14 Mayıs 2022

Selçuk, Can, Soma, Gezi ve bitmeyen tekmeler

Bir ülkenin maden katliamlarına, çocuk katliamlarına, cezaevi katliamlarına ceza vermesi için tüm bu mücadeleye gerek var mı?

Bu devletin, 301 madencinin göz göre göre öldürüldüğü Soma Katliamı davasında sorumluları cezalandırması için avukatların hukuk mücadelesi vermesi, kamuoyunun baskı yaratması mı gerekiyor? 

Bir ülke, o ülkenin yargı sistemi neden öldürülen emekçiler yerine buna neden olanları yemin etmişçesine koruyor?

* * *

Maden facialarının sorumlularını hedef almaktansa genç kadınların giyimini kuşamını, iç çamaşırını, gençlerin içtikleri şarap ve birayı dert eden siyasetçilerin ülkesi burası.

Elbette sorunun yanıtı belli.

Ancak yine de basit değil mi? 301 madenci aynı anda ölmüşse ortada büyük, çok büyük bir sorun var demektir. Adaleti sağlamak için bakacağınız yer de bellidir.

İnsanlar, nasıl oluyor da bütün bunlara yüz çevirebilir hale geliyor? 

Bir emekçinin kafasına yerde tekme atar hale, insanların cezaevinde "çürümesi" için mücadele eder hale, insanların ölümünü ister hale nasıl geliyor?

* * *

Ama öyle olmayanlar da var elbette.

İlk günden bu yana Somalı ailelerle yürüyen avukatlar Selçuk Kozağaçlı ve Can Atalay, şu anda cezaevinde.

Kozağaçlı, daha önce zaten yargılanıp beraat ettiği bir davanın kanıtları kullanılarak yeniden cezalandırılıyor. Üstelik, serbest bırakılmış ve yurtdışına gidebilmişken, oradan gelip ifade verdiğinde tutuklandı.

Can Atalay, Türkiye'nin bütün kentlerinde milyonlarca insanı sokağa çıkartabilecek kudrette olduğu gerekçesiyle 18 yıla mahkûm edildi Gezi davasında, kaçıp göçmeyeceği bilinmesine rağmen cezaevine konuldu. 

Halen Soma davasının yükünü avukat arkadaşları çekiyor.

Anayasa Mahkemesi'ne başvurdular son olarak.

* * *

301 işçinin hayatını kaybettiği 13 Mayıs 2014'teki Soma katliamına ilişkin davada, Yargıtay 12. Ceza Dairesi, sorumluların 301 kez olası kastla öldürme, 162 kez de yaralama suçundan cezalandırılmasına hükmetti.

Eylül 2020'deki bu karardan hemen sonra dairenin üç üyesi değişti. Daha önce davanın hakimini değiştiren kararnamede imzası bulunan Adalet Bakanlığı Müsteşarı Kenan İpek dahil, iki üye heyete girdi. Yeni üç üyenin oylarıyla karar değiştirildi.

Patron Can Gürkan'a sadece 20 yıl ceza verildi. İnfaz Kanunu'na göre tutuklu geçirdiği süreye ek olarak yaklaşık 2,5 yıl daha yatıp tahliye olabilecek. 

Ölen madenci başına 8-10 dakika cezaevi.

Avukat Can Atalay, bu davalardaki siyasi müdahaleleri her fırsatta anlattı.

Soma değildi elbette sadece. Havai fişek fabrikasındaki patlamayı, diğer iş cinayetlerini, Gezi'de öldürülen çocukların haklarını, cezaevi katliamlarını adım adım takip etti hep.

Başka kim cezalandırılabilirdi ki, elbette cezalandırılacaktı.

* * *

Ve elbette bütün bu hikâyeler Soma ile de başlamadı.

1999'un Eylül ayı… 

Daha sonra müze haline getirilen Ulucanlar Cezaevi'nin çatısından dumanlar çıkıyor.

Televizyon kanalları canlı yayında dumanları gösteriyor:

"Mahkûmlar koğuşları ateşe verdi, içeriden aralıksız ateş açıldı, güvenlik güçleri ateşle karşılık verdi. Çatışmada 10 kişinin öldüğü söyleniyor."

Cümlelerdeki tek doğru 10 tutuklu ve hükümlünün yaşamını yitirmiş olması.

Ertesi gün gazetelerin büyük bölümü, devletin operasyonunu övüyor, isyan eden mahkumların içeride onlarca silah bulundurduğunu, uzaktan açılan ateşle öldürüldüklerini yazıyor.

Cenazeler, ailelere günler sonra gösteriliyor, ölü muayene tutanakları bile olayın uzaktan ateşle sınırlı olmadığını görmek için yeterli.

Yoğun işkence ve darp izleri, yakın mesafeden ateş izleri.

Ulucanlar Cezaevi'nin hamam bölümünde yapılan işkenceleri anlatıyor sağ kurtulanlar.

Ve Karşıyaka Mezarlığı'nın cenaze bölümü.

Avukatların yardımıyla içeriye girip, mahkumların cansız bedeniyle karşılaşıyorum.

İsmet Kavaklıoğlu'nun kafası, üç insan başı büyüklüğünde, ekimozdan yüzü görünmüyor. Diğer 9 kişinin bedenindeki izlerin kaynağını anlamak için uzman olmaya gerek yok.

Fotoğraflar servis ediliyor aynı sırada. Sıcak bir eylül gecesi yapılan operasyondan 5 dakika öncesine ait olduğu iddia edilen, bazı mahkûmların elinde sopa olduğunu gösteren fotoğraftaki herkeste mont ve paltolar var.

