19 Nisan 2022

Nasıl bilirdiniz? İyi bilmezdik: Özal anayasacılığı

"Anayasa’nın hükümlerinin aksine eylemli bir durum yaratmaya çalıştı; ülkede sanki bir başbakan ve hükûmet yokmuşçasına ve kendisine tarafsız bir hakem rolü verilmemişçesine hareket etti"

Geçtiğimiz pazar günü, Türkiye’nin sekizinci Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın 29’uncu ölüm yıl dönümüydü. Ölümünü dün gibi hatırlıyorum. Hatırladıkça da zamanın bu kadar da çabuk akmış olmasına hayret ediyor ve yeriniyorum. 

Anadolu’da, kökleri Şamanizm’e kadar giden bir adettir: Ölünün arkasından konuşulmaz. Daha doğrusu, müteveffanın yaptığı iyi şeyler övülür de kötü işlerinden pek bahsedilmez. Şaman atalarımızda bu, ölmüş kişinin adı anıldıkça ruhunun bizleri terk etmeyeceği gibi bir mistik düşünceye dayanıyordu. Fakat tek gerekçe bu değildi tabii.  Ölümün yarattığı travmatik durum karşısında bir süre susmak, acı içindeki yakınlarına saygının ve toplumsal dayanışmanın bir uzantısı olsa gerek. Üstelik mevtanın yattığı yerden dirilip bize yanıt verme olanağının olmadığını da hesaba kattığımızda, bu geleneğin adil de bir yanı var gibi. Böyle bakıldığında; anlaşılır ve makul bir gelenek. 

Fakat bu geleneğin sakıncaları da yok değil. Yaşama veda eden kişi, topluma mal olmuş bir figür ise bu gelenek, tarihin doğru düzgün çözümlenememesine neden olabiliyor.  Üstelik, rahmetlinin sadece olumlu eylemlerinden bahsedip de olumsuzlara değinmemek, ortalığı hurafelere ve efsanelere bırakabiliyor.  

Zaten atalarımız bu da sorunu sezmiş, "Kel ölür sırma saçlı olur" diyerek kendi kendini hicvetmekten geri kalmamış.

Kuşkusuz, sıradan insanların sırma saçlı hatırlanmasında sorun yok, hatta yakınlarına moral veriyorsa fayda bile var. Fakat topluma mal olmuş kişiler söz konusu olduğunda durum farklı. Zira böylesi durumlar,  biz yaşayanların bugünü anlaması ve yarına dönük bir deneyim aktarımı için önemli. Çünkü ölmüş kuşakların gelenekleri, biz yaşayanların beyinlerine bir kâbus gibi çöküyor. Dolayısıyla, geçmişe eleştirel bir gözle bakmak önem taşıyor. 

Bu düşünceden hareketle bu yazıda, pek çok liberal/muhafazakârın yere göğe sığdıramadığı, bizzat AK Parti’nin kendi ideolojik geleneğini (Adnan Menderes ile birlikte) dayandırdığı  ve muhalefetin sağ kanadındakilerin de hâlâ idealize ettiği Turgut Özal hakkında yazmak istiyorum. 

Liberal-muhafazakâr Özal

Turgut Özal’ın kim olduğuna ilişkin ansiklopedik bilgiler bugün hemen herkesin elinin altında. 12 Eylül darbesinden önce yönetimde olan "Kerhen Milliyetçi Cephe Hükûmeti"nin başbakan yardımcılığı görevini üstlenmiş, 12 Eylül rejiminin ekonomik temelini oluşturan 24 Ocak kararlarının banileri arasında yer almış, 12 Eylül yönetiminde ekonomiden sorumlu başbakan yardımcılığı yapmış olduğunu hatırlatmak, Özal’ın ideolojik rengini ortaya koyar, sanıyorum. Bu özete, ABD ile olan yakın ilişkileri ve Nakşibendi tarikatına mensubiyetini eklersek tabii ki sürpriz yaratmayız. Özal’a ‘80’li yıllardan itibaren kurulan yeni dünya düzeninin (Washington Konsensüsü) Türkiye’deki temsilcisi dersek de yanlış bir şey söylemiş olmayız.

Böylesi bir figür, bir liberal-muhafazakâr için makul sayılabilir. Hatta bunları olumlu meziyetler olarak da görebilirler. Fakat bu yaklaşımı, anayasal tutarlılık iddiasıyla geliştiriyorlarsa, işte o tartışmalıdır. Çünkü Özal dönemi, Türkiye’nin anayasasızlaştırma sürecinin öncüllerindendir.

Evet. Özal, belki Anayasa’yı yıkmamıştı ama onu, değer kaybına uğramasına neden olacak salvolarla (Batılılar buna "constitutional hardball" (1) diyor) zorlamıştı. Anlatayım.

