02 Mayıs 2022

Müebbet verildiği gün hepimizi işten attılar

Gezi Davası'nda karar okunurken, duruşmada salonunda bulunan avukatların yüzlerindeki ifadeyi hatırladım ve Cemal Süreya’nın Turgut Uyar için yazdığı dize geldi aklıma: “ Öldüğü gün Hepimizi işten attılar”

HUKUK OMBUDSMANI

Gezi Parkı Davası’nda verilen kararların kamuoyundaki etkisi, neredeyse ABD’deki 11 Eylül Saldırısı ve Uzak Doğu'daki tsunami düzeyinde oldu. Tepkiler, çeşitli meslek grupları tarafından dile getiriliyor. Yıllar geçse de, bu davanın yarattığı travma azalmayacak, her hatırlanışta şiddeti hissedilecek gibi gözüküyor.

Ağırlaştırılmış müebbet ve 18’er yıllık hapis cezaları, sadece hüküm kurma biçimiyle bile, Türkiye hukuk tarihinde derin bir iz bırakacak.

Bu dava temyizde bozulup, ceza alanların hepsi beraat etseler bile,  ‘siyasi karar’ niteliği ile dünya hukuk literatüründeki yerini almış bulunuyor.

Karar okunurken, duruşmada salonunda bulunan avukatların yüzlerindeki ifadeyi hatırladım ve Cemal Süreya’nın Turgut Uyar için yazdığı dize geldi aklıma:

“ Öldüğü gün
Hepimizi işten attılar”

Sadece o anda salonda bulunanlar değil, kararı sonradan duyan hukuk etiğine sahip tüm avukatlar ve vicdan sahibi hakim/savcılar, bu dizeleri bilmeseler de, benzer duyguları yaşamışlardır.

Hukuk fakültesi öğrencileri, staj yapan avukatlar, Adalet Akademisi’ndeki hakim ve savcı adayları da aynı şaşkınlığı yaşamış, ayaklarının altındaki zeminin kaydığı hissine kapılmış olabilirler.

Üzerindeki cübbeyi çıkarıp, yazıhaneden, adliyedeki çalışma odasından, duruşma salonundan, insanı boğan o hukuk atmosferinden uzaklaşma duygusu.

Ertesi gün benzer ağırlığı üzerinde hisseden bazı avukatlar arasında, eğer duruşması yoksa evden çıkmayıp, TV’deki  görüntülere boş gözlerle bakarken,  anlamsız bir boşluğun içine düşenler olmuştur.

Hakim ve savcılar arasında da, mesai için adliyeye gittiklerinde belki, günlük rutin işlerine başlamadan önce, elleri ceplerinde bir süre camdan dışarı bakma ihtiyacı duymuşlardır, kim bilir.

*** 

Medyanın hapis seviciliği

Medyamızda, insanların hapse girmesi için yanıp, tutuşan ve bu eğilimini her fırsatta haber başlıklarına taşıyan ‘hapis seviciliği’ kavrayışı var.

Yıldız Tilbe hakkında konuşan isimlere hapis cezası” haberi yer aldı birçok yerde.  Cumhuriyet, Sözcü, Halk tv, Artı Gerçek ve Duvar, aynı başlıkla verdi.

Oysa, Seren Serengil, Bircan Bali ve Arto hakkında verilen karar, hapis cezası değildi. Sadece, Yıldız Tilbe hakkında (1 ay süre ile) konuşmalarını yasaklayan, tedbir kararından ibaretti.

Yani ‘hapislik’, kararın kendisi değil, sonucuydu. Bir başka deyişle, hapisliğin söz konusu olabilmesi için, bir mahkemenin ayrıca bir karar vermesi gerekiyor. Bunun için de, adı geçen kişilerin tedbir kararına uymayıp, bir aylık süre içinde Tilbe aleyhinde konuşmaya ısrarla devam etmiş olması lazım

Burada Yeniçağ gazetesinin hakkını vermek, aynı haber için “Yıldız Tilbe harekete geçti! Hakkında konuşmama kararı aldırdı” şeklinde başlıkla, sorumlu ve gazetecilik etiği içinde davrandığının hakkını da verelim..

Haciz yoluyla ev satışının şaibesi!

Sabah gazetesinde, haciz yolu ile ev satışına dair, oldukça dramatik dille yazılmış bir haber vardı. Sanki hukuksal bir olayın haberini yazmaktan çok, CHP’li Hatay Su İdaresi'ni (HATSU) karalamayı hedef almış izlenimini uyandırıyordu.

Ahmet Organ, Kırıkhan Deliçay’daki evinin su borcu olan ( 7 bin 905 TL) nedeniyle HAKSU tarafından, kendisine haber verilmeden, haciz yoluyla satıldığını söylemiş.

Bu iddiaya inanmak biraz güç. Bir evin haciz yolu ile satış aşamasına gelebilmesi, bugünden yarına apar topar olabilecek bir şey değil, arada yapılması gereken işlemler ayları alıyor. Bu süre içinde çeşitli tebligatlar yapılmış ve bunların Ahmet Organ’ın eline geçmiş olması gerekiyor. Satışı yapacak olan icra masası memurları bu detaya özellikle dikkat ederler. Aksi halde satış iptal olur. Diğer bir konu, satış ihalesi yapılmadan, bilirkişilerin eve gelerek fiyat tespit yapmaları gerekiyor. Bu gelişmelerin habersiz olduğu iddiası, özellikle küçük beldelerde çok inandırıcı olamıyor. Üstelik, olay bu kadarıyla da bitmiyor, Ahmet Ongan, eş dosttan para toplayarak, icradan 54 bin liraya satılan yeni sahibine 100 bin liraya ödeyerek evini geri almış.

