Avrupa’nın “budalalığı” (II)
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

Avrupa’nın “budalalığı” (II)

Avrupalı bazı liderlere, “Biz bu kadar budala mıyız?” sorusunu sorduran olguların ardında, aslında, ABD’nin Avrupa’yı adım adım hizaya getirme, sert zamanlara hazırlama ve “heartland”ı Almanya’ya devretme çabaları var

Avrupa’nın “budalalığı” (II)

Geçen hafta, AB’nin Washington’un tutarsız dış politikalarının takipçisi haline gelerek rekabet gücünü diri tutacak ucuz enerji kaynaklarından kendisini mahrum bırakmasının, doğal gazı artık ABD’den çok daha yüksek bedellere almaya yönelmesinin, Birlik içindeki bazı liderlere, “biz bu kadar budala mıyız” sorusunu sordurduğunu söylemiştik. AB’ye yön veren kimi siyasetçi ve yöneticilerin çapsız, basiretsiz ya da “budala” olabileceğini dile getirirken, uluslararası rekabet güçlerini yitirme pahasına “kendi bindikleri dalı keserek” sanayisizleşme sürecine girmelerinin, Rusofobi tetiklenmesi yaşayıp Rusya ile doğrudan bir savaşa yürümek istermiş izlenimi vermelerinin ardında “budalalıkla” açıklanmayacak çok daha geçerli sebepler olabileceğini yazmıştık. Bu yazıda geçen hafta kaldığımız yerden devam ederek Avrupa’da yaşanan sürecin kendisini fazla görünür kılmayan dinamiklerini anlamaya ve aktarmaya çalışalım.

Zira, AB’nin (Ursula von der Leyen, Kaja Kallas gibi) atanmış bazı liderleri ile önde gelen seçilmiş ülke liderlerinin (İngiltere’den Fransa ve Almanya’ya) kendilerini bir meşruiyet krizine düşürecek basiretsizlikler sergilemiş olmalarına rağmen, yaşananları ne Avrupa’nın budalalığıyla ne de Trump’ın narsisistik hödüklüğüyle açıklayabiliriz. Bu sıfatları geçerli görsek bile, kök nedenler bunların çok ötesinde, derindedir.

Avrupa’da ne olmuyor ne oluyor?

Olan aslında bir ölçüde, ABD’nin Avrupa’dan kopması değil, kartopu gibi büyüyen savunma maliyetlerini daha kolay yönetebilmek ve yeni jeopolitik hedefler doğrultusunda Avrupa’yı adım adım “hizaya getirmeye” çalışması olarak da anlaşılabilir. Liderliğini küresel ölçekte tehdit altında gören ve bu süreci tersine çevirmek için irili ufaklı korsanlıklarının yeterli gelmeyeceğini ve yeni bir Büyük Savaş’a yürümek durumunda kalınabileceğini gören ABD, Avrupa’yı adım adım hizalanmaya, bu süreçte yaşlı kıtayı (Rusya ve Çin ile ilişkisini daha önce baltaladığı) Almanya’ya devretmeye, ona jeopolitik teoride “Heartland” olarak telaffuz edilen bölgenin liderliğini ele aldırtmaya çalışıyor.

ABD’nin olası bir yeni Büyük Savaş’ta kendisini nerede konumlamak istediğini, isteyeceğini anlamak için ilk iki dünya savaşında Avrupa ile ilişkisine bakmak, bu ilişkinin nasıl ilerleyip geliştiğini görmek de gerekiyor. Zira, daha önce de yazdığım gibi, her ne kadar II. Dünya Savaşı, dönem Avrupa’sının kendi özgül jeopolitiğinin belirlediği koşullar üzerinden gelişerek patlak vermiş ise de, onu I. Dünya Savaşı’nın (kapanmamış davalarının üzerinden) devamı gibi düşünmek de mümkün. Belki şöyle demek daha doğru olabilir: I. Dünya Savaşı’nın yol açtığı sonuçlar önemli ölçüde II. Dünya Savaşı’nın sebepleri arasında belirmiştir. Olası bir yeni büyük savaşı -III. Dünya Savaşı olarak adlandırılsın ya da adlandırılmasın- II. Dünya Savaşı’nın ürettiği sonuçların geldiği nokta açısından okumak da mümkündür.

