17 Nisan 2022

İnsanın plastikli evrimi: "Homo Plasticus"

İnanması zor ama "plastik" keşfedildiğinde doğal kaynakları koruyan mucizevî bir buluş olarak tanıtılmış

Plastik bugün dünyanın en ücra köşeleri dahil her yere bir şekilde ulaşmış, okyanusların dibinden çöllere, zirvesi karlı yüksek dağlardan gittikçe azalan yağmur ormanlarının derinliklerine, hatta hızla eriyen kutuplara kadar kirliliğini bulaştırmış bir madde. Plastik neredeyse tüm dillerde aynı şekilde karşılık bulmuş, insanın bugününü ve geleceğini etkileyecek şekilde kendisine yaygın kullanım alanı oluşturmuş teknolojik bir kader örgüsü.

Plastik kelimesinin etimolojik kökeni Latincede "plasticus" olarak kullanılan kelimeye dayanıyor, Yunancadaki kalıp verme anlamındaki "plastikos" sözcüğünden geliyor. Tek ve ortak bir anlamı olmayan plastik olgusu ilk başlarda bir malzeme olmaktan çok bir metot olarak anlaşılmış; ısıtıldığında şekil alıp soğutulduğunda sertleşip şeklini koruması en belirgin ve çarpıcı özelliği olmuş.

Yani bu demek oluyor ki, plastik kelimesi -bugün anladığımız anlamı dışında da olsa- yüzyıllar önce de biliniyormuş. 1284 Yılında "The Horners" şirketi "plastik" olarak adlandırdığı boynuz ve kaplumbağa kabuğu üretiminde bu kelimeyi ilk kez ticari olarak kullanmış. Böylece yapılacak tasarımlara kalıplama yoluyla yön verebilecek yeni bir yöntem olarak tanıtılan plastik olgusu, farklı tanımlamalara da yol açmış. Bu yıllarda plastik dendiğinde anlaşılması gereken genel kanı, ısıtıldığında şekil alabilmesi ve soğutulduğunda sertleşip şeklini koruyor olmasıymış.

Demek oluyor ki, medeniyetimiz bugün plastik kullanarak ürettiği çok şeyi çok yakın yıllara kadar taş, metal, ağaç, kemik, boynuz, diş, deri, lif, kehribar, kaplumbağa kabuğu, gomalak gibi doğadan doğal yolla bulunarak kalıplanabilen maddelere şekil vererek de üretebiliyormuş. Yani kutular, mutfak araç - gereçleri, dekoratif eşyalar, taraklar, silahlar, giysiler akla gelebilecek her şey plastik olmadan da imal edilebiliniyormuş! Bugünden geri dönüp baktığımızda "ilkel" dediğimiz, "teknolojik gelişmenin dışında gördüğümüz" atalarımız yüzyıllar boyunca toplumsal yaşamın tüm gereksinimlerini organik olarak doğadan karşılamış, çevreyi kirletmeyecek şekilde üretilen kaynakları kullanmış.

Kauçuk simyacıların gözdesi olmuş

Kristof Kolomb'un 1493 yılındaki ikinci Amerika gezisi sırasında uğranılan Haiti Adasında yerli halkın yere vurulduğunda zıplayan bir topla oynadıklarının görülmesiyle tanışılan "kauçuk" gemideki herkesin ilgisini çekmiş, zihinlerde farklı amaçlarla kullanılabileceği fikrini yaşatmış. Kauçuk ağacının kesildiğinde akan bembeyaz sıvıya ayaklarını batıran yerlilerin kuruduktan sonra katılaşıp esnek bir şekil alan bu maddeyle yürümeleri, Kolomb ve adamlarını hayretler içinde bırakmış ve akıllarında ilham ışıkları yakmış olmalı ki, bu gizemli madde çok hızlı bir şekilde Avrupa'ya taşınmış; bir anda deneysel araştırmaların odağı olmuş. Kolay kalıplanabilen özelliği onu yaklaşan sanayi devriminin çarkları içinde en önemli üretim hammaddeleri arasına sokmuş.