Olayla ilgili tam sürecin haberde yer aldığı bu şekliyle ilerlemiş olduğunu kabullenmek zor. Ya biraz kurgulanmış, ya abartılmış yahut eksiklikler var.

Londra’da kiracılar neden sokağa döküldü?

Londra’da kiracılar, geçen hafta ev sahipleri ile hükümeti protesto etmek için sokaklarda eylem yaptılar. Protesto nedenleri, oturdukları konutların dış cephe kaplamalarının yangına karşı dayanıklı hale getirilmesiyle ilgiliymiş. Kiracılar, bu konuda yapılması gereken harcamaları kim/lerin sorumlu olduğu konusunun belirsiz olmasın karşı çıkmışlar.

Türkiye’de çözümü çok basit olan böyle bir sorunun, İngiltere gibi bir ülkede, sokak gösterisine neden olacak kadar muğlak bir şekilde ortada kalabildiğini, anlamak zor.

Türkiye’de bu tür olaylarda, yani binanın ana yapısı ile ilgili sorunların giderilmesi yükümlülüğü  mal sahibindedir. Gerekli tamiratları yaptırılmaz ise, kiracılar harcamaları kendileri tarafından yapılacağını ve karşılığının kira bedelinden düşeceklerini uyarı şeklinde mal sahibine bildirmeleri yeterli olur.

Örnek olayda, meblağı büyük olduğu için, öncelikle mahkemeden harcamanın tespit ettirilmesi gerekir ki, mal sahibi “Çok pahalı yaptırmışlar” diye, daha sonra itirazlarda bulunamasın.

Mesele bu kadar basitken, olayın Londra’da böylesi bir sorunun muğlak kalabilmesini, anlamak zordu. Acaba haberi tercüme derken, eksik kalmış bir detay veya çeviri hatası yapılmış olabilir miydi?

Aklımda deli sorular

Mükerrer dava itirazı- T24’te Gökçer Tahincioğlu’nun ortaya attığı, Kaşıkçı Davası’nın Suudi Arabistan’a devrinde gerekçe gösterilen ‘mükerrerlik’, Gezi Davası’nda neden gündeme gelmediği sorusu, hala boşlukta öylece duruyor. Çünkü, aynı dava İstanbul 33. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülüp, beraatle sonuçlanmıştı. Aynı sanıkların bu sefer İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından yine ‘suç örgütü kurmak’ suçu ile aynı kişileri yargılamasının kimse aynı suçtan iki kere yargılanamaz’ evrensel ilkesinin neden işlemediğini anlamak zor.

Rakılı fototoğrafın şüphelisi kim?- Kadir gecesi Pegasus personelinin, rakılı alem fotoğrafının paylaşımı ve devamında bir kişinin işten çıkarılması ile sonuçlanan olay, etik açıdan tartışılıyor. Hukuki açıdan ise, ‘İşe İade Davası’ sonuç verir gibi gözüküyor, fakat dava açmadan önce ‘Arabulucu’ devreye sokulması gerekiyor. Bu arada savcılık da soruşturma başlatmış, dava da açarsa hiç şaşırmam. Merak ettiğim, ‘şüpheli’ listesinde kim/ler var?  Sadece fotoğrafı paylaşan mı, yoksa fotoğrafta yer alan herkesi ifadeye çağırıyorlar mı?

Habersiz nişanlanma Pilot Furkan Otkum, Bursa'da tek motorlu eğitim uçağının düşmesi sonucu hayatını kaybetmişti. Son olarak, kız arkadaşı Aslı Yüce'ye uçakta evlenme teklifi ettiği anın görüntüleri ortaya çıktı. Hukuk fakültesinin birinci sınıfında, Medeni Hukuk dersinde, “Nişanlanma, evlenme vaadi ile başlar” tanımını hatırladım. Belki, ikisi de nişanlı olduklarını bilmiyorlardı.

En son hukuk devleti ne zaman?- Av. Eren Keskin’in bir yerde “Türkiye tekrar hukuk devleti olacak’ diyenler ile farkımız var. Türkiye hiç bir zaman ‘hukuk devleti’ olmadı. Ne dün, ne bugün” sözleri, insanın unutmaya çalıştığı bir gerçekle, şimşek çakması hızı içinde yüzleşmesini sağlayabiliyordu.

 

Yazarın Diğer Yazıları

Nükhet Duru'nun yarıda kestiği konser üzerine fanteziler

Kanımca, Nükhet Duru verdiği konserleri sadece sahne performansı olarak görüyor, yaptığı gösterinin hukuki anlamda ne ifade ettiğini bilmiyor ya da umursamıyor

Van Gogh’un kaderini bizim Anayasa Mahkemesi belirleyecek

Anayasa Mahkemesi, elbette Van Gogh’un eserinin sanat değeri ile ilgilenmeyecek; cezaevine girebilecek eşyalar yönetmeliği”nde yer almadığı şeklinde gösterdiği gerekçenin, hak ihlali oluşturup oluşturmadığına bakacak

Pınar Gültekin davasından ne anladık, 'haksız tahrik' hakkında ne biliyoruz?

Ben bu davayla ilgili olarak kamuoyu gibi düşünmüyorum. Bence burada ceza indiriminde belirleyici olan, sanığın cesedi yakmış ve üzerine beton dökmek suretiyle cinayeti hunharca işlemiş olması değil, bizatihi cinayetin ilk işleniş hali ile ilgilidir. Kaldı ki, onu da kabul etmiyorum.