ABD, Avrupa’dan ne istiyor?

O sonuçlar da temelde şuna işaret eder: Her ne kadar ABD, petrol, doğal gaz ve LNG alanında 70’lerdekiyle kıyaslanmayacak bir düzeye ve artık lider bir konuma ulaşmış da olsa, 38 trilyon doları aşan ulusal borcuyla, Çin tehdidi altındaki küresel liderliğini -hele de dünya jandarmalığının getirdiği yüksek maliyetlerin baskısı altında iken- koruyabilmesi çok da sürdürebilir görünmüyor. Washington’un bakış açısından, Avrupa’nın “kendine gelip” Kolektif Batı’nın bu maliyetlerinin yönetilmesinde ABD’ye yardımcı olması lazım. Güzellikle olmazsa başka şekilde!

Zira, Washington’un küresel liderliğine yönelik tehditleri bertaraf edebilmesi için NATO müttefiklerinin savunma harcamalarını GSYİH’larının yüzde 2’sinden yüzde 5’lere çekmesini sağlayacak karar alması yeterli değil. Avrupalı müttefiklerin,

  • Asya’yı Avrupa’ya Hindistan, İran, Azerbaycan ve Rusya üzerinden geçen deniz, demiryolu ve karayolu hatlarıyla bağlayan 7 bin 200 kilometre uzunluğundaki Uluslararası Kuzey-Güney Ulaştırma Koridoru’nun (INSTC) hâkimi görülen Moskova’yı enerji alımlarını sıfırlayarak zaafa uğratmaları,
  • Bir Kuşak Bir Yol projesinin hamisi görülen Pekin ile olan ekonomik entegrasyonlarını azaltmaları ve özellikle savunma sanayisinde kullanılabilecek kritik ürünlerin Çin'e (ve Çin üzerinden Rusya'ya) transferini engellemeleri,
  • ABD’den “budalalık” gibi görünen yüksek bedellerle LNG satın alma yoluna gitmeleri,
  • Ekonomilerini endüstriyel ölçekte savaşa hazır hale getirmeleri,
  • Washington’un jeopolitik hesaplarının yükünü paylaşmaları lazım.

Bu hedeflere yürümenin kolay olmadığının bilincindeki Avrupalılar da bu hedeflerin kendi toplumlarında sorunsuz ya da az hasarlarla benimsenebilmesi için Rusya’nın Avrupa’ya büyük bir tehdit teşkil ettiği ve hatta birkaç yıl içinde de saldıracağı şeklinde bir anlatı fabrike ediyorlar. Bu anlatının altındaki alevi de sanki Avrupa Covid-19 benzeri bir virüsle karşı karşıya kalacak imiş ve bir pandemiye alınır gibi “önlemler” belirlenmesi lazımmış gibi, toplumların militarizasyonunu da içerecek şekilde giderek daha yoğun şekilde harlıyorlar, harlayacaklar.

Rusya’nın yeniden “öcüleştirilmesi”

Amerikalılar, bu hususları hedef haline getirecek noktaya ulaşabilmek için önce NATO’yu daha önce bir darbe ile yönetimini devirdikleri ve CIA operasyonlarına açık hale getirdikleri Ukrayna’da örtülü bir proksi savaşı içine soktu, ardından Rusya ile Almanya arasındaki Nordstream II boru hattının sabotajı da dahil birtakım eylemlerle Avrupa’nın jeopolitik kartlarını yeniden tanzim edeceğinin işaretlerini verdi. Avrupa’yı Almanya liderliğinde doğuya doğru, Rusların üzerine doğru “yönlendirme” çabasının bir parçasıydı bu. Rusya’nın yeniden öcüleştirilmesi ve kıta genelindeki militarist hafızanın canlandırılması da refakat edecekti bu sürece.

1. Dünya Savaşı öncesinde Hitler, Kavgam’da, “Lebensraum” kavramı altında dış politikasının ırkçı gerekçelerini anlatırken, Naziler olarak hedeflerinin, kabaca, “doğuya doğru genişlemek ve ırk olarak üstün Cermen halkları (Herrenvolk) için ırk olarak aşağı halk (Untermenschen) olan Slavları yok etmek” olduğunu söylüyordu. Bu, Almanya için doğuya yönelmek, demekti.

