Geri Dön
Paylaş
12.03.2018 00:00

Deniz Say ve resim sanatıyla hayatı yücelten dehası

DaIın ucuna gitmekten korkma, meyve oradadır -
Aldous Huxley

Kozmos, insanı allak bullak eden büyüleyici ihtişamıyla tüm sanatçıların, bilim insanlarının, nihayet insan denilen canlı türünün hayran olduğu ama aynı zamanda da gizlerine vukufiyeti yetişemediği için ürkünç ve korkunç bulduğu en yüce ve eşsiz bir sanat eseridir.

Bence; renkleri, sesleri, ışıkları, tarifsiz ve kusursuz güzellikleriyle; sürekli değişen görünümleriyle, değişim hızıyla, milyonlarca yıldır bir an bile duraksamayan devingenliğiyle bu yüce sanat eserine bir bütün olarak yaratanın - Tanrı'nın performatif sanatı diyebiliriz.

Kadim kutsal metinlerden bildiğimize göre bu yüce güç, yeryüzünü, gökleri, yıldızları, denizleri, canlıları yarattıktan sonra dinlenmeye çekildiğinde, meleklerin, bu görkemli  kozmosu neden yarattığını sorduklarında çok sade bir yanıt verir: "Bilinmek istedim"

''Edimsel estetik olarak kozmos  yaratıcılığın en yüce eseridir'', saptaması yaparken ufkumuzun ötesine bir şey diyemeyiz ama bilinenlere bakarak değerlendirdiğimizde bu performatif sanatta; sınırları olmayan sahnesiyle, dekoruyla, ışığıyla, envai çeşit sesle; yerküremizde bugüne kadar gelmiş geçmiş 155 milyarı bulan insan, ondan çok daha fazla fauna türleriyle de milyarları çok aşmış oyuncu topluluğuyla, finali ne zaman oynanacağı belli olmayan bir tekst ile milyonlarca yıldır sahneleniyor.

Ama salt tiyatro değil, müzik, heykel, opera ve resim en muhteşem düzeyde bir arada kozmos edimsel sanatının bileşenleri olarak bütünü oluştururyorlar. Bu sonsuzluk içinde yaşayan insan da kendi türünde çok değişik zamanlarda, coğrafyalarda, farklı alanlarda yaratıcı dehalar çıkarmış.  Sanat ve sanatçılar da bu yaratıcılar içerisinde ayrı ve özgün bir kategori halinde binlerce yıldır varoldular. Tıpkı yüce yaratıcı gibi aynı zamanda da yarattıklarıyla bilinmek, anılmak arzusunu duydular;  bilindikçe de mutlu oldular, şevk duydular.

40 bin 800 sene evvel İspanya' da ilk mağara resminin yapılışından bu yana da resim bir sanat dalı olarak dünyamıza ve insanlığa çok şey verdi. Hayata çok şey kattı.

Üzerinde ömrümüzü geçirmekte olduğumuz bu topraklarda da  resim ve resim sanatçıları yüzyıllardır yarattılar, ürettiler. Kimileri çok daha fazla tanınmayı hak ettikleri halde, sanatlarını gösteremeden ve hazindir bilinemeden göçüp gittiler.

Ben bu bilinme meselesinde, ülkenin yaratıcı sanatçıları ve kalıcı sanatı üretebilen ama bilinmek için bugünün piyasa ahlakına uymayı reddeden, buna mukabil mutlaka bilinmesi gerektiğini düşündüğüm; piyasa sathında değil de sahici ve kalıcı sanat ummanının derinlerinde varolan değerlere ulaşmayı daha anlamlı bulduğum için istikametimi de oraya çevirdim. Zaten asıl define de oradaymış. Göz kamaştıran, satıhtakilerden çok farklı, çok daha değerli ve kalıcı olanlar meğer derinlerin tenhalığında,  sessiz sitemsiz ama onurla duruyorlarmış.

Kaleydeskopla değil de çıplak gözün yani piyasanın menzili dışında bulundukları için termal kamerayla gayet net görülebilen bu sanatçılardan biri  sanatıyla yazımın konusu olacak: Deniz Say.

Eserleri ya ilk anda ürpertiyor ya da izleyiciyi farkettirmeden sarsıyor. Horizon ama değişken ve devinimsel; izleyicinin tabloya odaklandığında gördüklerini kendi ruh imbiğinden süzüp bir imgesel korelasyon ya da Deniz Say' ın sanatındaki gözün gördüğü an ile içindeki mahremin gizlerini açığa da vurmadan mütekabiliyet çarpışması yaşama halidir; ürpertme ya da sarsma nitelemem.

