17 Mart 2022

Savaşın gürültülü sessizliği

“Devletler; bilhassa savaş zamanlarında, vatandaşlarından çok daha talepkar olmakta ve daha fazla bağlılık istemektedir; ama bunun için de onlara çocuk muamelesi yapmaktadır. Daha fazla gizlilik istemekte ve daha çok sansüre uğratmaktadır enformasyonları. Kamuoyunu kendi, devlet enformasyonuyla kısıtlamaktadır”

Freud, 1915 yılında, Avrupa Birinci Dünya Savaşı içindeyken savaş ve ölüm üzerine düşünmekteydi. Avrupa medeniyeti hakkında, bir bakıma bunu “yanılsamanın” dini olarak bir parçası olarak gördüğü noktada Freud, medeniyetin neden savaş gibi bir yaşantı biçimini aşamadığını sorgulamaktaydı. Bunu bir kapasite eksikliği olarak görmekteydi. Aralarında ihtilaf olan devletlerin Avrupa medeniyetinin içinde oldukları halde, birçok Avrupa’ya ait kültürel değer kazandırdıkları halde, müzik, resim, şiir ve felsefe alanlarında olağanüstü değerleri gerçekleştirdikleri halde ve hatta bu duyguları yaşamlarında yaşamaya başladıkları halde, yine medeni olan yaşamın neden savaş gibi barbarca bir hareketi olumlamakta olduğunu sorguluyordu.

Kozmopolit bir hayatın imkanları dahilinde, ihtilaflar illa milli veya dini olmasa bile, çıkar ilişkileri üzerine kurulduğunda veya ekonomik krizleri aşmak üzere gerçekleştirildiğinde bile neden insanlar veya başka bir şekilde söylemek gerekirse ulus-devletler savaş gibi hayatı kısıtlayan, ölüm güdüsüne ait bir deneyi yaşamayı tercih etmekteydiler. Hangi kuvvet savaş gibi bir vahşeti meşru kılmaktadır?  İnsanlar savaşa karşı olduklarını ifade etmelerine rağmen neden bir anda devletlerinin bir ülkeye saldırmasını kabul edebilmekteler? Neden diğerleri kendi ülkelerini müdafaa etmek için savaş yoluna bir direnme biçimi olarak ve tek çare olarak başvurmak zorunda kalmaktalar?

Birinci Dünya Savaşı en şiddetli savaşlardan birisiydi. Bu zaman birimi içinde, Freud insan ruhundaki “saldırganlık güdülerini” anlamaya çalışmaktaydı. Freud, savaş gibi bir vahşet karşısında ulus-devletlerde yaşayan vatandaşların nasıl olup da bu saldırganlığı, bu şiddeti olunmayabildiklerini, bir anlamda, şaşkınlıkla izlemekte, şaşırmakta ve çare bulunup bulunamayacağını sormaktaydı kendi kendisine. İçinde yaşadıkları devletlerin bu siyasi kararlarına neden karşı çıkamayacaklarını ve bu suskunluğun nereden kaynaklandığını sormak entelektüel bir vazife olarak durmaktaydı belki de Freud için. Medeniyete duydukları bağlılık, bir bakıma kendi kültürlerinin bir parçası olan devletlerine de bağlılığı bunu belirlemekteydi?

Freud bu soruları sorduğunda yabancılaşmanın içinden soruyordu ve cevap vermekte de belki de zorlanmaktaydı bugün bizim de zorlanmakta olduğumuz gibi. Ama küçük de olsa bir ipucu vermekte değil miydi? Kendi ulus devletlerinin kültürel ve siyasi bir kahramanlığına değil de birçok kültür ve ulusun (kardeş veya düşman) ortaklığından ve ortak yaratıcı eserlerinin ve düşünce biçimlerinin içinden çıkan, belki de bir müze gibi saklanması gereken ulus-aşırı bir zihniyete yaslanmak da bir çözüm olabilir miydi? En seçkin, en rafine değerleri birleştiren bir kozmopolit medeniyet yaşamak isteyenler ulus-aşırı değerleri taşıyarak savaşa karşı çıkabilirler miydi?  Dünya kültürüne ait olarak yaşamak kimliklere ve milli kahramanlık duygularının arkada bırakıldığı bir ortak medeniyete doğru taşınabilir miydi? Bu soruyu biraz daha ileri doğru çekersek o zaman dünya kültürleri diye daha geniş bir medeniyetten söz etmek zorunda kalacağız. Asya, Afrika, Latin Amerika ve Orta Doğu gibi kültürleri Avrupa medeniyetinin içinde görebilmek de bir başka zorunluluk olmayacak mı?

