02 Nisan 2022

Ukrayna savaşı ve Türkiye

Savaştan sonra kurulacak iki kutuplu, çatışan değerlerin ön plana çıktığı bir dünyada, demokratik bir rejimle yönetilmeyen Türkiye'nin jeopolitik gerçeklere dayanarak yürütmeye çalıştığı siyasetin başarılı olma şansı var mı?

İkinci Dünya Savaşı'nın galibi Batılı devletler savaşta meydana gelen korkunç insan hakları ihlallerinden çıkardıkları derslerle, demokrasi, insan hakları, hukuk devleti gibi değerlere dayanan yeni bir dünya düzeni kurdular. Bu düzene Sovyetler Birliği ve onun kontrolündeki ülkeler bloku meydan okudu. Berlin Duvarı'nın yıkılmasından ve Sovyetler Birliği'nin çökmesinden sonra, liberal demokrasinin değerlerinin bütün devletler için geçerli olacağı düşünüldü. "Tarihin sonu"nun geldiği sanıldı. Ama böyle olmadı. Bir yandan Rusya ve Çin demokratik değerleri reddederken, öbür yandan birçok ülkede demokratik yoldan iktidara gelen liderler sırtlarını demokrasiye çevirerek baskıcı, otoriter, popülist rejimler kurdular. 

Popülist rejimlerin, demokratik rejimlere meydan okuması, savaştan sonraki Sovyet blokunun meydan okumasından farklıydı. Bu kez ideolojiyi yaymak gibi bir amaç güdülmüyordu. Otoriter liderlerin amacı, her şeyden önce iktidarda kalmaktı. İktidarlarını sağlamlaştırmak için başvurdukları yöntemler ise demokrasiyle bağdaşmayan yöntemlerdi. İktidarın tek elde toplanması, temel hak ve özgürlüklerin baskı altına alınması, özgür basına, bağımsız yargıya, akademik özgürlüklere izin verilmemesi bütün popülist rejimlerde gördüğümüz ortak özelliklerdi. 

Bu tablo, Rusya'nın durup dururken Ukrayna'ya saldırmasının da arka planı. Ukrayna savaşını otokratik bir ülkenin demokratik bir ülkeye saldırısı olarak görmek gerekir. Savaş aslında bir değerler savaşı. Ukrayna, bütün eksikliklerine karşın, evrensel değerlerin geçerli olduğu, insan onuruna yaraşır bir yaşam sürdürme olanağının bulunduğu, demokrasiyle yönetilen bir ülke olmak istiyor. Bunun için uğraş veriyordu.

Desen: Selçuk Demirel

Putin ise bu değerleri reddederek içe dönük, dinsel, tarihsel, etnik değerlere dayanan bir "Rus dünyası" kurmayı amaçlıyor. Bu amaç Sovyet imparatorluğunun yeniden inşasından pek de farklı değil. Ancak dayandığı ideoloji farklı. Rus tarihinin yüceltilmesi, topluma sürekli dinle karışık bir milliyetçilik pompalanması yeni ideolojinin belirgin özellikleri. 2007 yılında yaptığı bir konuşmada Putin, Rusya'nın Batı Avrupa ile bütünleşmesini reddetti. Aynı yıl yaptığı başka bir konuşmada nükleer silahların ve Ortodoks Hristiyanlığın Rus toplumunun iki sütunu olduğunu, birinin ülkenin güvenliğinin, öbürünün ahlaken sağlıklı bir toplumun güvenceleri olduğunu söyledi. Ukrayna savaşını Putin, Batı'nın Rus dünyasını ortadan kaldırmak istemesine karşı, kendi değerlerinin bir savunması olarak görüyor. 

Şurası bir gerçek ki, otoriter rejimlerin sorunlarını şiddete başvurarak çözme eğilimi, demokrasilere kıyasla daha yüksek. ABD'nin eski bir Dışişleri Bakanı George Marshall'ın 1948'de dediği gibi, "Kendi insanının haklarını sistematik olarak ihlal eden bir devletin, başka ulusların ve halkların haklarına saygı göstermesi beklenemez. Bu devletlerin amaçlarını güç kullanarak gerçekleştirmeye çalışma olasılığı yüksektir."

Marshall'ın 1948'de söylediği ama günümüz için de geçerli olan bu gerçek şu nedenlerden kaynaklanmakta: Otoriter rejimlerde topluma pompalanan milliyetçilik ile insan hakları ihlalleri ve saldırgan bir dış politika birbirlerini besliyorlar. Otoriter rejimler, iktidarlarını sürdürmek için bir dış düşmana gereksinim duyar. Ülkenin düşmanlarla çevrili olması gerekir ki, milliyetçilik haklı bir gerekçeye sahip olsun ve halkın desteği sağlansın. 

Bunun yanında otoriter rejimlerdeki her karar gibi, savaş kararı da tek kişiye bağlı. Ukrayna savaşının başladığı yer, Putin'in kafasının içi. Ona karşılık demokrasilerde savaş kararı vermek çok daha güç. Basının, kamuoyunun, muhalefet partilerinin ikna edilmesi gerekiyor. O nedenle demokrasilerde bir krizin savaşa dönüşmesi ender görülen bir durum. Bir de, demokrasilerde insana verilen önem daha fazla. İnsan yaşamı daha değerli.