(Burada zurnanın zırt dediği yere, II. Dünya Savaşı algımızı sorgulayacak bir noktaya geliyoruz. Zira II. Dünya Savaşı’nı, Batı’nın “iyi adamları” ile Sovyet Rusya, “kötü adam” olan Nazi Almanya’sını zorlu bir mücadelenin sonunda yendi ve insanlığı kurtardı, gibi bir mit üzerinden okuyunca ne savaşın sınıfsal boyutlarını ne de yukarıdaki hususları net olarak görmek mümkün olabiliyor.)

Velhasıl, Almanlar doğuya yönelme hazırlığına girişince, diğer Avrupa ülkelerinin ve İngilizlerin onları ayıplayacağını, bu tip bir düşünceyi “demokrasi ve insan haklarına aykırı” bulacaklarını filan sanmayın. Geçmişte olmadı, bugün de olmayacak. Geçmemiş olan “geçmiş” ile başlayalım:

Avrupa’yı doğuya “yönlendirme”

Örneğin, İngilizler Almanya’yı doğuya, Sovyet Rusya’ya doğru yönlendirmek için zamanında ellerinden geleni yaptılar. Nazilerin Çekoslovakya işgaline ses çıkarmayan İngilizler, Almanların bu sayede Rusya ile savaşırken ihtiyaç duyacağı silahları bu alanda sağlam bir altyapısı olan Çeklere ürettireceklerini biliyorlardı çünkü.

Bu arada, Hitler’in iktidara gelişini Yahudi’nin Yahudiliğine dönüşünün başlangıcı olarak tanımlayan İngiliz Hıristiyan Siyonistlerinin Nazilere verdiği desteği de unutmamak lazım. Özellikle de daha ortada Auschwitz, gaz odaları filan yokken, Yahudilerin Filistin’e “dönmeleri” ve bir devlet kurmaları gerektiğine inanan Anglikan Kilisesi’ne ve İskoç Kilisesi’ne bağlı İngiliz Siyonistler, varlıklı Yahudilerin Filistin’e göçünü 60 bin kişilik ilk parti ile mümkün kılan 1933 tarihli Haavara Anlaşmasının ardında yer aldılar ve Hitler’i desteklediler.

Fransa’da Mareşal Philippe Pétain liderliğindeki otoriter Vichy hükümeti, 3. Reich'ın 1940'taki askeri yenilgisi ve çöküşünün ardından, Nazi Almanyası ile işbirliği yaptı.

İrili ufaklı Avrupa ülkeleri de zamanla Nazizmin en büyük destekçisi haline geliverdiler.

Amerikalılar Nazilere nasıl destek vermişti?

Amerikalılara gelince… Wall Street ve belli başlı büyük Amerikan şirketleri Nazilerin iktidara yükselişine katkı sundukları gibi, Hitler’in iktidarı aldığı 1933 sonrasında Nazi Almanya’sının finansman ve ticaretini kolaylaştırıcı destekler sundular. Örneğin, JP Morgan ve TW Lamon gibi Amerikan yatırım bankalarının sağladığı kredi imkanları ile General Electric, Standard Oil, General Motors ve Ford Motor Company gibi şirketlerin 1922-1944 arasında Nazilere verdikleri destekler, Almanya’nın II. Dünya Savaşı’na ve doğuya doğru “yürümesinde” son derece etkili olmuştur.

Ayrıca, “olmasaydı Almanya 1939’da savaşa giremezdi” denen ve 1925’te Agfa, BASF, Bayer, Griesheim-Elektron, Hoechst ve Weiler-ter-Meer gibi altı önemli şirketin birleşmesiyle oluşturulan dev Alman kimya şirketi IG Farben’in, 1927 ile 1939 arasında büyümesini de Amerikan teknik desteği, Amerikan tahvilleri ve Amerikan National City Bank’ın 30 milyon dolarlık yardımı mümkün kılmıştı. IG Farben deyip geçmeyin, bu şirket, Nazi rejimiyle de, Auschwitz ve IG Farben davasıyla da ayrılmaz bir şekilde bağlantılıdır. 1933'ten itibaren Nazi rejimiyle yakın işbirliğine giren şirket, ikame ürünleri aracılığıyla rejimin otarşi ve yeniden silahlanma politikalarını destekleyerek, nihayetinde saldırganlık ve imha savaşlarını mümkün kıldı. IG Farben ürünleri olmasaydı, savaş Almanlar için 1945’i bulmadan çoktan yenilgiyle bitmişti. Avrupa’nın en büyük şirketlerinden biri haline gelmiş IG Farben’in 1945’te Müttefik kuvvetler tarafından ele geçirilen yönetim binasının Müttefik Kuvvetler Yüksek Karargâhı olarak kullanılması bu yüzden tesadüf değildir.

