23 Mayıs 2022

Siyaset kızışırken

AKP’nin bugüne kadar gösterdiği davranış kalıpları herhangi bir kural tanımama siyasetini sürdürmekten vazgeçmeyeceği kuşkusunu güçlendiriyor. Son günlerde CHP’nin ve genel olarak “Millet İttifakı”nın bu konuda bir hazırlığı olduğunu gösteriyor. Bu iyi. Ama Türkiye, kuruluşunun yüzüncü yılında, tarihinin en çetin dönemecine gelmiş durumda

Sovyetler Birliği’nin çökmesi ve Soğuk Savaş’ın sona ermesi gibi büyük çaplı olaylar ve muhtemelen o kadar büyük çaplı olmayan (ya da şimdilik bize öyle görünmeyen) çeşitli olaylar alışık olduğumuz siyaset biçimlerini değiştirdi. En azından, Fransız Devrimi’nden beri kullanageldiğimiz “sağ/sol” ayrımını bir başka kılığa soktu. Bugünlerde sık sık başvurmak zorunda kaldığımız “Popülizm” terimi yeni anlamlar yüklendi, çünkü bu değişimlerle birlikte onun geçerli olabildiği alan iyice genişledi ve çeşitlendi.

Sol, bu gibi değişimlerden en fazla etkilenen siyasi teori ve pratik oldu. Bu da doğal bir sonuçtu elbette. Gelgelelim, Türkiye’de solla birlikte sağın da bir krize girdiğini söyleyebiliriz herhalde. Ancak bu, Türkiye’de “Ben sağcıyım” diyen kesimin görüş değiştirmesinden,  “Artık bu düşünceleri benimsemiyorum” demesinden ileri gelmedi. Daha çok bir “önderlik” krizi söz konusuydu. 12 Eylül yaklaşırken Ecevit seçim kaybederek istifasını sunmuş,  Demirel yeniden hükümet kurmuş ve bu hükümette Turgut Özal’ı da ekonomiden sorumlu kılmıştı.

Ancak bunlar askeri darbenin gelmesini engellemedi ve derinden varlığını duyuran 12 Eylül gerçekleşti. Darbeciler de Turgut Özal’ı ekonominin başında görmek istediler;  böylece Özal başka nedenlerle ayrılıncaya kadar daha bir süre ekonominin başında kaldı. Bu süre içinde Demirel, kendisini paldır küldür iktidardan indiren darbeyle iyi geçinmeyi bilen Özal hakkında düşüncelerini yeniden gözden geçirmiş olmalı.

Karışık olaylar... Bir süre sonra 12 Eylül yönetimi de görevini yerine getirdiğine hükmederek kenara itilen sivil siyaseti yeniden iş başına çağırdı. Burada Demirel, alışıldık pragmatizmiyle, darbeye çok daha yakın görünen, Sunalp’ın partisinde örgütlenmeyi tercih ederken Özal ayrı parti kurdu—Evren de onun seçilmemesi için konuştu.

Peki, bu sadece “sağın önderi kim olacak?” sorusu karşısında Demirel ile Özal arasındaki çekişmenin devamı mıydı, yoksa başka anlamları da var mıydı? Vardı. Bu yıllarda, bu kavgalar sürerken, kapitalizm de durduğu yerde durmamıştı.  “Dövize çevrilebilir mevduat” falan gibi kavramlar ve uygulamalardan ekonomide başat rolü ihracatın oynadığı bir evreye geçiliyordu. Buna cesaret edecek sermayedar kesimleri oluşmuştu. Turgut Özal bu yeni gelişmelere daha yakın ve daha duyarlıydı. Tekelci devlet kapitalizminin dilini de, yeni yetme Anadolu sermayesinin dilini de konuşabiliyordu. Kazanan, Özal oldu.

Demirel de işin ucunu bırakmadı. Özal’ın ardından Cumhurbaşkanlığına da tırmandı. Doğru Yol/Anavatan ikileşmesi devam ediyordu. Bu çatlak devam edecek, araya başka etkenler de girecekti.  En önemli “başka etken” Refah Partisi’nin gösterdiği gelişmeydi.

28 Şubat, AKP’nin kuruluşu vb. İki binlere bu koşullarda girdik ve yeni kurulan AKP seçimi tek başına kazandı. Adalet Partisi’ne oy verenler nereye gitmişti?  Ya ANAP’a oy verenler neredeydi? Belli ki bunların çoğu bu seçimde AKP’yi tercih etmiş ve sağ oylar büyük ölçüde o yana kaymıştı. Kaymıştı da, yıllardır, iyice “alaturka” olsa da, “liberal sağ”a oy vermiş kesimler şimdi İslamcı eğilimi hiç de gizli olmayan AKP’yi bu görüşleriyle benimsemiş miydi?  Bu kadar kolay benimseyebiliyorsa niçin MSP, Refah vb. yıllar yılı, yüzde 7 dolaylarında bir oy potansiyelinin ötesine geçememişti?

