” diye anılır olmuştu. Devlet başkanı Juan Campisteguy, ülkenin yüz yılda nereden nereye geldiğini, komşu coğrafyalardan ve Avrupa’dan gelecek misafirlere göstermek istiyordu. Ne kadar kararlı olduğunu, Montevideo’da devasa bir stat inşaatına girişerek, girişmekle de kalmayıp, 90 bin kişilik Centenario Stadı’nı temeli atıldıktan yalnızca bir yıl sonra bitirerek gösterdi. İnanılması zordu ama isteyince oluyordu demek… Görenlerin ağzını açık bırakan, Rimet’ye “Bu bir futbol tapınağı” dedirten Centenario, ilk Dünya Kupası’nın 18 maçından 10’una kucak açtı.
İlk Dünya Kupası iki ayrı topla oynanmıştı. Arjantin kendi tercihleri olan “Tiento” modelinde diretmiş, Uruguay ise final topunun “T-model” olmasını talep etmişti. Çözüm şöyle bulundu: İlk yarı Arjantin’in ikinci yarıysa Uruguay’ın topuyla oynandı
4 Temmuz 1930 günü Conte Verde, Montevideo limanına yanaştı. Organizasyon için önceden toplanan Amerika kıtası temsilcileri; ev sahibi Uruguay, Arjantin, Brezilya, Bolivya, Paraguay, Peru, Şili, Meksika ve ABD’li sporcular, Avrupa’dan gelen rakiplerini karşıladılar. Başkan Campisteguy hemen ilk gece, Rimet ve arkadaşlarının şerefine bir mangal partisi düzenlemişti.
Sonrası… Biliyorsunuz. Hani derler ya; sonrası tarih… Ama son jenerik akmadan ufak tefek hatırlatmalar yapmak gerekirse;
- 1930’da 13 ülkenin katılımıyla yapılan Dünya Kupası bugün 96 yaşında. ABD; Meksika ve Kanada topraklarında 16 şehirde 48 milli takımın katılımıyla organize edilen bu yılki kupada, 39 günde toplam 104 maç oynanacak.
- Bu karşılaşmalar için yaklaşık 7 milyon bilet satışa sunuldu. 180 bininin halen sahiplerini beklediği söyleniyor. Ekranlardan kupayı izlemesi beklenen sporseverlerin sayısı 5.5-6 milyar arasında. Organizasyonun yaklaşık 80 milyar dolarlık bir ekonomik büyüklük yaratması, turizmden inşaata, sağlıktan bankacılığa kadar pek çok sektörü etkilemesi öngörülüyor.
- Yaklaşık yüz yılda buralara gelen kupanın, “babası” diyebileceğimiz Jules Rimet, 1921’den 1954’e FIFA’yı yönettikten sonra 1956’da dünyamızdan ayrıldı. Doğup büyüdüğü, uğruna savaştığı Fransa’nın futbolda hiçbir başarısına tanık olamadı ama 20 üyeli bir organizasyon olarak aldığı FIFA’yı kendisinden sonraki başkana 84 üye ülkeyle devretti. Bugün bu rakam 211.
- Mösyö Rimet Paris yakınlarında Bagneux mezarlığında yatıyor. Mezar taşında sadece doğum ve ölüm tarihleri var. FIFA’yı 23 yıl yönetip, Dünya Kupası’nı ilk düzenleyen spor insanı olmasına dair hiçbir ibare yok.
- Abel Lafleur’ün dizayn ettiği ve 1946’da alınan kararla adı Jules Rimet Kupası olan ilk ödül, o dönemin kuralları gereği, turnuvada üç kez şampiyon olan ülkenin müzesine gidecekti. Bu onura 1970’te erişen Brezilya, minik heykelciğin sahibi oldu. Ancak kupa, 1983 yılında federasyon müzesinden çalındı ve bir daha bulunamadı. Hırsızlar tarafından eritildiği tahmin ediliyor. Bugünkü Dünya Kupası, İtalyan tasarımcı Silvio Gazzaniga’nın eseridir.
- Avrupalı sporcuları 1930’da okyanus ötesine taşıyan İtalyan gemisi Conte Verde, İkinci Dünya Savaşı yıllarında çeşitli badireler atlattıktan sonra 1949 yılında söküldü ve hurda olarak satıldı.