Bu arada, dönemin en önemli Amerikan teknoloji şirketlerinden IBM’in (Watson Business Machines) Hitler’e Nazi işgalindeki Polonya yağması sırasında hizmet ettiğini, hatta Auschwitz ve Treblinka toplama kamplarındaki soykırımın çetelesini tutan bir sistem kurduklarını da Amerikalı tarihçi ve yazar Edwin Black’in, 2001 tarihli “IBM and the Holocaust: The Strategic Alliance Between Nazi Germany and America's Most Powerful Corporation” başlıklı kitabından biliyoruz.

Kısacası, Amerikalılar Almanya’nın savaşa girmesini de yürütmesini de doğuya doğru genişlemesini de bu tip desteklerle kolaylaştırdılar.

Her şey çok farklı olabilirdi

Oysa İngilizler, Fransızlar ve Amerikalılar, 1920-1933 arasındaki Weimar Cumhuriyeti döneminde Sosyal Demokratlar, Merkez Parti ve Liberallerin oluşturduğu Alman koalisyon hükümetlerine I. Dünya Savaşı sonrası Versay Barış Antlaşması’nda mutabık kalınan savaş tazminatlarının ödenmesi konusunda o ölçüde muazzam baskılar uygulamasaydı, Alman toplumu Versay Barış Antlaşması’nın getirdiği yıkıcı ekonomik yükü ve siyasi baskıyı muhtemelen bu kadar derinden yaşamayacaktı. Sonuçta da Alman toplumu, sahada kazandıklarını düşündükleri savaşı Versay Anlaşması’na imza koyan “hain” siyasetçiler yüzünden masada verdiklerini savunan radikal sağa, Nazilere bu ölçüde teveccüh göstermeyecek ve belki de ırkçı ve otoriter Nasyonal Sosyalizm ideolojisinin bir kurtuluş gibi görülmesinin ve yükselişinin önüne geçilebilecekti. Ancak onlar, bunun önüne geçme gereği duymadıkları gibi “doğuya genişlemeyi” Kavga’larının gereği doğal olarak benimsemiş Nazilere destek olmayı yeğlediler.

1. Dünya Savaşı borçları ve tazminatları meselesi

Hemen hatırlatalım, ilk cihan harbinden muzaffer çıkan İngiltere, Fransa vd. Müttefik ülkelerin ABD’ye olan savaş borçları ile savaşı kaybeden Almanya’nın bu Müttefiklere ödemekle yükümlü kılındığı savaş tazminatları meseleleri uzun yıllar tam ve kesin bir çözüme kavuşturulamamış, bu durum karşı karşıya kalınan ekonomik sıkıntıları derinleştirmişti.

İngiltere ve Fransa, ABD’den savaş için aldıkları borçları geri ödeyebilmek için Almanya’nın kendilerine savaş tazminatı ödemelerine ivedilikle ihtiyaç duyuyor, hatta bu borçlar ile Almanya’dan alınacak tazminatların ilişkilendirilmesini arzu ediyorlardı. Gelgelelim, buna ABD hükümetleri yanaşmıyor, borçlar ve tazminatlar meselesi bir türlü arkada bırakılamıyordu.