Savaş zamanlarında devletlerin ilişkilerinin ve ortaklıklarının (kültürel, siyasi veya ekonomik) aralarının açıldığını fark etmemek tabii ki mümkün değildir. Ama bir yandan kendine benzeyenlere “hain” rolü oynamadan, diğer yandan da kendine benzemeyenlere karşı “kozmopolit duyguların medeniyete yerleştirildiği bir kültür” ancak dürüst bir davranıl olabilir. Böylece, siyasi emelleri kimlikçi siyasetlere bağlamak isteyen ve savaşı da bu nedenle gözden çıkarmayan devletlerin dışında yeni bir yapılanmaya doğru götürebilecek midir insanlığın medeniyetini?

Jeopolitik çıkarların üzerinden düşünülmeyen kozmopolit bir kültür 20.yüzyılın barbarlıklarını bunca yıl sonra geri getiren ve son otuz yılı aşkın bir zaman süreci içinde tam da her şey düzelmekte sanıldığı bir sırada savaşlar güncel hayatımızın parçası olmadı mı? Bu duyguları paylaşan çok insan var tabii. Ve Aydınlanma’nın yanında barbarlıkların olduğunu yazan ve söyleyen çok insan da var tabii. Ama Aydınlanma’nın ne olduğunu sorgulayan Kant’ın bakışına göre, asıl Aydınlanmışların, bu fikirlerle hayatı ve siyasi rejimleri değiştirenlerden çok bu değişimi izleyenlerin aydınlanması olması gerektiğini yazdığında, başka bir çizgiye doğru yol almakta değil miyiz? Asıl olan entelektüel ve okumuşların veya ülkenin kaderini değiştiren siyasi olarak eylemde bulunan devrimci siyasetçilerin değil de “halkın sessizliğinin” Aydınlanması başka bir perspektife sokmakta bizleri.

Freud şöyle söylemekteydi: “Devletler; bilhassa savaş zamanlarında, vatandaşlarından çok daha talepkar olmakta ve daha fazla bağlılık istemektedir; ama bunun için de onlara çocuk muamelesi yapmaktadır. Daha fazla gizlilik istemekte ve daha çok sansüre uğratmaktadır enformasyonları. Kamuoyunu kendi, devlet enformasyonuyla kısıtlamaktadır” (Rus devlet televizyonunda çalışan birisinin haberler sırasında “savaşı durdurun, size yalan söylüyorlar” pankartı dikkat çekicidir). Her devlet savaş sırasında vatandaşlardan savaş karşıtı olanları cezalandırmayı tercih etmektedir. Bunu yazan psikanalist Freud’un sıkıntısını böylece ortaya çıkmaktadır..

Savaş insanoğlunu her zaman yıkıma sokan bir hareket olarak anıldı. Bugünkü savaşlar sonrası büyük kaos, göçler ve insanların bir yerden başka bir yere doğru yer değiştirmesini gerektiren hayatları, canları pahasına, gittikleri ülkelerde çoğu zaman istenmeyenler olarak gözükmeleri “insanlık tragedyası” değilse ne olabilir ki?

Bir de yabancı düşmanlığını, ırkçılığı da unutmadan…!       

Yazarın Diğer Yazıları

Sanat turları (2): 15. Documenta

Sanatın felsefeye her zamankinden daha fazla ihtiyacı olduğu bir devreye mi girdik?

Sanat turları: Venedik Bienali

Bu sene, 59. Venedik Bienali’nin ana kavramı olarak İtalyan küratör Cecilia Alemani’nin seçtiği Leonora Carrington’un meşhur çocuk kitabı “Rüyaların Sütü” başlığı öne sürüldü. Göndermesini bir yüzyıl evvelki bir sanat akımının psikanaliz ile olan yakınlığına bağlayan bu rüya kavramı, elbette Freud’un 1900 yılında öne sürdüğü “bilinçdışının rüyalarda saklı” olduğu tezine bağlı olarak geliştirilmişti

Akıl gerçeği ve kanaat gerçeği

Sosyal medya dünyası (Facebook, Twiter vb.) arzularımız ve isteklerimiz sayesinde verilerimizi ele geçirmekte ve bunları satarak kullanabilmekte