Otoriter rejimlerin savaşı başlatmalarının pek çok örneği var. Nazi Almanyası'ndan Bosna savaşına kadar tarih bu örneklerle dolu. Ama belki de en iyi örnek Almanya ve Japonya'nın geçirdiği gelişmeler. Otoriter rejimlerle yönetilirken saldırgan olan bu iki devlet demokrasiyle yönetilince, barış savunucusu devletlere dönüştüler. Rusya'da demokratik bir rejim bulunsaydı, Ukrayna savaşı çıkar mıydı?

Öte yandan Ukrayna savaşı, Avrupa'yı birleştirdi. AB ve NATO içinde şimdiye dek olmayan bir yakınlaşmaya yol açtı. Batılı ülkelerin büyük bir çoğunluğu yaptırımları uyguluyor. 15 Avrupa devleti, hava sahasını Rus uçaklarına kapattı. AB tarihinde ilk kez Ukrayna için silah alınmasının ve gönderilmesinin finansmanını karşılayacağını açıkladı. Almanya ilk kez bütçesinin yüzde 3'ünü silahlanmaya ayırmaya karar verdi. Avrupa düşüncesi ve değerleri yeniden ön plana çıktı.

Ukrayna savaşı yeni bir jeopolitik gerçeklik yaratacağa benziyor. Yeni bir uluslararası ilişkiler resminin ortaya çıkması olasılığı yüksek. Bir yanda Rusya ve Çin'in başını çektiği otokratik devletler bloku, öbür yanda demokrasiyle yönetilen devletler bloku. Bu resim soğuk savaşın 2022 versiyonu.

Böyle bir dünyada Türkiye'nin yeri nerede? Her şeyden önce Türkiye, Batı ittifakına üye bir ülke. Avrupa Konseyi ve NATO'ya üye devlet. AB ile tam üyelik görüşmeleri var. Buna karşılık AKP iktidarı, üyesi olduğumuz demokratik devletler topluluğu ile aynı değerleri paylaşmıyor. Tüm iktidarın tek bir elde toplandığı, kuvvetler ayrılığının geçerli olmadığı, ifade ve basın özgürlüğü, toplantı ve gösteri özgürlüğü gibi temel hak ve özgürlüklerin çiğnendiği, insanların hukuka aykırı olarak cezaevinde tutulduğu, yargı bağımsızlığının bulunmadığı bir ülkede demokrasi, insan hakları, hukuk devleti gibi değerlerin varlığından da söz edilemez. 

Ukrayna krizi Türkiye'ye savaşan iki devlet arasında bir arabulucu rolü oynama olanağı verdi. Bu rol şimdilik tarafların bir araya gelmelerini kolaylaştırmakla sınırlı. AKP iktidarı bu rolü bir yandan uluslararası anlamda çoktandır yitirilen saygınlığını yeniden kazanmak ve bundan Batı ile olan ilişkilerinde yararlanmak, öbür yandan içeride giderek zayıflayan halk desteğini tersine çevirerek seçim kazanmak amacıyla bir fırsat olarak gördü. Batı'ya verilen mesaj şu: "Türkiye öylesine bir stratejik öneme sahiptir ki hiçbir sorunu onsuz çözemezsiniz. O nedenle siz Türkiye'deki demokrasi, insan hakları sorunlarını görmemezlikten gelin." Batı'nın bu mesaja yanıtını Ukrayna savaşı bittikten sonra göreceğiz. 

Savaştan sonra kurulacak iki kutuplu, çatışan değerlerin ön plana çıktığı bir dünyada, demokratik bir rejimle yönetilmeyen Türkiye'nin jeopolitik gerçeklere dayanarak yürütmeye çalıştığı siyasetin başarılı olma şansı var mı? Ukrayna krizindeki rolü nedeniyle Türkiye'nin içeride ve dışarıdaki puanındaki artış geçicidir. Savaşla sınırlıdır. Bunun ötesinde, siyasal iktidarın görmek istemediği gerçek şudur: Türkiye'nin uluslararası alanda saygınlığa sahip, sözü dinlenen bir devlet olması her şeyden önce demokrasiyle yönetilen, insan haklarına saygılı, hukuk devletinin geçerli olduğu bir devlete dönüşmesine bağlıdır.

Yazarın Diğer Yazıları

Yeni Anayasa (II): İlkeler

İçinde bulunduğumuz bu büyük karanlıktan ancak yeni bir güneşin doğmasıyla kurtulabiliriz. O nedenle yeni bir anayasanın “nasıl bir Türkiye, nasıl bir demokrasi?” sorularını yanıtlaması, bir yandan yeni bir demokrasiyi kurarken, öbür yandan yeni bir toplumsal sözleşme, yeni bir toplumsal uzlaşı sağlaması gerekir

Yeni anayasa (I)

Anayasanın demokratik olması yapım sürecinin demokratik olmasına bağlı. Bunun için halkın sürece katılması büyük önem taşıyor. Halkın benimsemediği bir anayasa uzun ömürlü olmayacağı gibi meşruiyeti de tartışmaya açık hale geliyor

Zorunlu din dersi ve Anayasa Mahkemesi kararı

AYM kararı olumlu bir adım olmakla birlikte, AİHM kararlarının gerisinde kalıyor