06 Haziran 2022

İktidar, NATO-Yunanistan olayından ders çıkarmadı

Bir sabah Türkiye'nin Atina Büyükelçiliği'nin telefonu çalar. Arayan Yunanistan Dışişleri Türkiye masası başkanıdır. Türkiye’nin NATO’daki vetosunu kaldırdığını duyduklarını belirtip, bunun doğru olup olmadığını sorar. Yunanlılar şaşkınlık içindeydi. İnanamamışlardı.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan,  İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliklerine dönük itirazını açıklarken şöyle diyor:  “Türkiye Yunanistan’ın NATO’nun askeri kanadına dönmesine izin verdi; karşılığında verilen sözler tutulmadı; aynı hatayı yapmayacağız.”

Meslek büyüğümüz Sedat Ergin,  Türkiye - NATO ilişkilerinde travma yaratmış bu döneme dair 3 yazı kaleme aldı. O dönem yaşananları üç kişinin perspektifinden anlatan bu üçlemeye ben de bir ek yapmak istiyorum.

Ama önce Sedat Ergin’in yazılarını özetle hatırlatmakta yarar var.

İlk yazı “Yunanistan NATO’nun askeri kanadına nasıl döndü. Her şey NATO delegasyonundaki şifreli telefonun çalmasıyla değişti” başlığını taşıyor.

17 Ekim 1980’de çalan telefonun bir ucunda Türkiye’nin NATO Daimi Temsilcisi Osman Olcay, diğerinde MGK Genel Sekreteri Haydar Saltık var. Saltık, NATO Başkomutanı General Rogers’ın ertesi gün gelerek Yunanistan’ın askeri kanada dönüşü konusunda açıklamalar yapacağını söyler.

Yunanistan’ın dönüşü karşılığında Türkiye’nin taleplerinin karşılanması için aylardır büyük mücadele veren NATO’daki Türk diplomatların hiç haberi olmadan, 12 Eylül darbesinin komutanı devlet başkanı ve Milli Güvenlik Konseyi başkanı sıfatını taşıyan Kenan Evren Amerikalılarla anlaşma yapmıştır. 

Biz aslında Rogers’ın Ankara’daki görüşmelerinden sonra delegasyona geleceğini öğrendiğimizde, bizim de karşılığında bazı tavizler aldığımızı zannediyorduk. Ama içeriği bilmiyorduk. Somut bir şey alınmadan sadece vetonun kalkacağını, anlaşmazlık konusu olan meselelerin sonra ele alınacağını öğrendiğimizde büyük bir şok ve düş kırıklığı yaşadık,” diye anlatıyor o diplomatlardan emekli Büyükelçi Ümit Pamir.

Dışişleri bakanının bile haberi yok 

Ergin’in ikinci yazısında, NATO’daki Türk diplomatları bırakın, dönemin Dışişleri Bakanı’nın bile Evren’in yaptığı anlaşmadan haberi olmadığını, istifa etmek istediği ve istifasının kabul edilmediğini okuyoruz.

Üçüncü yazı ise o dönem ABD’nin Ankara Büyükelçisi James Spain’in tanıklığına dayanıyor.

Spain Yunanistan’ın NATO’ya dönüş süreci devam ederken Evren’le görüşüyor ve bu görüşmede Evren’in ABD başkanından kritik bir beklentisi olduğunu aktarıyor.

Spain, bu beklentiyi “(Evren) Bu arada yapmaları gereken şeyleri yapabilmeleri için eleştiri görmeyecekleri kısa bir zaman süresini hak ettiklerini belirtti” diye yazıyor anılarında.

Yani Evren’in içeride yapılacak her tür anti demokratik uygulama, insan hakları ihlallerine ses çıkarılmaması karşılığında Yunanistan’ın geri dönüşüne onay verdiğini bir kez daha hatırlamış oluyoruz. 

Ankara’nın kararı Atina’da şaşkınlık yaratıyor 

Bu üçlü seriye dördüncü eklemeyi bende çalan bir telefonla başlatayım.