Bence bu soruların cevabı bugün hâlâ verilmiş değil. Arada MHP’nin bayağı yukarılara tırmandığı seçimler de gördük. Belli ki sağ, arıyordu. Gene anlaşılıyordu ki, bulamıyordu.

Sağda bunlar olurken solda her şeyin “usulüne uygun” yürüdüğünü söylemek mümkün mü?

Hayır, o da değil. Halk Partisi’nin barajı aşamayıp Meclis dışında kaldığı bir dönem var, örneğin. Tamam, Halk Partisi öyle çok seveni olan bir parti değil ama bu kadarı da fazla. Ayrıca, Ecevit’in Demokratik Sol Partisi’nin de birinci parti konumundan yüzde 1’e indiği dönem var. Bunların sosyo-politik açıklamalarını çok “sarih” bir biçimde yapmış değiliz (yapmaya giriştiğimiz de pek söylenemez sanki) ama toplumda bir “yön seçme” sıkıntısı çekildiği belli.

Bu “sıkıntı” herhalde 12 Eylül’den bağımsız değil. Seçimlerin seçime benzemeye başladığı 1946’dan (ki bu da seçime benzemiyordu) 1980’e kadar ahali iyi kötü deneyim edinmiş, kendi içinde tutarlı bir “seçim örüntüsü” göstermeye başlamıştı. 12 Eylül bunu yıktı, dağıttı. Ayrıca başka toplumsal etkenlerin de (artan nüfus, yayılan talepler, değişen zihin yapıları gibi) bu değişimde payı olduğunu düşünüyorum.  12 Eylül büyük bir “restorasyon” yapma amacıyla toplumu yeniden düzenleme işine girişmişti. Bütün “toplum mühendisliği” girişimleri gibi bu da amaçlarını gerçekleştiremedi; ama toplumda normal akışı bozarak yeni denecek bir durum da yarattı. “Bu neydi?” diye soracak olursanız, anlatmaya çalıştığım “yön şaşkınlığı”nın tamamen bu olayın sonucu olduğu kanısındayım. O günden bu güne bunun aşıldığını da hiç sanmıyorum. 12 Eylül üslubuyla yürütülmüş “laiklik restorasyonu”nun sonuçlarıyla bugün yaşamaktayız.

Belki şimdi, 12 Eylül tahribatının başlangıcından kırk küsur yıl sonra, bir şeylerin değişir gibi olduğunu söyleyebiliriz. AKP on yıl önceki AKP değil. Olmamasında, izlediği ideolojik siyasetten çok ekonomik yanlışlarının payı olduğu görülüyor; ama sonuç olarak bir değişim var, hâlâ birinci parti olabilirse de çoğunluk değil. Sanırım sürecin şu şimdiki aşamasında, bir süre önce AKP’ye doğru akmaya başlamış, muhafazakâr ama “fundamentalist” olmayan oyların şimdi oradan uzaklaşmaya başlamasının etkisi var. 

Oradan ayrılmayan, iktidarı elden bırakmaya da razı gelemeyecek kesim ne yapacak? AKP’nin bugüne kadar gösterdiği davranış kalıpları herhangi bir kural tanımama siyasetini sürdürmekten vazgeçmeyeceği kuşkusunu güçlendiriyor. Son günlerde CHP’nin ve genel olarak “Millet İttifakı”nın bu konuda bir hazırlığı olduğunu gösteriyor. Bu iyi. Ama Türkiye, kuruluşunun yüzüncü yılında, tarihinin en çetin dönemecine gelmiş durumda.  

Yazarın Diğer Yazıları

Salman Rüşdi...

İslam dünyası festival yasaklayanların, yazar bıçaklayanların, insanları yakarak öldürenlerin sözünün geçer olduğu bir alem olmamalı

"Test konusu açılınca"

Test, son analizde, edilgen bir zihin koşullanması yaratır: "Hangisi doğru?" "Hangi şıkkı seçersem doğru bilmiş olurum?" Kafanı buna göre çalıştıracaksın. Oysa etkin bir zihin eylemi gerekiyor. "Şöyle, çünkü şunlar, şunlar şöyle". Yani "şıklar" denen şeyleri de sen kendin üreteceksin

Abdülhamid ve İslamcılık

Abdülhamid muhtemelen Tayyip Erdoğan'ın "ideal Müslüman" kavramından anladığı tipolojiye uyan biri değildi. Operasını dinler, en seçmesinden konyağını içer, Sherlock Holmes hikâyesini okuturdu. Batı tarzı eğitim veren yığınla okul açmış, subaylığın "meritokratik" olması için uğraşmıştı. Yani "Kızıl Sultan/Ulu Hakan kalıpları içinde doğru düzgün bir Abdülhamid resmi oluşturmak kolay değildir