Cumhurbaşkanlığına gelişi ve meşruluk krizi

Turgut Özal’ın daha Cumhurbaşkanlığı makamına gelişi bir anayasal meşruluk sorunuyla olmuştu. 1987 ve 1988’deki halk oylamalarında ardı ardına aldığı hezimetlerden sonra hükûmetinin meşruluğu tartışmalıydı. Nitekim ANAP, Cumhurbaşkanlığı seçiminden hemen önce yapılan yerel seçimlerde yüzde 20’ye yakın oy kaybı yaşamıştı. Toplumun yüzde sekseninden fazlasının Özal’ın Cumhurbaşkanlığı'na olan desteği kuşkuluydu. 

Böylesi bir meşruluk krizi içinde 1987’de elde etmiş olduğu meclis çoğunluğuna güvenerek kendisini dayattı. Muhalefet, sine-i millete dönecekleri tehdidinde bulunsa da pek ileriye gitmedi. Fakat muhalefet partilerinin boykot ettiği ve adaylığını meşru bulmadığı bir ortamda Cumhurbaşkanı seçildi. 

Bu, Cumhuriyet tarihinde bir ilkti. Türkiye’deki parlamenter geleneğin uzlaşmaya dayalı devlet başkanı seçme kültürü böylelikle delinmiş oldu. Makam aşırı partizanlaştı ve yıprandı. Örneğin muhalefet, Cumhurbaşkanının ant içme törenine katılmadı; Anıtkabir’deki törenlerde bile onun arkasında durmayı reddetti. İki ayrı protokol düzenlenir oldu. Meşruluk sorunu, Cumhurbaşkanlığına gelişine "alışamadım" diye telgraf çeken askerler, bulunduğu yere geldiğinde ayağa kalkmayan belediye başkanları gibi yeni sorunları beraberinde getirdi. Özal bu türden tepkiler karşısında, muhataplarını görevden almak için girişimlerde bulunmuştu. 

Tarafgirliği

Anayasa’nın tarafsızlık kaydının gereği olarak, Turgut Özal’ın ANAP üyeliği, Cumhurbaşkanı seçilmesiyle birlikte son buldu. Fakat Özal, eski partisini dizayn etmekten geri durmadı. Örneğin, kafasındaki siyasal rejim tahayyülüne uygun olarak "düşük profilli" gördüğü Yıldırım Akbulut’u ANAP’a genel başkan yaptırdı. Eşi Semra Özal’ın ANAP İstanbul İl başkanı olması için aktif olarak çalıştı. O kadar ki parti ilçe başkanlarıyla organize edilen yemeğe katılıp parti politikasına müdahil bir görüntü sunmaktan geri durmadı. Hatta Semra Hanım’ın adaylığına tepki gösteren Savunma Bakanı Hüsnü Doğan’ı görevden aldı.

Özal, tarafsızlığını tartışmalı kılan parti angajmanının yanı sıra,  sınıfsal gerilimlere de işverenler lehine müdahil oldu. Örneğin "Bahar Eylemleri" olarak bilinen işçi eylemleri baş gösterdiğinde yangına körükle gitti. Zonguldak’ta on binlerce TTK ve MTA işçisinin grevi devam ederken -parlamenter rejimin Cumhurbaşkanı tahayyülüne hiç de uygun olmayan biçimde- bu işletmelerin kapatılması gerektiği propagandasına başladı. Devam eden süreçte de işçi sınıfını açıkça karşısına aldı. Böylelikle ilk kez Cumhurbaşkanı aleyhine mitingler yapıldığına tanıklık edildi. 

Fiili yarı başkanlık uygulaması

Özal’a göre Türkiye’deki siyasal rejim yarı başkanlık olmalıydı, hatta öyleydi. Anayasa’nın parlamenter rejim öngörmüş olması onun fikrini değiştirmiyordu. Yani Anayasa’nın hükümlerinin aksine eylemli bir durum yaratmaya çalıştı. Ülkede sanki bir başbakan ve hükûmet yokmuşçasına ve kendisine tarafsız bir hakem rolü verilmemişçesine hareket etti.

Özellikle ekonomi alanındaki bürokratların belirlenmesinden, bakanların azline kadar hükûmet işlerine fazlasıyla karıştı. Hatta kimi bakan atamalarından önce, sonradan üzeri istifa dilekçesi düzenlenecek biçime açığa imzalar aldığı söylendi. 