Yer Atina’daki Türk büyükelçiliği. O dönem Büyükelçilik Müsteşarı olan Gürsel Demirok’tan nakledeyim:

Bir cumartesi sabahı Büyükelçilikte nöbette iken Yunanistan Dışişleri Türkiye masası başkanı telefonla aradı. Türkiye’nin NATO’daki vetosunu kaldırdığını duyduklarını ifade ile bunun doğru olup olmadığını sordu. İnanamamışlardı bu haberin doğruluğuna, teyit etmemizi istiyorlardı. 

Bizim de haberimiz yoktu. Gelen telefonu Büyükelçi Necdet Tezel’e arz ettim. O da şaşırdı. Bakanlığa yıldırım kripto çekerek, bu bilginin doğru olup olmadığını sordu. Saatler sonra cevap geldi. Doğruymuş. Türkiye’nin bu tutumu Yunanistan Dışişleri’nde de ilk anda şaşkınlık ve sürprizle karşılanmıştı. Bu konu o tarihlerde Yunanistan kamuoyunun ön sıralarında yer alıyordu ve Türkiye’nin tutumunu değiştireceğine hiç ihtimal verilmiyordu.”           

İktidar yaşananlardan ders almışa benzemiyor 

Tüm bu yaşananlardan çıkan iki tespit var: 

Birincisi, 12 Eylül darbe yönetimi, Yunanistan tavizine kendi açısından bir karşılık aldı. Ama ne uğruna? İçeride yapacaklarına karşı kendini sağlama almak için, Türkiye’nin temel dış politik çıkarları feda edildi.

İkincisi de Dışişleri Bakanlığı gibi kurumları dışlayarak yürütülen süreç ülkenin temel çıkarları açısından sonradan telafisi mümkün olmayan risk ve sonuçlar doğurdu. 

Bugün iktidarın NATO’da İsveç ve Finlandiya’ya karşı başlattığı veto diplomasisini doğru şekilde yönettiğini söyleyebilir miyiz? Ya da, iktidarın, iç politikada elini güçlendirebilecek vaatler uğruna dış politikada Türkiye’nin elini zayıflatacak bir duruma yeşil ışık yakmayacağının garantisi var mı? 

İktidarın dış politikayı iç politika için araçsallaştırma pratiğine, kurumları dışlama eğilimine baktığımızda, bu sorulara içimizi rahatlatacak yanıtlar verebilir miyiz?

Türk diplomatların, yabancı bir ülkeyle yapılan görüşmelerdeki çok önemli ayrıntıları o ülkenin büyükelçisinden öğrendikleri; ya da x konusunda izlenmekte olan bir tutumun değiştiğini cuma öğlen namazından sonra yapılan açıklamalarla öğrendiği bir dönemden geçiyoruz. 

Devletin politika tasarım kabiliyeti yok edildi 

NATO süreci bambaşka bir şekilde yönetilebilirdi. Eskiden olsa; İsveç ve Finlandiya’nın gelmekte olan NATO üyeliği öncesinde, Dışişleri Bakanlığı, başta Savunma Bakanlığı olmak üzere ilgili diğer kurumların da katkısıyla, bu sürecin Türkiye’nin meşru bazı taleplerinin karşılanması için nasıl yönetileceğine dair bir yol haritası çıkarır, maksimum sonuç alabilmek için nelerin yapılabileceğine dair bir eylem planı hazırlar, iktidara sunardı. 

Dışişleri’nde bunu yapacak akıl ve birikim var da; başında, bunu yapın diyen bir siyasi irade yok.

Ankara’da bürokrasiyi çok iyi bilen bir uzmanın dediği gibi, bakanlıklardaki müsteşarlık kurumu kaldırıldığından beri, devletin politika tasarım kabiliyeti ortadan kalkmış durumda.

Burada elbet eleştiri oklarını, Cumhurbaşkanı’na yönlendiriyoruz. Ama tek sorumlu o mu?

Mevlüt Çavuşoğlu, cumhuriyet tarihinin en uzun görevde kalan ikinci dışişleri bakanı sıfatını taşıyor. Ne yazık ki, Dışişleri Bakanlığı'nı en çok yıpratan, zayıflatan, karar alma mekanizmalarından dışlanmasına göz yuman bakan olarak da tarihe geçecek. 

