04 Ekim 2021

Yazarlar, yayınevleri, TYS...

Eğer bir yazar “fikir emekçisi”, yayınevleri de birer ticari kuruluşlarsa; sendika, yazarı, yayınevleri karşısında nasıl korumalıdır?

Geçtiğimiz günlerde TYS (Türkiye Yazarlar Sendikası), yeni yönetim kadrosuyla haber olunca, yazın/edebiyat dünyasında da çözüm bekleyen sorunları hatırlatmış oldu.

Ama her şeyden önce nedir bir sendika?

Ne yapar? Varlığıyla ne tür problemlere çözüm getirir ya da getiremese de sorunları nasıl görür?

Örneğin bir yazarlar sendikası, her bir yazarın tek başına yaptığı yolculuğun sonunda onların karşılaşacakları muhtemel tuzak ve engellere karşı onlara nasıl bir destek sunar?

Her biri tek olup, tek yolculuk yapmak zorunda kalan yazarlar söz konusu olduğunda durum karmaşıklaşıyor elbette. Hele hele araya bir de sendika girdiğinde yazarların birer işçi/emekçi olup olmadığı şeklinde ikilemler de ardından sökün ediyor.

Sahi, yazarlar bir işçi midir?

Ya da “Fikir emekçileri” mi demeliyiz onlara?

Yazarlar, serüvenlerini tek başlarına yaşayıp yolun sonuna geldiklerinde çoğulluk denizinde ölümcül kulaçlar atarlar...

Sözcükler, ilk yaratım anlarının uzağına düşmüşlerdir artık; başlangıçtaki sahibi el değiştirmiştir... Her dile geldiklerinde de yeni sahipler edinip, zihinden zihne atlayarak hep bir önceki sahibine ihanet ederler. Tam da burada, yazarı arayıp bulana aşk olsun!

Öyle ki, yazarın adı yoktur! Üstelik, herhangi bir yayınevinin ona can vermesine rağmen.

Bir yazarın herhangi bir yayınevinde eserinin kabul edilmesi ya da edilmemesi durumları en ölümcül anlardır. Şöyle ki, bir yazarın bir yayınevi karşısında hükümsüzlüğüne geçilmiştir artık. Layık görme/görmeme, yok sayma ya da kabullenilme ya da tümüyle unutulmaya bırakılma vahşetini içeren hükümsüzlük durumlarına... Kural, etik, kriter, değer gibi unsurlar bir demet halinde bu hükümsüzlüğü derleyip gizlerken, yazarda da dibe doğru ikinci bir içsel yolculuk başlar.

Kişisel bir karmaşadır yazarın mekanizması, hiçbir sendika da -tabii güç ilişkilerinden kaynaklı gümbürtüye giden hakları saklı tutarak- bu karmaşayı çözemez.

Bir eserin yayımlanmaya değer olup olmaması değildir mesele ama durum bu şekilde özetlenerek bütün süreç belirsizliğe itilir.

Aslında meselenin özü yayınevlerinin birer ticari yapı olmalarında gizlidir. Yayınevleri birer kültür, düşünce, fikir kuruluşları değildir yani. Bir yazarın kitabı ne kadar çok satarsa, yayınevi daha çok kazanacak yazar da o denli değerli (tırnak içinde) olacaktır.

Görüldüğü gibi kendi kendini yiyip diplerde boğulan yazar, lüzumsuz kuruntularıyla evreni de kendini meşgul eder.

Can alıcı soruya gelirsek, eğer bir yazar “fikir emekçisi”, yayınevleri de birer ticari kuruluşlarsa; sendika, yazarı, yayınevleri karşısında nasıl korumalıdır?

Eserleri yayımlanmış yazarların telif haklarıyla birlikte, yayınevleriyle ilişkilerinde inisiyatiflerini kullamalarıyla ilgili ne türden müdahalede bulunmalıdır mesela?

Bir sendikanın, ekonomik varoluşunu yazarlık üzerine kurmuş “fikir emekçisinin” hayatını sürdürmesi için onun yanında ne kadar durduğu konusu ise meselenin en can alıcı yanıdır.

Yazarlık gibi evrensel bir durumun uluslararası standartlara uygun olması gerçeğinden hareketle, Türkiyeli yazarların da bu standartlardan yararlanması zorunluluğunu karşımıza çıkarır. Ki, bu durumda sendikanın, söz konusu standartlar için resmi kurumlara baskı uygulaması gerekecektir (?)

Bunlar ilk akla gelenler... Ama yazarlarla onların sendikası arasında bir hayli mesafe var gibi gözüküyor.

Aslında bütün düğüm, eskide kalmış üretim ilişkilerine göre biçimlenen sendika realitesinde gizleniyor olabilir.

Sendika denilince akla, hitap ettiği iş kolundaki emekçilerin hakkını işverene karşı koruyup onları kuşa kurda yem etmeme çabası gelse de,  kendine yeni boyutlar ekleyerek tanımsal çerçevesini muğlaklaştıran küresel kapitalizm karşısında tökezlemiş gibi gözüküyor.

Zira siyasal/toplumsal tarih, değişen ve karmaşıklaşan sistem(ler)e karşılık gelecek yeni türden karşı ataklar ve yapılar gerektiğini söylemekte. İşaretler, sendika pratiğinin geçmişin üretim ilişkilerine  karşı geliştirilen, kendini yenileyemediğinden de isimden ibaret kalmış, atıl bir yapı olduğunu fısıldamakta.

Sendika olgusundan hareketle tekrar TYS’ye dönersek, kuruluş tarihi Aziz Nesin’in girişimiyle 1974 yılında gerçekleşiyor. Dünyanın Bütün Kalemleri Birleşin şiarıyla kurulan TYS’nin kurucuları ise şu isimlerden oluşuyor: Yaşar Kemal, Aziz  Nesin, Adalet Ağaoğlu, Bekir Yıldız, Adnan Özyalçıner, Turgut Uyar, Tomris Uyar, Leyla Erbil, Nihat Behramoğlu, Ali Özgentürk, Orhan Murat Arıburnu.  Tahmin edileceği gibi 12 Eylül faşist darbesiyle birlikte tüm sendikalar gibi TYS de derdest ediliyor.

Aslında yazının başlığı (sol melankolizmden imtina ederek) -TYS’nin de şiarı olan- Dünyanın Bütün Kalemleri Birleşiniz olmalıydı.  

Nasıl da kulağa hoş geliyor!

 

Yazarın Diğer Yazıları

'Vahşi toplayıcılık', Suriyeli  göçmenler, çöplüklerde patlamak...

En en alttakilerin var olmak için girdikleri amansız mücadelede karşılaştıkları baskılar yeni değil. Belirtildiği ve iddia edildiği gibi bu alana uzanan eller şirketleşerek tek olmak isteyenlerin rengini taşıyor. Suriyeli göçmenlere yönelik düşmanlık politikaları/kampanyaları ise başka bir hezimet şeklinde çöplüklerde patlıyor

Yaşayan, akan şeyler tüm deliklerden, kapatılmış sokak aralarından sızar!

Kadınların bir araya gelişini engellemek için kasabadan da büyük bir semti askıya alıp, -ülke ekonomisinin uğradığı zarar demek belki abartılı olacağından- esnafı ve iş yerlerini günlük ekonomik hareketten mahrum bırakma sonucu yaşatılan sıkıntıya değdi mi?

Burada orman kanunları geçer!

Orman kanununda bir değişiklik yapılıp, ormanlarda, "kamu yararı" ve "zaruret" görülmesi gerekçesine dayandırılarak yapılaşmanın önü açılmış