Çok kısa bir süre içinde yani 1500'lü yılların başında Avrupa'da kauçuk kullanımı, diğer hammaddelerin önüne geçmiş, ayakkabı yapımından oyuncağa, takı üretiminden farklı objelerin tasarımına kadar çok farklı alanlarda kullanılmış. Üstelik iyi bir yapışkan da olduğu fark edilince bu konuda da deneylere dayanan araştırmalara malzeme olmuş. Kauçuk öylesine popüler olmuş ki, bu mucizevî sıvının peşinden amazon ormanlarına giden Fransız bilim adamı Charles de la Condamine gibi araştırmacılar bu gizemli maddenin daha fazla üretilmesi ve farklı alanlarda kullanımı konusunda araştırma yapmaya başlamışlar. Ağlayan ağaç olarak adlandırılan kauçuk ve türevleri dünyanın farklı bölgelerindeki benzer iklim özellikleri olan topraklara taşınmış, plantasyonu dikkatle izlenmiş. Aynı yıllarda Kilisenin baskısıyla yer altına inerek bilimsel araştırmalara devam eden simyacıların masasında da kauçuk varmış, gizli deneylerin odağında olan bu sıvının ısıtıldıktan sonraki aşamaları dikkatle deneniyormuş.

Bir defalık kullanımlarla yükselen plastik çöplükler, homo plasticus için davetiye çıkarıyor. 

Plastik mi, sanat mı?

"Plastik sanatlar" teriminin ilk kullanımı -Oxford sözlüğünde yazıldığına göre- 1624 yılında olmuş. Aslında kalıplanabilen, şekil verilebilen, kalıba dökülerek veya yoğrulup pişirilerek biçimlendirilebilen, oyularak ham halinden dönüştürülebilen tarzda tarih boyunca üretimi yapılan bu sanat şekli o güne kadar farklı kelimelerle anılsa da, yerleşik hayata geçildiğinden beri insanın toplumsal yaşamında zaten varmış. 3 Boyutlu bu sanatsal ifade şekli çok eski yıllardan beri, belli bir uygarlığın veya topluluğun ortak anlayışının ve zevk ölçütlerinin, ortak üretim tarzlarının anlatım biçimiymiş. Yani denilen o ki, bizim plastik olarak tanımladığımız şey sentetik polimerin icadına kadar sanatsal faaliyetlerdeki söz sahibi olan bir tarzın adıymış. Sanırım bu ismi verenler plastiğin bir gün insan medeniyetini ele geçireceğini ve günlük hayatın bir parçası olarak yeryüzündeki yaşamın her yerinde olacağını bilselerdi, bu kelimenin fonoteği hakkında defalarca düşünürler, benzerlik istemezlerdi, kanısındayım. İnanıyorum ki, aynı zamanda sanatla da anılacak bu benzerlik yüzünden, -simgesel de olsa- yüzyıllar sonra oluşacak kirlilikten pay almak istemezlerdi.

1760 yıllarında Fransız araştırmacılar kauçuktan -bizim bugün lastik diye telaffuz ettiğimiz- "lateks" olarak adlandırdıkları bir madde üretmişler. Bu madde ile yapılan denemeler sırasında kâğıt üzerindeki mürekkep izlerinin silinebilmesiyle ilk silgi ortaya çıkmış, silgiler eş zamanlı gelişen kurşun kalem sanayisinin alternatifi olmuş. 1793 yılında İngiliz bilim insanı Peal, kauçuğu trebentin içerisinde eriterek ürettiği maddeyi yalıtım malzemesi olarak kullanabilecek bir hale getirmiş ve bunun patentini almış.

1803 yılında bu defa bir İskoç kimyacı Charles Macintosh yeni bir yöntem ile su geçirmez malzemeler üretmeyi başarmış ve bu konuda seri üretim yapacak bir fabrika kurmuş. Charles Macintosh 'un bu buluşu çok kısa bir zaman içinde ciddi yankı bulmuş, İngiltere'nin bol yağmurlu havası "Macintosh" ismi ile üretilen pardösü ve su geçirmez giysilerle daha yaşanabilir hale gelmiş. Bugün bile İngiliz dilinde "macintosh" ismi ile bilinen bu giysiler yağmurda çok iyi sonuç verse de kışın soğuk havada sertleşerek esnekliğini yitiriyormuş. Ama üreticiler yılmamış, genel kanaat araştırmalara devam etmek ve daha iyiyi bilimsel bilginin ışığı altında aramak olmuş. 