Almanların Nazizm’i “keşfi”

Bu arada, Almanya’da halkın ülkedeki siyasi sistemin temel aktörlerine yönelik hoşnutsuzluğu artarken, sayıları giderek artan bir kesim yaşanan krizlerden I. Dünya Savaşı’nı sona erdiren Versay Antlaşmasına imza koymuş “hain” Alman politikacıları ve kendilerini “sırtından bıçakladıklarını” düşündükleri Yahudiler ile Marksistleri sorumlu tutan radikal sağ ideolojiyi keşfetmeye (!) başladı. Mevcut partilerin savaş sonrası ülkenin sorunlarını aşmakta yaşadıkları zorluk, 1922’de karşı karşıya kalınan hiper enflasyonun olumsuz etkileriyle katmerlenince, bu keşif yerini genişleyen bir teveccühe bıraktı. Bu arada Fransızlar, olumsuz koşullardan ötürü savaş tazminatlarının ödemesini atlayan Almanya hükümetini sıkıştırmak için asker gönderip Ruhr’u işgal dahi ettiler. Akabinde gelen 1929 Büyük Buhranı kaynaklı derin deflasyon ve işsizlik Almanya’daki krizi derinleştirirdi.

Velhasıl, bir zamanlar siyasal yelpazede ciddi bir ağırlığı olmayan ve Almanya ordusunun aslında sahada yenilmediğini, hainlerce arkadan bıçaklandıklarını ve Danzig gibi etnik olarak Alman topraklarını dahi düşmana bırakmak zorunda kaldıklarını savunan Nasyonal Sosyalistler, halkın artan hayal kırıklıklarını, umutlarını ve korkularını kullanarak iktidara giderek daha hızlı yürüdüler.

Nazilerin iktidara yürüyüşü

Naziler 1933 Mart’ında, toplam oyları yüzde 42’yi zor bulan Sosyal Demokratlar, Komünistler ve Merkez Partisi yanlısı liberalleri sandığa gömerek tek başlarına yüzde 44’e yakın oy alıp iktidar oldular. Diğer partilerin kapatılması veya baskı altına alınmasıyla, Nasyonal Sosyalistlerin tek yasal parti olduğu referandum niteliğindeki Kasım 1933 Federal Seçimlerinde de oylarını yüzde 92’ye çıkardılar.

Oysa, yukarıda da dediğim gibi, ABD ve İngiltere Almanya’daki merkez partilerin elini rahatlatacak ve böylece Almanya’da radikal sağın yükselişine set çekecek adımlar atsalardı, belki durum farklı olabilirdi. Ama öyle olmadı. İngiltere ve Fransa, Almanya’nın savaş tazminatlarını sorunsuz şekilde ödemesi için yeni bir “yol” bulmuş olduğunu düşündüler belki de. Wall Street ve belli başlı Amerikan şirketleri de Nazilerin iktidara yükselişine katkı verdikleri gibi, Hitler’in iktidarı aldığı 1933 sonrasında Nazi Almanya’sının finansman ve ticaretini kolaylaştırıcı destekler verdiler.

NAZİ misyonu kadrosuyla NATO’ya devir

1. Dünya Savaşı’nın sona ermesinden bir süre sonra, “Doğu’ya doğru genişleme” ve Slavları yok etme misyonu NAZİ’lerden 1949’da kurulan NATO’ya geçti, diyebiliriz.

Zaten, Hitler’in ordusunda Nazi subayları olarak görev yapmış Adlof Heusinger, Hans Speidel, Johannes Steinhoff, Johann von Kielmansegg, Ernst Ferber, Karl Schnell, Franz Joseph Schulze, Ferdinand von Senger und Etterlin gibi komutanlar daha sonra NATO’da önemli görevler üstlendiler.

Hatta Nazi Almanya’sı ordusunda (Wehrmacht) Albay olarak görev yapmış Albert Schnez yıllar sonra sosyal demokrat Willy Brandt hükümeti döneminde Alman Genelkurmay Başkanlığına kadar yükselmiştir. “Hitler’in Süper Casusu” olarak bilinen istihbarat subayı Reinhard Gehlen ise ilerleyen yıllarda CIA’de, yine Alman ordusunda askeri istihbarat subayı olarak çalışmış Kurt Waldheim’in da 1972-1981tarihleri arasında Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri olarak görev yaptığını da unutmayalım! Hem de o karanlık geçmişi CIA tarafından 1945’ten itibaren bilinmesine rağmen.

