Geri Dön
Paylaş
13.07.2018 00:00

Yeni yönetim şekli

Elli altmış yıldır kamu yönetiminde reform yapılmasının gerektiği söylenir, tartışılır. Devlet yapılanmasında hızla oluşturulan yeni değişiklikleri reform olarak sunanlar var. Bunlar, kamu yönetiminde nihayet özlenen reformun gerçekleştiğini de savunabilirler.

Türkçede reform sözcüğünü olumlu anlamda kullanırız. Reform yapmak yapısal değiştirme yoluyla iyileştirme olarak anlaşılır. Reform aslında yeniden biçimlendirme demek. Batı dillerinde de genellikle olumlu algılansa da olumsuz değiştirmelere de reform denebilir. Yani her reform, reform değildir. Kötüye doğru değiştirme için daha uygun bir sözcük deformasyon ya da deforme etmektir. Birçok kez reform yapıyoruz derken, bakarsınız mevcut olan şey deforme edilmiş.

Ne yazık ki, devlet yapımızda yapılan değişikleri ben olumlu anlamda reform olarak göremiyorum. Biraz anladığım bir konu olduğu için ben de kamu yönetiminde reformu onyıllardır savunanlardanım. Ne ki, benim reformdan anladığım şey, merkeziyetçiliğin azalması, yerel yönetimin ve yerinden yönetimin güçlendirilmesidir. Oysa son değişiklikler merkeziyetçiliğin iyice güçlenmesi, nerdeyse mutlakiyetçilik düzeyine gelmesi anlamını taşımaktadır. İktidarın merkezi bir yandan, yasama denetiminden veya her türlü mali, idari denetimden bağımsız olacak, öbür yandan her şeyi, en ufak ayrıntısına kadar kontrol edip yönetebilecektir. Böyle bir sistemde her şey en tepedekinin vicdanına, insafına kalır.

Çağdaş yönetim sistemlerinde en üst yöneticinin genellikle her işe, ayrıntıya karışmaması, İngilizcesiyle “micro management”dan kaçınması beklenir. Devlet yapımızdaki değiştirmeler bunun tam tersi yönündedir. En üst yöneticinin her şeyi, herkesi mutlak tarassut altına almasını iyi niyetli bir yaklaşımla özenli olmak, titizlik diye açıklamaya çalışabiliriz.

Ancak tahlili biraz derinleştirirseniz bu eğilimin altında güvensizliği bulursunuz. Yöneticiyi kendine yakın ve bağlı saydığı az sayıda kişi dışında kimseye güvenmez. Dolayısıyla liyakatin yerini sadakat ilkesi alır. Bu tür sistemler yukarıdan aşağı doğru çalışır. Buyruklar yukarıdan gelir, her şey yukarıda belirlenir. Hiyerarşi bir üsttekinin bir alttakini kontrolüne dönüşür.

Bu sistem içinde alt birimlerin ya da uzman birimlerin inisiyatif kullanma, öneri sunma olanakları da ister istemez sınırlanır. Çünkü memurlar hata yapmaktan, eleştirirlerse dışlanmaktan, karşı gelirlerse ceza görmekten korkarlar, “evet efendim”ciliği tercih ederler. Bu “evet efendim” nidaları en alttan başlayarak en üste kadar yansır, iktidar da sürekli olarak doğru yaptığını düşünür. Böyle bir sistemde her şey tepe yönetiminin kalitesine bağlıdır. Ancak, kalitesi sorgulanabilir bir sistemin, demokrasiye, kuvvetler ayrılığına ters düşen bir sistemin, yöneticiler ne kadar kaliteli olursa olsun, başarısı ne olur, başarısı olsa da sürdürülebilir mi? Deneyeceğiz. Göreceğiz.

Bu arada, demokrasiden, insan haklarından, hukuk devletinden geçtik (elbette biz hiçbir zaman vazgeçmeyiz), vatandaşın en çok ilgilendiği ekonomi alanında ciddi sorunların, risklerin baş gösterdiğini herkes görüyor. Bakın, ünlü ekonomist Paul Krugman, bizim işimize bir “tweet” atarak burnunu sokmuş. Mevcut rakamlara göre Türkiye’nin 1997 Asya krizi gibi bir krizle karşılaşmasının olası olduğunu öne sürüyor. Türkiye’nin dış borcunun GSMH’nın yüzde 40’ına, bence daha önemlisi, toplam ihracatının yüzde 210’una denk düştüğünü, Endonezya’nın 1996 rakamlarının bunlara benzediğini anlatıyor Krugman.

Bu sorunların farkındayız elbette. Dolayısıyla sorunları çözsün diye güvendiğimiz kişileri, örneğin damat beyi göreve getiriyoruz. Ancak, bizim güvendiğimiz kişiler ve sisteme, piyasa, genel olarak küresel ekonomik sistem güvenmiyor. İşte asıl aşılması gereken bir sorun burada. Yurt içinde istediğimiz kadar güvendiğimiz kişilere dayalı güven(lik)li bir sistem kuralım, o kişiler ve sistem küresel sistem açısından güven vermezse vaziyet pek parlak değil demektir.