Barçın Yinanç kimdir?

Barçın Yinanç, 1968 yılında doğdu, ODTÜ Uluslarası İlişiler Bölümü’nü bitirdi.

1990’da stajyer olarak başladığı Milliyet Ankara Bürosu’nda 10 yılı aşkın bir süre diplomasi muhabirliği yaptı. Ardından televizyon haberciliğine geçerek önce TV8,  sonra CNN Türk Ankara Bürosu’nda çalıştı.

Türkiye-ABD, Türkiye-AB ilişkilerinin yanı sıra Kafkaslar’dan Ortadoğu’ya, geniş bir coğrafyada Türk dış politikasıyla ilgili gelişmeleri takip etti. Çok sayıda yabancı hükümet yetkilisiyle söyleşiler yaptı, BM, NATO ve AB gibi uluslararası kuruluşların zirvelerini, perde arkası gelişmeleri yerinden haberleştirdi.

2004 yılında İstanbul’a yerleşti, CNN Türk ve Referans gazetesinin ardından İngilizce yayımlanan Hürriyet Daily News’da (HDN) çalışmaya başladı. Haber koordinatörü, yorum sayfası editörü olarak çeşitli görevler aldı; 2010’dan başlayarak on yıl boyunca gazetenin pazartesi söyleşilerini gerçekleştirdi. Bu süre boyunca dış politika analizlerini yazmaya devam etti.

Pek çok uluslararası düşünce kuruluşunun toplantılarına konuşmacı, kolaylaştırıcı olarak katılıyor, yabancı yayın organlarının yayınları için yorumlar yapıyor.

AtlatmaHaber adlı podcast serisini hazırlayan Yinanç Diplomasi Muhabirleri Derneği, Uluslararası Kayak Kayan Gazeteciler Derneği (Ski Club of International Journalist) ve Dış Politikada Kadınlar platformunun üyesi.

Son yayını; Women, Peace and Security Agenda in Turkey and Women in Diplomacy: How to Integrate the WPS Agenda in Turkish Foreign Policy (Türkiye’de Kadın, Barış ve Güvenlik Ajandası-Diplomaside Kadın: Türk Dış Politikası’na Kadın, Barış ve Güvenlik Ajandası nasıl dahil edilir) başlığını taşıyor.

Aralık 2020’de itibaren T24’te yazan Barçın Yinanç, T24 ekranında da, her hafta Metin Kaan Kurtuluş’la birlikte “Dış Politika ile İçli Dışlı” adlı programı yapıyor.

Yazarın Diğer Yazıları

Gösterişten tasarruf olmaz: Tabela büyükelçilikler, konu mankeni büyükelçiler

Büyükelçiler konferansı, diplomatların konu mankeni olarak kullanıldığı, cumhurbaşkanının, dışişleri bakanı ve diğer bakanlarla, çeşitli kamu kuruluşlarının başkanlarının birbiri ardına konuştuğu, kamuoyuna dönük bir şova dönüştü. 250 civarında büyükelçi ile gelecek hafta yapılacak 13. Büyükelçiler konferansı tam bir müsriflik örneği olacak

ODTÜ Rektörü'nün arkasında bırakacağı miras

ODTÜ’nün dünyanın en iyi 500 üniversitesi sıralamasından düşmesi Rektör Prof. Dr. Verşan Kök’ün siciline yazıldı. Üstüne bir de böyle insafsızlık abidesi bir mirasla hatırlanmayı tercih etmemesi beklenir. Tarihe ODTÜ’nün en önemli geleneklerinden birini engelleyen rektör olarak geçmenin gurur duyulacak bir yanı yok

TÜBİTAK destekli yerli ve milli büyükelçi arayışı

Kurumsal kültür, diplomatik deneyim bir ülkeyi en basitinden hata yapmaktan korur. Dışişleri dışlanınca, Ak Parti iktidarının dış politikada başarıdan başarıya değil hezimetten hezimete koşmaya başlaması da kaçınılmaz oldu