Dış politikada Orta Doğu’ya müdahale etmeye ve savaşlara katılmaya meyyal tutumunu, âdeta bir hükûmet politikasıymışçasına hayata geçirdi. Bu konuda sadece hükûmeti değil, Genel Kurmay Başkanlığını da yok saydı. Bu bağlamda Cumhuriyet tarihinde bir ilk yaşandı. Org. Necip Torumtay, I. Körfez Savaşı konusundaki ısrarlar karşısında M. Kemal Atatürk’ün "Savaş, millet için hayati bir zorunluluk olmadıkça bir cinayettir." sözüne atıfla görevinden istifa etti. Özal, bu istifadan bir özeleştiri geliştirmediği gibi memnuniyetini dile getirdi

Cumhurbaşkanının tarafsızlığı hükmünü aşındıran bu türden müdahaleler, ANAP hükûmeti döneminde hissedilir olsa da Süleyman Demirel’in başbakanlığı döneminde daha da arttı.  Eylemli durum, anayasal skandallara neden oldu. Karadeniz Bölgesi Ülkelerinin Ekonomik İşbirliği’ni konu olan bir uluslararası antlaşmanın imzalanması konusunda Demirel ve Özal’ın her ikisinin de yetkili olduğunu iddia ettiği olay bu türden anayasal skandalların dünyanın gözü önünde cereyan edenlerinden biri oldu.

İhtilaflı atamaları

Yargıç atamaları konusunda bugüne kadar gelen tartışmalar silsilesinin tohumlarının Özal döneminde atıldığını söylersek yanlış olmaz. Örneğin ANAP’a yakınlığıyla tanınan, Selçuk Üniversitesi öğretim üyesi Süleyman Arslan’ı Anayasa Mahkemesine atamak istemeye çalışması ve fakat Mahkemenin Anayasa’nın öngördüğü süre kaydına uyulmadığı gerekçesiyle"15 yıllık öğretim üyesi olarak görev yapmadığı gerekçesiyle üye seçilme niteliğine sahip olmadığına" karar vererek bu atamaya izin vermemesi bu türden skandallardan biridir. ANAP Genel Başkanı Yıldırım Akbulut’un eşi Samia Akbulut’u Anayasa Mahkemesi üyeliğine getirmesiyle başlayan tartışma ve bu tartışmadaki tutumu, Danıştaya ve Anayasa Mahkemesine atadığı kişilerin özellikle laiklik ilkesine dönük ihtilaflı konumları da diğer ihtilaflı başlıklardandır. Tüm bu atamalar, Özal’ın Anayasa’ya saygısını tartışmalı hâle getirmişti. 

Hoşgörü miti

Özal, Anayasa’daki temel haklara, özellikle de basın özgürlüğüne çok düşkün sayılmazdı. Her ne kadar hakkında bir "hoşgörü" miti yaygınlaşmışsa da gerçeklik böyle değildi. Örneğin Özal ailesi, salt 1989 yılında, ulusal gazetelere açtıkları 41 manevi tazminat davası ile basına savaş açanlar listenin zirvesindeydi. Sadece 1991 yılında, gazetecilerden 900 milyon TL tazminat aldıkları vakidir.

Özallar, rahmetli gazeteci Bekir Coşkun’un "Hasbahçede Sonbahar" yazı dizisine karşı 80 milyon TL tazminat davası açmış ve gazeteyi toplatmışlardı. Coşkun hakkında ayrıca bir de 6 aydan 3 yıla kadar hapis istemiyle "hakaret" davası açılmıştı. Gazeteci Emin Çölaşan ve Tekin Yayınevi de bu davalardan "Turgut Nereden Koşuyor" kitabından ötürü payını almıştı. Özallar, başka bir bağlamda Sabah ve Bugün hakkında da toplatma kararlarını da süratle almışlardı. Örnekler çoğaltılabilir.

Kuşkusuz bu noktada Turgut Özal’ın da kişilik haklarını koruma ve herkes gibi yargı yollarına başvurma hakkı olduğu düşünülebilir. Fakat bu kadar dava normal sayılabilir mi? Hele basına adeta yargısal savaş açan birisi, "hoşgörü timsali" sayılıp basın özgürlüğüne saygılı görülebilir mi?

"Anayasa’yı bir defa delmekle bir şey olmaz"

Anayasa’nın uğradığı dejenerasyonun en çarpıcı örneği ise özel televizyonlar bağlamında yaşanmıştı. O zaman için Anayasa’nın 133’üncü maddesi "Radyo ve televizyon istasyonları, ancak Devlet eli ile kurulur ve idareleri tarafsız bir kamu tüzelkişiliği halinde düzenlenir." biçimindeydi. Bunun anlamı, özel radyo ve televizyonların kurulmasının yasak olduğuydu. Fakat bu açık hükme rağmen Cumhurbaşkanı’nın oğlu Ahmet Özal, bir özel televizyon kurdu.  Bu net Anayasa’ya aykırılık, bizzat Cumhurbaşkanı tarafından da (önce örtük sonra açıkça) görmezden gelindi. Turgut Özal, bir ABD gezisi sırasında, yurt dışından Türkiye’ye yapılacak Türkçe televizyon yayınlarının yasal bir sakıncası olup olmadığı sorusuna  "sanmam" diye yanıt vererek, yasa dışı duruma göz kırptı.