Bois Durci, 1856 yılında Fransa'da hayvansal esaslı polimerden yapılmış plastik üretiminde bazı deneyler yapmış. Francois Charles Lepage, aynı yıllarda ahşap, deri, kemik, metal ve Paris'teki mezbahalardan topladığı kan ile ahşap talaşını kullanarak kauçuk yerine kullanılabilecek yeni bir bileşim bulduğunu iddia etmiş. Yaptığı bileşim uygun yoğunluğa ulaşana dek karıştırılıp ısıtılıyor, kalıba döküldüğünde de sert, yoğun ve parlak hale gelene dek basınç altında kurutuluyormuş.

Fakir de, zengin de kirletiyor, kirleniyor.

Plastiğin keşfi ödülle mükâfatlandırılmış

İlk plastik 1862 yılında Alexander Parkes tarafından icat edilmiş, aynı yıl içinde açılan Uluslararası Büyük Londra Fuarında sergilenmiş. "Parkesine" isimli olarak tanıtılan bu malzeme aslında Goodyear tarafından 1851'de yine aynı fuarda tanıtılmış olan genellikle siyah olan "vulkanitin" malzemesine de benziyormuş ama parkesine, renkli seçenekleri ile mucidini ayrıcalıklı kılmış. Sanayi devriminin tüm hızıyla yol aldığı Victoria dönemi İngiltere'sinde bu yeni malzeme güçlü ve esnek yapıya sahip bulunarak mükemmellik ödülü ile onurlandırılmış. Aynı kauçuk gibi, kolay kalıplanabilir olması sanayicileri heyecanlandırmış, ucuzluğu ile yeni arayışların önü açılmış. İlk plastikler sadece kahverengi ve/veya siyah (bakalit) olarak yapılmış olsa da çok kısa bir süre içinde başka tür plastik çeşitleri geliştirilerek kullanımı yaygınlaştırılmış.

John Wesley Hyatt, 1869'da başarılı bir denemeyle selüloit malzemesini icat etmiş. 1885 yılında da George Eastman Kodak, selüloz nitrat bazlı sürekli formda, yani makinenin içini açıp değiştirme ihtiyacı olmaksızın yeniyi saran fotoğraf filmi üretmek için patent almış. O günlerin dünyasında fotoğraf gibi zamanı durdurarak geçmişi kayda aldığına inanılan akıl almaz bir buluşun yarattığı sinerji içinde süreci kolaylaştıran bu şerit film, gelişen fotoğraf ve ayak sesleri duyulan sinematografi alanında kullanılmış. Ancak polimerin kullanım zorlukları varmış, kolayca yanabilmesi ve patlamalar meydana getirmesi yanında malzemesi çok da dayanıklı değilmiş.

İlk sentetik polimer olan "bakalit", 1907'de yılında üretilmiş ve 1909'da da Leo Baekeland tarafından patenti alınmış. Sömürge karşıtı direniş hareketlerinin başlamasıyla birlikte daha önce kolayca yağmalanan kaynakların tedarikinin-kullanımının zorlaşması; azalan doğal kaynaklarla birlikte yükselen işçi ücretleri bu yeni maddenin kurtarıcı olarak görülmesini sağlamış. Fildişi, kauçuk, uzak coğrafyalardan taşınan madenler ve ipek gibi elde edilmesi gittikçe zorlaşan ürünlere alternatif olarak üretim bantlarında onlara benzetilen plastik malzemeler tüketici talebini karşılama konusunda başarılı olmuş, maliyetleri düşürmüş.

1862 yılında Alexander Parkes tarafından icat edilen plastikten yapılma ürünler müzayedelerde yoğun ilgi görüyor.

