Vuslat'tan Emanet
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

Vuslat'tan Emanet

Serginin Baksı'da açılması tabii ki tesadüf değil, geçmişine çıktığı yolculukta ailesinin nesiller boyunca yaşadığı toprakların Gümüşhane-Kelkit olması ve bu toprakları sanat ile yeşertmeye çalışan Hüsamettin Koçan'a duyduğu saygı

Şaşırmayalı o kadar çok zaman olmuş ki, 15 yıl sonra onu yeniden uzaktan görünce ilk günkü gibi şaşırmama şaşırdım, yaklaştıkça daha da coştu duygularım, Çoruh'un tepesine kurulmuş bu modern mimariye, Baksı Müzesi'ne hep birlikte bakakaldık…

Baksı'ya Erzurum'dan da gidebilirsiniz, Trabzon'dan da, biz Erzurum'dan gidip Trabzon'dan döndük. Türkiye 'nin hemen hemen tüm şehirlerinin kimliksizleşmesi bu bölgede de kendisini fazlasıyla gösteriyor, mimari gelenek tümüyle yok olmuş, Bayburt 'ta birkaç taş bina kalmış, taş işçileri de zaten göç ile gitmiş, tek tip apartmanlar doldurmuş her tarafı, köyler ise gecekondulaşmış, kalan az sayıdaki gençler yok olmaya yüz tutmuş tarım, hayvancılık ve başka işlerle uğraşıyorlar çömlekçilik, dokumacılık tarih olmuş…

Bayburt 'tan 45 km sonra varılan Baksı Müzesi'nin yer aldığı Bayraktar köyü 80 hanelik, sadece 480 kişi yaşıyor, bir evin penceresinde çiçek görseniz seviniyorsunuz. Yoğun göç veren bir il Bayburt en çok da bu yüzden kıymetli Prof. Hüsamettin Koçan'ın ütopyasını merkezde değil doğduğu topraklarda gerçekleştirmesi.

Koçan'ın hayallerinin üst başlıkları göç, çocuk, kenar, yabancılaşma, demokrasi, kenara itilmiş hayatlar, unutulanlar, ön yargıların yok edici baskısına karşı insanın yanında olmak.

Kurulduğu 2010 'dan bu yana Avrupa Konseyi Müze Ödülü dahil sayısız ödül alan, modern sanat ile geleneksel sanatı buluşturan Müze 'de bu yıl da Temmuz ayı boyunca Osman Dinç, Horosan, Çağrı Saray, Gülçin Aksoy, Nancy Atakan'ın sanatçı atölyeleri, Mehmet Kavukçu, Cabir Çobanoğlu'nun bağımsız atölyeleri ve Çobanlık Deneyimi, süt sağmak, yağ yapımı, Dokuma atölyesi ziyareti, Bal Üretimi, Kovan ziyareti, Huykesen Yürüyüşü, Rafting gibi yerel aktiviteler var.

Ama biz oraya bambaşka bir sergi, Vuslat'ın Emanet'i için gittik.

Uzun yıllar yayıncılık yaptıktan sonra sanata yönelen, doğa, ruhsallık ve doğu felsefesinden etkilenen Vuslat ilk sergisi 'Sessizlik'i geçtiğimiz yıl Londra 'da Pi Artworks Galerisi'nde Chus Martinez'in küratörlüğünde gerçekleştirmişti. Vuslat'ın bu sergisinin küratörü de Martinez.

Serginin Baksı'da açılması da tabii ki tesadüf değil, geçmişine çıktığı yolculukta ailesinin nesiller boyunca yaşadığı toprakların Gümüşhane-Kelkit olması ve bu toprakları sanat ile yeşertmeye çalışan Hüsamettin Koçan'a duyduğu saygı.

Geçmişten geleceğe taşıyıcı vazifesi de gören 'Emanet' meselesine verdiği önemi "Emanet bizim coğrafyamızda çok önemli, değerli bir kavram. Emanet özünde saklamak, korumak demek. Sana verilen bir şeyi, seninmişçesine, hatta sahip olduğundan daha fazla kıymet vererek, üzerine titreyerek korumak. Mesela emanet çocuklar, bize emanettir ama emanet çocuğu kendi çocuğundan bile daha fazla korur kollarsın. Emanet aynı zamanda hep taşınması, elden ele nesiller boyu sürdürülmesi gereken değerli bir şeydir. Atatürk, Cumhuriyet'i gençlere emanet etmiştir. Emanet verilme kavramı bu anlamda iki taraf arasında bir ilişki başlatır. Güvene dayalı güçlü bir bağ oluşturur. Bu güvene dayalı bağ birlikte yaşamamızın teminatıdır" diye açıklayan Vuslat eserlerinde farklı diller kullanıyor, metin, heykel, çizim, ses, enstalasyon…

Sergi sizi dev bir zincir enstalasyonu ile karşılıyor, 'Yaşamın Göbek Bağı ', anneannesinden emanet bir zincire gönderme olarak yerleştirilmiş. Merkezi yerleştirmenin etrafında konumlandırılan diğer eserler, kil heykeller, gümüş kaplı sığır kuyruğu bitkileri, muskalar, iyileşmeyi arayan yeniden düzenlenmiş bir heykel yerleştirmesi, dinamik çizimler, kumaş ve ses yerleştirmeleri gibi çeşitli eserler.