İddianame hazırlanıyor. İsmi Deniz olan kadın tutuklu, erkek koğuşunda isyana katılmış gibi suçlanmış, operasyondan günler önce tahliye edilenlerin silah kullandığı iddia ediliyor.

Avukat Selçuk Kozağaçlı, tek tek anlatıyor iddianamedeki skandalları, yaşananları, gerçekleri.

Nafile, ceza bile talep edilmiyor operasyona katılanlar hakkında. 

Kozağaçlı ve diğer avukatlar, buna rağmen yıllarca peşinden koşuyorlar dosyanın.

* * *

Bir yıl sonra, Hayata Dönüş adı verilen ama operasyon belgelerinde ismi "Tufan" olarak geçen operasyonun Bayrampaşa Cezaevi'nde yaşananlara ilişkin Adli Tıp Raporu hazırlanıyor.

Yanıcı özelliğine, üzerindeki uyarılara rağmen yasal sınırın kat kat üzerinde gaz bombaları, özel kimyasalların mahkumların üzerine atıldığı yazıyor raporda. İnsanların yandığı aktarılıyor. Devletin raporu…

Kozağaçlı ve avukatlar, yıllar sürecek yargılamaları takip ediyor.

Öldürülen çocukların, Soma'nın, diğer iş cinayetlerinin peşinde Çağdaş Hukukçular Derneği Başkanı Kozağaçlı.

Ölümüne kızdırıyor bütün bunlara göz yumanları.

Elbette Kozağaçlı tutuklanacaktı, elbette.

* * *

Sonra Hrant Dink, Tahir Elçi… Sonra tutuklanan, öldürülen çocuklar… Sonra ajanlık suçlamaları, haksız, hukuksuz operasyonlar… Sonra, bitmeyen tekmeler ve sonralar…

Can Atalay ve diğer Gezi sanıkları tutuklandıktan birkaç gün sonra, Ankara Başsavcılığı, Ankara Gezi davasında esas hakkındaki görüşünü bildiriyor. 

Bugüne kadar Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu'ndan yargılanan sanıkların örgüt üyeliğinden cezalandırılmasını istiyor bir anda.

Daha iki gün önce yapılan duruşmada yinelenen görüşe göre, güya Kavala ve diğer tutuklu Gezi sanıkları yönetici, farklı kentlerde eylemlere katılanlar da örgüt üyesi.

Avukatlar yine ısrarla anlatıyor, zira hesap sormak için hukuk mücadelesi veren avukatlar tutuklamakla da bitmiyor.

* * *

Bir ülkenin maden katliamlarına, çocuk katliamlarına, cezaevi katliamlarına ceza vermesi için tüm bu mücadeleye gerek var mı?

Ağzını her koşulda karşılığı olduğundan "terörle" açıp, kadınların kılık kıyafeti ile kapatanlara bakınca anlıyorsunuz elbette nedenlerini ama gerçekten var mı?

Sonra hiçbir mahallede karşılığı olmayan ancak her dönem iktidarlara kendini sevdirmeyi başaranların demokrat pozları.

Canan Kaftancıoğlu akıl almaz bir cezaya, akıl almaz bir hızla mahkûm edildikten sonra gösterilen tepkinin "karşı mahalleyi konsolide edebileceği" yazıları.

Hâlâ basit, çok basit olan bu tabloyu anlamayarak, "fotoğrafta tepki gösterecek ne var?" diyen insanlar.

Ve karşı mahalle denilen de bu ülkenin insanları… 

Elbette adalet duygusu, merhamet duygusu, haksızlığa uğrayanın yanında olma duygusu bulunan binler, milyonlar var içlerinde.

Yapılanları görenler var elbette.

Çocukluk rüyalarını satmayan, koltuk için, konfor için rüyalarını değişmeyenler de var bu coğrafyada.

Öyle iki twitter mesajıyla etkilenmez kimse, kimsenin demokrat olamayacağı gibi.

Başka insanlar da var elbette.

Bu yüzden onlarca, yüzlerce, binlerce insan mücadele ediyor ve anlatıyorlar, anlatacaklar yıllarca…

Yazarın Diğer Yazıları

Sökülmeyen apoletler: "Karıştır barıştır, Türkçe konuş çok konuş"

İç yönetmeliğe göre, şartla tahliyeden yararlanacak kişilerin 45 puan alması gerekiyor. Gözlem heyeti, örneğin organize ya da adli suç işlemiş bir hükümlüyü kurslara katılım, davranış değişikliği, faaliyetlere katılımdan puanlandırarak hemen tahliye edebiliyor. Siyasiler ise hayat o kadar kolay değil

KPSS, tarikatlar, örgütlü hırsızlık ve güç savaşları

Geçmişteki örneklere ve açılan davalara bakıldığında, hemen harekete geçilmesi, o tarikatın, cemaatin merkezlerine girilmesi gerekir ancak bu da yapılmıyor ve yapılmayacak. ÖSYM merkezi ve çalışanları ile sınırlı bir araştırma yürüyor

Hablemitoğlu cinayeti ve bir altın madeni: Bergama'da ne oldu?

Türkiye, Necip Hablemitoğlu ismini, Alman Vakıfları kitabı ile duydu. Dönemin DGM Savcısı Nuh Mete Yüksel, hemen devreye girerek, Bergama’daki altın madenine karşı direnen köylülerin tamamını da zan altında bırakan iddianameyi hazırladı. Ve Hablemitoğlu, Alman vakıflarının temsilcilerinin yargılandığı bu davanın ilk duruşması görülmeden sadece sekiz gün önce, 18 Aralık 2002'de öldürüldü