Bir gazetecinin cezaevinde ne işi var?
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

Bir gazetecinin cezaevinde ne işi var?

Bir ülkede gazeteciler haberleri nedeniyle cezaevine giriyorsa, mesele artık yalnızca bir gazetecinin meselesi değildir. O ülkenin demokrasi meselesidir. O ülkenin hukuk meselesidir. O ülkenin özgürlük meselesidir

Bir gazetecinin cezaevinde ne işi var?

Dün Sincan Cezaevi'nden ayrılırken en son duyduğum şey ağır demir kapının kapanma sesiyle birlikte defalarca bu soruyu kendime sordum. "Bir gazetecinin cezaevinde ne işi var?"...

Demir kapı sesi hâlâ kulaklarımda...

Belki de bu yüzden eve döndüğümden beri başka hiçbir şeyi düşünemiyorum. Aklımda o deli soru, kulaklarımda demir kapının gürültüsü...

Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC) Yönetim Kurulu üyesi olarak tutuklu gazeteci İsmail Arı'yı ziyaret ettim.  Cezaevleri ne yazık ki biz gazetecilere artık yabancı değil. Daha önce de TGC olarak Silivri'de Merdan Yanardağ'ı ve Alican Uludağ'ı ziyaret ettik. Neyse ki Alican özgürlüğüne kavuştu. 

Ama biz, her seferinde aynı duygularla ayrıldık.

Bir gazeteciyi cezaevinde görmek insanın kanına dokunuyor.

Çünkü gazetecilerle cezaevlerini aynı cümlede kullanmak bile başlı başına acı veriyor.

Bir gazetecinin çalışma masası yerine demir ranzaya, haber kaynakları yerine yüksek duvarlara, sokaklar yerine tel örgülere mahkûm edilmesini hiçbir vicdan kabul edemez, etmemeli.

Bir insanın özgürlüğünün elinden alınmış olması zaten ağır bir şeydir.

Ama bu kişi gerçeğin peşinden gitmeye çalışan bir gazeteciyse, ağırlığı daha da büyüyor.

Çünkü gazetecilik suç değildir.

Bu cümleyi yıllardır söylüyoruz.

Tutuklama kararları hukuk diliyle anlatılıyor.

Dosyalar, klasörler, suçlamalar, savunmalar...

Oysa cezaevinin kapısından içeri girince gözler başka bir şey görüyor.

Bir dosya değil, bir insan görüyor.

Annesini özleyen bir evlat...

Çocuğunu özleyen bir baba...

Arkadaşlarını özleyen bir dost...

Yarım bırakılmış bir hayat...

Eksilmiş bir günlük hayat...

Cezaevleri yalnızca içeridekileri değil, dışarıdakileri de cezalandırıyor.

Bekleyen aileleri...

Kaygıyla duruşma gününü sayan yakınları...

Telefon sesine irkilen insanları...

Ve meslektaşlarını...

Hem üzgün hem de öfkeliyim

Sincan Cezaevi'nden ayrılırken yalnızca üzgün değildim.

Öfkeliydim de.

Çünkü bir gazetecinin cezaevinde tutulmasını kabullenemiyorum.

Çünkü yıllardır aynı manzarayla karşılaşıyoruz.

Gazeteciler gözaltına alınıyor.

Gazeteciler yargılanıyor.

Gazeteciler tutuklanıyor.

Sonra toplumdan bütün bunları olağan karşılaması bekleniyor.

Bir gazetecinin yaptığı haberler nedeniyle özgürlüğünden mahrum bırakılması, hangi hukuki gerekçeyle açıklanırsa açıklansın, vicdanlarda derin yaralar açıyor.

İsmail Arı'nın karşısında otururken aklımdan geçen şey şuydu:

Bir ülkede gazeteciler haberleri nedeniyle cezaevine giriyorsa, mesele artık yalnızca bir gazetecinin meselesi değildir.

O ülkenin demokrasi meselesidir.

O ülkenin hukuk meselesidir.

O ülkenin özgürlük meselesidir.
 
Elbette mahkemeler karar verir.

Elbette hukuk işler.

Ama hukuk, eleştiriyi cezalandıran, sorgulamayı suç gibi gösteren, muhalif sesleri baskı altına alan bir araca dönüştüğünde toplumun adalet duygusu da yara alır.

Bugün Türkiye'de birçok gazeteci iktidarı eleştirdiği, kamu gücünü sorguladığı, rahatsız edici gerçekleri ortaya çıkardığı için hedef haline geliyor.

Asıl sorun da burada başlıyor.

Çünkü gazeteciliğin görevi zaten rahatsız etmektir.

Gazetecilik alkışlamak için değil, sorgulamak için vardır.

Bu yüzden bir gazetecinin demir parmaklıkların ardında tutulduğu her gün, yalnızca onun özgürlüğünden değil, toplumun nefes alan demokratik alanından da bir parça eksiliyor.

Ben buna üzülüyorum.

Ama daha çok öfkeleniyorum.

Çünkü bir gazetecinin yeri mahkeme salonları ile cezaevi koridorları arasında gidip gelmek değildir.

Gazetecinin yeri haberin olduğu yerdir.

Gerçeğin olduğu yerdir.

Bugün duruşma günü

Bugün 5 Haziran.

İsmail Arı'nın duruşması görülecek.

Ben bu satırları yazarken aklımda hukuk tartışmalarından çok daha insani bir beklenti var.

Bir insanın özgürlüğüne kavuşması.

Bir gazetecinin yeniden haberlerinin başına dönebilmesi.

Ailesine sarılabilmesi.

Mesleğini yapabilmesi.

Tahliye edilmesini bekliyoruz.

Gazetecilerin yeri toplumun içinde, gerçeğin peşinde, halkın haber alma hakkının yanıdır.

Bir gazetecinin özgürlüğünü istemek yalnızca mesleki dayanışma değildir.

İnsani bir sorumluluktur.

Ve Sincan Cezaevi'nden ayrılırken kulaklarımda kalan o kapı sesinin, bir gün özgürlüğe açılan bir kapının sesiyle yer değiştirmesini diliyorum.
 
Merdan Yanardağ'ın da özgürlüğünü bekliyorum.

Sincan Cezaevi'nden ayrılırken zihnimde tek bir soru vardı: "Bir gazetecinin hapishanede ne işi var?"

İlgili İçerikler