Kasım sonuna kadar devam edecek serginin ötesinde Vuslat'ın bir de vakfı var 'can kulağıyla dinlemek' meselesine odaklanan.

Bu çok önemli bir mesele gerçekten birbirimizi dinlemememiz kişisel /toplumsal bağlarımızı neredeyse tümden koparttı, herkes kendi kanalında sıkıştı kaldı, kendi sesimize, meselimize o kadar kilitliyiz ki en son yargısız, yorumsuz kimi dinledik acaba… 

Salgado: Dünyayı zenginler mahvetti

Batı basının geniş yer verdiği bir başka sergi fotoğrafçı Sebastiao Salgado'nun New York 'ta Manhattan'ın sanatsal merkezi Chelsea 'da Tagore Galerisi'nde açtığı 'Amazon'…

Her sergisi için yoğun emek harcayan, "İşçiler" çalışması için 6 yıl boyunca 26 ülke gezerek dünyanın en yoksul köşelerini fotoğraflayan Brezilyalı fotoğrafçı Salgado, Sınır Tanımayan Doktorlar ile birlikte gittiği Rwanda'da tanıklık ettiği soykırımdan sonra insanlığa inancını yitirmiş, evine dönüp uzun bir sessizliğe gömülmüştü.

Ailesinin Brezilya 'daki çiftliğine dönen Salgado ne yazık ki burada da aradığı huzuru bulamadı, ormanların yağmalanması, çocukluğunun manzarasının çoraklaşması içini kemirip durdu. Bu hüzünden doğal olarak Salgado'nun sergilerini ve etkinlikleri planlayan eşi Dela Wanick de payını aldı ama bir süre sonra Dela hem doğayı hem eşini kurtarabilmek için Yağmur Ormanlarını kendi çabalarıyla kurtarmaya karar verdi.

Çift gönüllülerin de yardımıyla birkaç yıl içinde ormanın bir bölümünü yeniden yeşertmeyi, kuşlara, böceklere, memeli hayvan türlerine hayat vermeyi başardı. Bunun sonucunda ünlü 'Yaradılış' sergisi çıktı ortaya.

Ve yine uzun bir aradan sonra ünlü fotoğrafçı 'Amazon' ile küstüğü insanlığa doğru bir barış adımı attı.

Şöyle diyor Salgado:

"Dünya yok oluyorsa sebebi tamamen zenginlerin açgözlülüğü. Kaynakları yağmalayan, yok edenler onlar. Bütün mesele zenginlerin talebinin bitmemesi ve yoksulların direnememesi. Bundan her şey nasibini alıyor Amazon ormanları da. Madenler, barajlar, sondaj, tüketim, petrol kuyuları, fosil enerjiye duyulan açlık, aşırı uçak kullanımı, iklim değişikliği bizim dışımızda soyut bir sorun değil. İhtiyaçlarımızla talebi yaratan biziz.

Aşırıcılık, siyasi kutuplaşma, diyaloğun reddi, kişilerin kazanç /çıkarlarını gerçeğe, adalete, kamu yararına olan her türlü çıkarın önüne koyma konusundaki mutlak kararlılığı dünyayı bu hale getirdi."

Çektiği güzel fotoğraflar ile mideye sıkı bir yumruk atan sanatçının sergi yeri olarak Manhattan'ı seçmesi de belki bu yüzden, başka bir dünyanın, başka bir kültürel yaklaşımın mümkün olduğunu göstermek.

Birde belki aslında hepimizin karanlık ormanın çocukları olduğumuzu hatırlatmak…

Calvino: Kimlik gerçekten nedir?

Arayış üzerine bu kadar dem vurduktan sonra kimlik üzerine de iki laf edelim bari.

Bu yıl dünya edebiyatının önemli isimlerinden İtalo Calvino'nın doğumunun 100. yılı. İtalya'da gazetelerde çarşaf çarşaf yazılar yer aldı, okullarda etkinlikler, kitabevlerinde okuma günleri düzenlendi, yıl sonuna kadar da devam edecek.

Ben de saygıda kusur etmeyeyim diye Calvino'dan küçücük bir alıntı yapayım dedim:

"Kimlik gerçekten nedir?

Kimlik, hem bireysel hem toplumsal anlamda sürekli olarak onaylanması, kaybetme tehdidine karşı güvence altına alınması gereken bir değerdir. Kişisel kimlik veya ulusal, etnik, dilsel vb. Kimlik öncelikle hayatımızda değişmeyen bir şey üzerine kuruludur. Ben ülke ülke gezen, farklı dillerde konuşan farklı adlar ile anılan bir serseri olsam da hala bir kimliğim olduğunu söyleyebilir miyim?

Evet, çünkü anılarım, geçmişimin devamlılığını sağlıyor. Çoğunu unutsam da vücudumdaki kalıcı izler onları geleceğe taşıyor.

Birey kimliğini tarihsel soy ağacı geçmiş, günümüz, gelecek bağlamında tanımladığı gibi grup kimliğini de grupla, yani insanlığın geri kalanıyla, konumlandığı yer ile tanımlar."

Yani bir anlamda mekanın yataylığında olduğu kadar zamanın dikey boyutunda var oluyoruz...

İlgili İçerikler