17 Ekim 2021

40 yıl dediğin nedir ki usta, 40 nefes gibi gelir ve geçer

Yıllar sonra memlekete döndüm. Tek başınaydım artık. Bu hem iyi hem kötüydü. Ama daha çok iyiydi galiba 

Dışarı mı çıkacağım, yoksa içeri mi gireceğim?

Kalp atışlarım geçmişin derinliklerinden gelip yürek kafesimi zorluyor.

Meydanda durdum, bakıyorum. Uzaklara, ta gençliğime…

Baktığım yerde koskoca bir bina. Heybetli ve soğuk. Duruşu devlet gibi.

Pasaport almam lazım. Çünkü yurt dışına çıkarak yeni bir hayata başlayacağım.

Ama başvuru yapmak için o koca binaya girdiğimde henüz sararmamış dosyalarıma bakıp beni demir parmaklıların ardına da yollayabilirler.

İstanbul'daki bu tür binalar beni daha fazla ürküttüğü için buraya, baba memleketine geldim. Bir de "hatırı sayılır bir büyüğüm" var: Muammer Amca.

"Sen hiç korkma, hallederiz" dedi sigara kırığı sesi ve güven veren bakışıyla. Sonra neredeyse elimden tutarak, ilkokula başlatır gibi beni o ürkütücü binaya soktu.

Heyecanlı bekleyiş ve uykusuz geceler nihayet sona erdi. Pasaportum çıktı. Korku sevince dönüştü.

Muammer Amca gülerken kalın kaşlarının arasında gizlenerek tek bir çizgi haline gelen gözleriyle bana bakıp birkaç kez tekrarladı:

"Hallederiz dedik ya, oğlum. Sen iyi bir çocuksun. Kimseyi öldürmedin, hırsızlık yapmadın. Seni niye içeri atsınlar ki?"

Ağlamamak için kendimi zor tutuyorum. Ah be Muammer Amca, içeri atılmak için bahane edilecek ne düşüncelerim var benim, bir bilsen!

Elini öptüm ve vedalaştık.

Onu son kez görüyordum. Sımsıcak bir kalbi vardı. O soğuk ve kocaman binada onun enerjisiyle güç bulmuştum.

* * *

İşte yine tüm heybetiyle karşımda duruyor o bina. Aynı duruş, aynı bakış.

Ya ben?

Söylemesi zor. Çok zor.

Aradan tam 40 yıl geçti.

Ve uzun yıllardan sonra baba memleketi Kastamonu'ya iki günlüğüne gelip de 40 yıllık muhasebe yapmak kolay değil.

Uzun süre dalıp gittim o meydanda. 20 yaşında bir delikanlı, kalın kaşlı babacan bir adamın yarım adım gerisinden isteksiz adımlarla önümden geçti. Ve o binaya girdi…

Geriye döndüm.

500 yıllık o mükemmel Nasrullah Köprüsü'nden bir o yana bir bu yana geçtim. Aptal selfieler çektim. Sonra karşıdaki yollardan birine girerek rahmetli evimizi aramaya başladım.

Evet, Simsar Sokak bu. Adı yazmıyor ama o olduğuna eminim.

Evimiz çoktan yıkıldı (zaten çocukluğumda buraya her geldiğimizde ben zıpladığımda bile ahşap çığlıklarla çatırdardı). Yerine "modern" bir bina yapıldı. Ve karşımızdaki Muammer Amcalar'ın evi ve evlerinin arkasındaki masalsı elma bahçesi de yeni yapıların altında kaldı.

Anılarım kanamaya başladı. Hızlı adımlarla oradan uzaklaştım.

* * *

Farkında olmadan o dönemin şarkılarını mırıldanıyordum. Zülfü Livaneli 40 yıl öncesinden sesleniyordu:

"İşte geldik gidiyoruz.
Hoşça kal kardeşim deniz.
Biraz çakılından aldık,
Biraz masmavi tuzundan,
Sonsuzluğundan birazcık,
Birazcık da kederinden…"

40 yıl önce bir otobüse binip Sofya'ya giderken de, orada birkaç gün geçirdikten sonra uçağa atlayıp Moskova'nın yağmurlu bir gününe selam ettiğimde de dilimdeki şarkılardan biri buydu.

Sovyetler Birliği'ne gelmiştim. Yeni bir hayata başlamıştım. Kişinev'de bir yıl Rusça eğitimi, Leningrad'da beş yıl gazetecilik…

Yıllarca polis baskınlarıyla uyandım uykularımdan. İşkenceler gören arkadaşlarımın çığlıklarıyla terledim, ağlayarak sabahladım. Onlar oradayken burada olmamdan dolayı kendimi suçlamayı denedim.