Aslında bu yanıt, 1987 referandumu sırasında Özal’ın dile getirdiği söylenen "Anayasa’yı bir defa delmekle bir şey olmaz" sözünün de bir karşılığıydı. Zira Özal’ın felsefesine göre amaç her tülü aracı haklı kılardı. Mademki özel televizyonlar yararlıydı, bunun nasıl yapıldığı önem taşımazdı. Böylelikle Anayasa’yı fiili duruma uydurma pratiğine de bizzat devlet başkanlığı düzeyinde vize verilmiş oldu. Anayasa değişikliği dört yıl sonra, ancak 1993’te fiili durumun peşinden geldi.

Bu fiili durum yaratma pratiği, hem nepotizmin (akraba kayırmacılığının) hem de hukuk güvenliğinin tahribatının önünü açan mihenk taşlarından biri oldu. Safça yaklaşıp Özal’ın art niyetli olmadığını varsaysak bile bu pratik bize "cehenneme giden yolun iyi niyet taşlarıyla döşeli olduğu"nu gösterdi. Anayasa, o günden bugüne kevgire döndü.

Örnekler çoğaltılabilir ama bunun bir gazete yazısı olduğunu unutmayalım.(2)

Sağda özeleştiri kültürünün yokluğu

Türkiye’de özellikle 2000’li yıllardan itibaren yükselen bir moda var. Hemen her çevre, solu, solcuları eleştirmekte; hatta eleştirmenin ötesine geçip adeta yerden yere vurmakta. Bu kimileri için artık otomatiğe bağlanmış bir haslete dönüştü. Büyük olasılıkla solun öz eleştiri kültüründen (yani başkasına gerek kalmadan kendisini eleştirmeye meyyal olmasından) cesaret alınıyor. 

Oysa Türkiye tarihinde "ortanın solu", ortaya çıktığı (1965) andan itibaren hiçbir zaman tek başına iktidar olmadı.  Nadiren birkaç defa (70’lerin sonu ve 90’lar) koalisyon ortağı oldu. Sosyalistler ise mecliste bile çok sınırlı zamanlarda temsil edildiler. Buna rağmen sanki süregelen sorunlar soldan kaynaklıymış gibi bir algı yaratılmak isteniyor. 

Bu algısal yönetimin zirvesi 2010 yılı civarlarındaydı. Sonradan sönümlense de bugün "eski Türkiye" jargonuyla zımnen yaşatılıyor. 

Oysa sorumluluk, öncelikle yetki sahibi olanlardadır. Bu bakımdan Türkiye’nin pek çok sorunu gibi  anayasasızlaştırma sorununun öncelikli sorumlusu da Türk sağıdır.  Bunun erken ve güncel dönem örneklerini Demokrat Parti ve AK Parti arasındaki benzerlikler yazımda işaret etmiştim. Görüldüğü gibi ANAP dönemi de onlardan geri kalmıyor.

Durum bu olmasına rağmen sağ gruplardan bir kez olsun yüksek sesle bu özeleştirileri duymuyoruz. Olur da içeriden böyle eleştiriler gelecek gibi olursa da yetki sahibi olanlar kulağının üstüne yatıveriyor.  

Böylesi tutumlar, sağı sağ yapan oportünizmin (yumuşak isteyenler için: pragmatizmin) bir parçası olduğundan buna şaşmıyoruz, o ayrı…


(1) Harvard Üniversitesi Anayasa Profesörü Mark Tushnet’in türettiği bu kavram, “kaunstitûşinıl hardbaul” diye okunuyor.
(2) Dönemin siyasal rejim sorununu, aynı dönemlerde şeriatçı bir saldırıyla yaşamını yitiren Muammer Aksoy hocamız “Rejim Bunalımına ve Kötü Sonuçlarına Doğru Pupa Yelken Gidiş” kitabında (Tekin Yay., 1989) ele almıştı. Meraklısına kitabı öneririm.

Yazarın Diğer Yazıları

AK Parti nasıl iktidarda kalır?

Benim gözlemlediğim kadarıyla, AK Parti'nin müstakbel seçimi kaybetme olasılığına binaen iktidarda kalma yollarına dair en az beş farklı komplo hipotezi tedavülde geziyor

Anayasa Mahkemesinin "zorunlu din dersi" kararına eleştiriler

Çalışma alanımda olduğu için kararı satır satır dikkatle okudum. Karar, bu denli gerici bir ortamda çölde su birikintisi gibi. Fakat eleştirilecek yönleri de yok değil. Ben en az sekiz noktadan eleştiriyorum

Ölüm cezası geri getirilebilir mi?

İktidardaki siyasi partilerin bu konuyu ısıtıp ısıtıp sofraya getirmesinin bir anlamı var