Plastiğin 1900'lü yılların başında bile 7 binin üzerinde farklı kullanım alanı varmış

Sentetik polimerlerin keşfedilip kullanılması endüstriyel dünyada plastik devriminin (!) başlaması olarak yankılanmış, gerek ucuzluğu, gerekse de kolayca üretilmesi neredeyse her üretim bandında kullanılabilir olduğu izlenimini yaratmış. Kullanışlı ve ucuz olması gibi pratik nedenler yanında dünyadaki doğal kaynakların bozulmadan kullanılabilirliğini koruyabilecek en önemli çözüm olarak algılanmış; sanayi üretiminin büyük şehirlerde yavaş yavaş başlayan kirliliğine çare olacak diye düşünülmüş.

Sanayi Devriminin ve sonrasında Birinci Dünya Savaşının ateşleyici gücü kömürün, hemen sonrasında katlanarak artan petrol üretiminin yanına artık bir başka vazgeçilmez gelmiş, plastik her ülkenin stratejik üretim – ithalat ve kullanım döngüsü içine girmiş.

Londra'da çalışan Yeni Zelandalı tıp doktoru Sir Harold Delf Gillies, Birinci Dünya Savaşı felaketinde yaralanan askerlerin acılarını hafifletmek, görünür biçimdeki kalıcı izleri gidermek için asırlar boyunca yapılan tıbbı müdahalelere yeni bir kapı aralamış ve bu yeni tekniğe "plastik cerrahi" adını verilmiş. Artık bilimsel yayınlarda gözler plastiğin üretim-kullanım sürecine çevriliyor, kullanımı özendirilerek faydaları (!) ve yaşama getirdiği kolaylıkları gelişen medyanın her türünde vurgulanıyormuş.

Plastik fantezileri de yaşatıyor, oyuncaklara, erotik malzemelere, sanatsal yapıtlara hammadde oluyor.

İkinci Dünya Savaşı plastik üretimini arttırmış, tıp ve savaş sanayindeki plastik kullanımı yeni teknolojilerin geliştirilmesine kapı aralamış

Topluma ucuz bir alternatif, mükemmel bir madde şeklinde sunulan plastiğe 194O'lı yılların başında büyük yatırım yapan güçlü şirketler ve onların gözde yöneticileri, plastiğin çok kısa bir süre içinde yeryüzündeki tüm insanların dünyasına gireceğinin müjdesini veriyor, plastikli geleceğin renkli ve parlak olacağını söylüyorlarmış.

İkinci Dünya Savaşı devam ederken, plastikler askeri tedarik zincirlerinde merkezi bir rol üstlenmiş. Savaş sanayisinin çarkları içinde plastik kullanımı her zamankinden daha da önemli hale gelmiş. Artık gerek devletlerin gerekse de güçlü sentetik üreticilerinin kimya laboratuarlarında plastik kullanımı üzerinde yoğun denemeler yapılıyormuş. Bugün kirliliğiyle yaşamı tehdit eden plastik o gün savaşa hammadde olarak yandaşına hizmet ediyormuş. Askerlerin çok alanda donanımları, uçakların hassas aksamları, kasklar, vücut zırhları, gaz maskeleri, su geçirmez çadırlar, paraşütler, elektrik kabloları ve atom bombası parçaları yapımında kullanılan plastikler savaşan orduların milliyetini önemsemezcesine ortak bir döngüde çatışmaya malzeme oluyormuş. Plastikler kılıf olarak hassas askeri teçhizatı korumaya da çalışıyor, savaşın galip tarafını belirlemede -sanki- plastik üretimi uğraş veriyormuş. Zaten rakamlar da bu savı teyit ediyor olmalı ki, ABD plastik üretimi 1940 ile 1945 arasında üç katına çıkmış.

1941'de kimyager V. E. Yarsley, plastikli geleceğin parlak olacağını ve "plastiklerle donanmış insan düşüncesinin her yanı kuşatacağını söyleyerek plastik çağının başladığını yazmış.

1960'da 15 milyon ton olan plastik üretimi, hızla 300 milyon tonun üzerine çıkmış .