Deniz Say bunu horizontal vertical bir tarzda oya gibi işliyor ve izleyiciyle sanatını başbaşa bırakıp aradan zarifçe çekilerek; izleyici üzerinde örtülü bir tahakkümden de kaçınıyor. Yepyeni bir mecra bu; sanatçıyı da sanatı da tüketici/izleyiciyi de özgürleştiren, aynı zamanda da  bireyi, varlığını çok iyi bilip ama sanki hiç yokmuş gibi bilmezden geldiği ruh ve zihin dünyasındaki kimi zaman koridor kimi zaman dehliz kimi zaman labirentlerinin varlığını duyumsatıyor. 

Hayranlık uyandırıcı zerafetle, narin bir üslupla ama yalın bir dürüstlükle gerçeklikten kaçınılamayacağını; durup düşünmeye sevk ederek aslında her bireyin biriktirdiklerinin nihai kertede benzeşiklikleriyle insan türünün yabandan modern toplum bireyine; megapoldan, haritada zor bulunabilecek bir kasabadaki beşere kadar ortak bir muzdaripliği ifşa ediyor.

Korkma; şizofren ya da nevrotik bir ruh hastalığının eşiğinde de bulunmuyorsun. Yalnız değilsin, bak ben çizdim; soyutlayıp renkle, ışıkla dışavurdum. İşte seninle de paylaşıyorm. Sinecek, korkacak birşey yok, diyor adeta. Öyle olağanüstü ve alışılmadık bir  dürüstlükle yapmış ki; bu netameli alan ve alt disiplinleri de dahil bütün bir psikoloji biliminin cenkleştiği dikenleri kanatan floraya oradan da ferahlatıcı fiyordlara doğru, birer uçan halıya dönüşen tualleriyle yolculuğa çıkarıyor.

Ezoterizmin ilk etapta çekici bencilliği ve akabinde gelmesi kaçınılmaz şamanlar klanının sanatta müsebibi olduğu elitist marjinalleşmeyi derin bir kavrayışla reddediyor. Sık rastlamadığımız bu tavır sanatın demokratikleşmesi bağlamında Deniz Say' ın gözümüzde saygınlığını arttırıyor.

Tablolardaki renkler, algı ortalamasının ilk anda kaotik diye niteleyeceği tepkisel yorum ya da eleştiriyi yerindesiz kılıyor. Çünkü insanı tedirgin edebilecek "Biriktirilenlerle randevu" heyecan vericiliğini de tercih ettiği renk ve kıvrımlarla müjdeliyor.

Katmanlar açıldıkça OM MANI PADME HUM mantrası hakikate erişiyor. Lotus çiçeğinin içindeki mücevher ile randevu yeni bir boyuta yeni bir evreye kapı aralıyor. Yepyeni bir algı kapısı bu.

Deniz Say sanatıyla -belki de kendisi amaçlamadığı halde– kaotik dehlizlerin varacağı ''Binyayla" ile çok gereksinim duyduğumuz teoloji dışı bir yeni maneviyatın yaratılmasına, örselenmiş ruhlarımızı sağaltıcı büyülü florayı sanatıyla tanzim ederek, paha biçilemeyecek değerde katkı veriyor.

O'nu Türkiye'deki resim sanatında farklı ve özgün kılan da zor ve çetrefil sorunu estetik ve anlam bütünleşmesini üst seviyelerde üretiyor. Doğrudan mesaj vermeye yeltenmeden sanatın mutlak otonomisinin mesaj inirgemeciliğinden uzak durarak nasıl çok başarılı olunabileceğini ve izleyiciyle  eserleri arasına verdiği bir özgürleşme alanı sayesnide izleyicinin kendi bireyselliğini gerçekleştirme, biriktirdikleriyle vals yapma zevkini de tatıma şansı veriyor.

Bunu da soyut dışavurumcu ve aynı zamanda Dadaist bir soğurma ile yapıyor. Empoze edilen algı kalıplarını, muhakeme tarzlarını baştan sorgulayan hatta reddeden bir tavır; bu bağlamda heyecan veriyor cynicism kapanında kıstırılmış bireye.