Sonra Berlin ve TKP'nin Leipzig'deki merkezi… Ardından kara bir trene binip ideolojiyi de partiyi de kapısının eşiğinde çıkarıp bıraktığım, "bağımsız gazetecilik" kararıyla döndüğüm memleketim…

Yine polis korkusu çektim. Hem Muammer Amca da yoktu artık. Ama bu sefer daha rahat atlattım. 1989 Türkiyesi'nde ortam birazcık da olsa değişmişti.

Kısa süre içinde soluğu Moskova muhabiri olarak yeniden Sovyetler'de aldım. SSCB'nin sonu yaklaşırken ben bazı eski yoldaşlardan gelen darbelere dayanıklı olmayı öğrendim:

"Hain!" "Parti gazetesi yerine nasıl bir burjuva gazetesinde çalışmayı seçebilirsin?" "Ekmeğini yediğin ülkeyi eleştirmeye utanmıyor musun?"

Gücümü, sığındığım "bağımsız gazetecilik" ilkelerinden almaya çalıştım. Üstelik geçmişte tutkuyla bağlandığım "adalet", "vicdan", "özgürlük" gibi kavramlarla vedalaşmaya hiç niyetim yoktu.

Sadece tek başınaydım artık. Bu hem iyi hem de kötüydü. Ama daha çok iyiydi galiba. 

* * *

SSCB, Rusya hayatıma tam 40 yıl önce girdi. 26 yılı orada yaşayarak, geri kalanında da neredeyse her gün saatlerce onu okuyup izleyerek "orası ile" yaşayarak geçirdiğim 40 yıl…

Rusya ve Türk-Rus ilişkileriyle ilgili birçok proje yapmaya çalıştım, kitaplar yazdım, iki ülkeyi birbirine bağlayan Nâzım Hikmet'i anma etkinliklerini başlatıp uzun süre organize edenlerden biri oldum. Kurduğum mütevazı Rus-Türk Araştırma Merkezi birçok faaliyet gerçekleştirdi. O sırada Başkan Putin'den Puşkin Madalyası bile aldım. (Sonradan Puşkin'i okumaya devam ettim ama her iki devletle aramdaki mesafe iyice açılınca onun adını taşıyan madalyanın hangi çekmecede olduğunu bile unuttum.)

Tam 12 yıl önce bir kez daha memlekete dönmüştüm. Söylemesi biraz garip ama 50 yaş civarında halkımızı bir kez daha tanımaya çalışıyordum. Bu topraklarda kimsenin öyle "Rusya uzmanı" falan gibi insanlara pek ihtiyaç duymadığını anlamaya başladıkça hayallerimin çoğunu yok etmesem de sandıklara kaldırdım.

Doğrusu sadece Rusya ve eski Sovyetler yazarak gazetecilik yapmanın da ciddi bir karşılığı yoktu buralarda. Biraz direnmeye, biraz "iç siyasete bulaşarak" bir yol bulmaya, fırsat bulduğumda da Rusya'ya ilişkin çeşitli projelerle uğraşmaya çalıştım.

Tabii uzuuun bir hayat bu. Yukarıda yazdıklarımdan başka bir sürü iyi ve kötü şey daha yaptım. Yazının uzadığını bahane ederek onları burada yazmayacağım.

Ve zaman geçiverdi işte!

Zaten 40 yıl dediğin nedir ki usta, 40 nefes gibi gelir ve geçer…

Yazarın Diğer Yazıları

Her Türk doğuştan bütün konuların uzmanıdır

Uzun yıllar yurtdışında yaşadıktan sonra Türkiye'ye dönmemin ardından beni en çok şaşırtan şeylerden biri, bu ülke yurttaşlarının önemli bir bölümündeki bu anlaşılması zor "özgüven" olmuştu

Batı ile Rusya arasındaki sırat köprüsünden seçimlere doğru

Seçimlere az zaman kalması ve ekonomik kriz, iktidarı dış politikada daha büyük başarılara koşma yolunda kışkırtıyor. Ama Ukrayna’daki savaşın ve Rusya ile NATO arasındaki gerilimin tehlikeli biçimde gelişmesi, Batı ile Moskova arasındaki daracık bir hattan ilerlemeye çalışan Erdoğan için giderek daha fazla zorluk ve risk yaratacağa benziyor

Vatanı sevmek liderin kıçını öpmek midir?

"Vatanseverlik" bazen saldırmanın gerekçesi oluyor. Bazen susmanın. Bazen jurnalcilik yapmanın. Bazen öldürmenin... Kelimenin içinde "sevmek" olsa da bu kadar çok nefret dolu eyleme gerekçe yapılabilmesi garip değil mi?