Aya dikilen plastik bayrak

1950 Yılında polietilen torba ilk kez ortaya çıktığında kimse yakın gelecekte plastik poşet kullanımın ne derece kirlilik yaratacağını tahmin edemiyormuş. Aynı yıl hastanelerde kanların depolandığı cam şişelerin yerini PVC kan torbaları almış; denildiğine göre, darbelere dayanıklı olduğu söylenen plastik hazneler çalışanların işini kolaylaştırmış.

1969 Yılında plastik uzaya da ulaşmış, Neil Armstrong, tarafından Ay'a dikilen naylon bayrak –belki de- geleceğin plastik istilasından tüm evrenin nasibini alacağını gösteriyormuş. Plastiğin 100 yıl boyunca yükselen itibarı, 1970'lerde ve 1980'lerde atık konusundaki endişe arttıkça düşmeye başlamış. Çevre kaygısı plastiği özel bir hedef haline getirmiş, çünkü tek kullanımlık plastik tamamlayıcı üretimlerle körüklenen plastik sarfiyatı, yayıldığı çevrede sonsuza kadar kalıyor, hatta doğa içinde hareket ediyormuş.

Sonrası malum! Plastiğin günümüzde yaşattığı kirliliğin boyutları konusunda herkesin buraya ekleyebileceği çok şey var, diye düşünüyorum. Plastik partikülleri artık anne sütünde, damarlarda dolaşan kanımızda ve hayvanların sindirim sisteminde! Naylon poşet yuttuğu için ölen balıkların haberini okumak kısa süreliğine içimizi burksa da, okyanuslarda yavaş yavaş plastik atıkların adalar oluşturduğunu duymak artık kulağımıza ilginç gelmiyor.

Anne sütünde plastik partiküllerine rastlanılması, yakın geleceğin güçlü plastik döngüsünü gösteriyor olmalı.

Yapay kalp, iç çamaşırı, saat, -neredeyse sahibinden- akıllı telefonlar, bilgisayarlar artık plastiğe olan bağımlılığı gözler önüne sermeye başlamış durumda. Alternatifi olmayan plastik kirlilik, medeniyeti yok etmeye gelen uğursuz ulak misali yaklaşan tehlikeyle her gün bizi yüzleştiriyor.

Kolay kalıplanabilir malzeme üreteyim derken plastiğin kalıbına giren insan, evrimini çöp dağları içinde yaşamaya ve Homo Plasticus olarak plastikli evrimine hazırlıyor olmalı. Umarım hepimiz yanılırız, fosil yakıtlardan, petrol ve türevlerinden kısa zaman içinde kurtulur, sürdürülebilir-yenilenebilir temiz kaynaklara kavuşuruz.

Güzellikleri biriktirmenizi dilerim.

İrfan Yalın

Koleksiyoncu. 1962 İstanbul, 9 Eylül Üniversitesi İktisat Fakültesi, objelerin – belgelerin ardında "Popüler ve Kültür Tarihleri araştırmacısı. Bizimev TV'de yayınlanan "Koleksiyoncu" programı sunucusu - yapımcısı. Asya ve Afrika ülkelerinden tek tek topladığı el sanatlarını sergilediği Kadıköy'deki "Artemis"in kurucusu. Koleksiyonculuk alanında sergi, sempozyum ve derleme çalışmaları olan, kültürel değerlere gönül bağımlısı…

 

Yazarın Diğer Yazıları

Çikolatanın tarihi (4): Küresel lezzet

Çikolatanın günümüz değerine dönüşmesinin ardında yüzlerce yıllık çaba ve tükenmeyen deneysel araştırmaların ivmesi var 

Çikolatanın tarihi (3): "Acı su"dan lezzete, evrensel beğeniye

1700'lü yıllar kakao acı suyunun aromalarla tatlandırılmasının, farklı pişirme yöntemleriyle yenebilir hâle getirilebilmesinin denemeleriyle geçmiş

Çikolatanın tarihi (2): Tanrıların yiyeceği

Avrupaya 1500'lü yıllarda gelen çikolata yıllarca yenmemiş, acı su olarak değerlendirilmiş ve -genelde- ilaç olarak kullanılmış