Yepyeni bir iletişim imkanı bu; çok soylu ve zarif. Özlemini duyduğumuz yeni bir toplumsal nezaket ve terbiyenin de esin verici bir pratiği; Deniz Say sanatının deha boyutu kadar başardığı bu iletişim ile de ayrıca dikkate şayandır. Mühimdir çünkü:

Resim sanatı konusunda eseri doğru anla(yama)ma kaygısıyla tedirgin olan fakat bu sanatı da seven insanların arasındaki psikolojik alanın gerilimini de ortadan kaldırıyor. Yıllarca bu ülkede insanların o gerilim üreten alana girme endişesi resim sanatına ilginin artmasının önündeki Bizans surları  gibiydi; Say, aşılmaz gibi gelen surlarda irice bir gedik açıyor.İnsanın kozmos performatif sanatındaki rolünü oynarken, dış dünyayla münasebeti, akıl ve ruh dünyasında yaşadıkları, yabancılaşma, üretici-yaratıcı potansiyellerini gerçekleştirme arzusu karşısında düştüğü çaresizlikleri; çoğunlukla rolünü istemeden oynuyor olmasının yarattığı bunalımları; zaman ve uzam sorgulamalarının doyurucu ve ikna edici karşılığını alamaması ve o kaçınılmaz son yani rolünün süresinin bitimiyle edimselliğin sonlanması. 

Adına ölüm denen finalle bilinmeyenin başlaması karşısındaki aczi ve çaresizliği. İnsanın iç dünyasında kaotik lav püskürmeleriyle içten içe yakan kavuran biriktirdikleri, estetik bir dışavurum arkı bulup akabildiğinde, sanatın ve edebiyatın zirve eserlerinin teması ile sanat tarihinde yerini almış hep.

Ravi Shankar: Genuis

The Doors:  Riders on the storm ve The End

The Beatles; Nowhere Man, I'm a Loser, Helter Skelter, Inner Light ve A Day in the Life

Rolling Stones: Mother's little helper, Going home, Conditental derift

Bob Dylan:Blowin in the wind

Pink Floyd: Wish you Were Here, Hey you, Is There Anybody Out There, Another Break in the Wall , 

King Crimson: Moonchıild, 21. St century schizoid man

The Moody Blues: Melancholy man

Dawid Bowie: Blackstar, Lazarus

Beck: Loser         

Andrey Tarkovski: Kurban

Stanley Kubrick: Full Metal Jacket

Hermann Hesse: Bozkır Kurdu, Sidharta

Lautreamont, Nadal, Proust, Woolf, Goethe, Joyce, Julia Kristeva, Marge Piercy, Syliva Plath, Nilgün Marmara, Oğuz Atay, Bilge Karasu, Yusuf Atılgan

Deniz Say' ın sanatının başka düzeylerdeki ikizleridir bu ilk anda akla gelenler. Bir tür ruh kardeşliğidir kastettiğim; kara güneşin mahşere çevirdiği hayatların yeniden şenlikli hale getirilmesi için sanatın işlevinin boyutunu da insana idrak ettiriyor.

Aşağıdaki sözler okunduğunda Deniz Say' ın resimlerinin daha doğrusu sanatının kalitesi ve kıymeti bilince erişiyor.

Sanat ve hayat birdir (Tzara).
Hayat, sanatın ta kendisidir (Maleviç).
Sanat hayatın kendisidir, ama hayata karşıt bir hayatın (Derrida).
Bir tek hayat vardır, o da sanattır (Nietzsche).
Sanat hayatın yaratılmasıdır (Puni).
Sanat hayatın ikamesidir (Pessoa).
En yüce sanat, hayatın sanatıdır (Tolstoy).
Hayat sanatın ötekisidir (Loos).
Sanat, hayat olmayan, hayatı bir
şekilde yıkan, hayata karşı çıkan bir şey üretir (Simmel). 
Sanat hayat karşıtlığı çözümsüzdür (Octavio Paz).
Bu karşıtlığı devrimci eylem yıkacaktır (Debord).
Sanat hayata karşı bir öfkedir (Bataille).
Hayatın çektirdiği azabın yegâne tedavisi sanattır (Schopenhauer).
Sefil ve alçaltıcı olan hayatın tek sırrı sanattır (Oscar Wilde).
Hayat sanatın yalanlarından arındırılamaz (Bataille).
Sanat en basit ifadesi olan aşka çevrilmelidir... Aşk, her insanı hayatla kaynaştıran yegâne düşüncedir (Breton).

Dünyanın daha iyi bir yer olacağına inanan herkes sanırım adını hiç duymadıkları Deniz Say' ın sanatını merak edecektir.

Aşağıdaki internet adreslerinden,

Biriktirdiklerim – 1, Biriktirdiklerim – 2 ve Yaşamdan İzler sergisindeki tabloları görebilirler.

Bu yazıda Deniz Say' ın resimlerini sadece daha çok kültürel - ideolojik boyutta bendeki mütekabiliyetlerin perspektifinden değerlendirdim. Plastik kritiği ise başka bir yazının konusu olacak...