NATO, “Doğu’ya doğru genişleme” misyonunu Berlin Duvarı’nın yıkılması ve SSCB’nin çözülüşünün kolaylaştırdığı şartlar altında, sinsice ama “başarıyla” uygulamaya aldı. İki Almanya'nın 1990 yılındaki birleşmesi sürecinde NATO, eski Doğu Almanya topraklarının da ittifaka katılmasıyla genişledi. Bu dönemde 16 olan üye ülke sayısı, özellikle Soğuk Savaş sonrasında Doğu Avrupa ve İskandinavya ülkelerinin katılımıyla gerçekleşen 10 genişleme dalgasıyla günümüzde toplam 32 ülkeye ulaştı.

Eğer Naziler Rus cephesinden muzaffer çıksalardı, Müttefik kuvvetlerin daha da büyük destek ve teveccühüne mazhar olabileceklerdi. Ama tabii, tarih öyle tecelli etmedi. Müttefik Kuvvetler, Almanlara karşı Ruslar ile “Berlin’e yarış” yapar oldular.

Maliyetlerin yönetimi meselesi

Buradan başlangıçta hatırlattığımız “sonuç-sebep” meselesine dönersek… I. Dünya Savaşı sonrasında mesele “maliyetlerin yönetilmesi” meselesi olup çıkmıştı. Washington, İngiltere, Fransa vd. Avrupalı müttefiklerine savaş boyunca verdiği milyarlarca dolarlık borcun geri ödenmesini garanti altına alma kararlılığı içindeyken, İngiltere ve Fransa bu borçlarını, Almanya’dan alacakları savaş tazminatlarıyla ilişkilendirme gayreti içinde olmuştu. Ancak Washington’un, müttefikler arası savaş borçlarının onların Almanya’dan alacaları tazminatlarla ilişkilendirilmesi çabalarına uzun süre karşı durduğunu biliyoruz.

Merkez Bankalarının rezerv politikaları konusunda koordinasyon içinde olmalarını sağlama ihtiyacı bile ilkin bu savaş tazminatları ve savaş borçları meselesinin (Young Planı kapsamında) daha iyi yönetilmesini sağlamak için hissedilmişti. Neticede bugün önemli bir uluslararası fonksiyonu olan Uluslararası Ödemeler Bankası (BIS) dahi 1930’da Belçika, Fransa, İngiltere, Almanya, İtalya, Japonya ve tabii ki İsviçre tarafından doğrudan bu amaçla kurulmuştu. BIS, II. Dünya Savaşı sırasında Nazi Almanyası ile ticari ve finansal ilişkiler sürdürmüş; yağmalanan Nazi altınlarının transferine aracılık ederek savaş makinesini finanse etmeye ve tedavüldeki para birimlerinin sağlanmasına yardımcı olmuştu.

NATO: Maliyetlerin paylaşımı ve ötesi

ABD, I. Dünya Savaşı'nda İngiltere, Fransa ve Rusya gibi Müttefiklerine devasa boyutlarda finansal destek ve kredi sağlamıştı. Resmen savaşa dahil olmadan önce özel bankalar üzerinden başlayan bu finansman, daha sonra Amerikan hükümetinin doğrudan borç vermesiyle devam etti. Kariyerine I. Dünya Savaşı’nda bu şekilde savaş sponsorluğuyla başlayan Washington, Büyük Buhran’dan çıkardığı dersler sayesinde II. Dünya Savaşı’nda bu rolü “Ödünç Verme ve Kiralama Yasası” (The Lend and Lease) programı ile geliştirip pekiştirdi. 1945 sonrası kendisini “Hür Dünyanın” jandarması konumuna terfi ettirirken, NATO’yu da Avrupa içinde beliren güvenlik ihtiyacının sonucu olarak, üyelerine dışarıdan gelebilecek bir saldırıyı ortak şekilde engelleme ve Sovyetler Birliği’ne karşı bir güvenlik seti çekmek amacıyla 1949’da kurdu. Hatta NATO, o sıkça dile getirilen ifadede de olduğu gibi, aslen “ABD’yi içerde, Sovyetler’i dışarda, ama özellikle de Almanya’yı aşağıda (!) tutmak üzere” teşekkül ettirilmiş bir askeri ittifak idi. Özellikle de, yüzlerce yıl birbirleriyle savaşmış Avrupa’nın küçüklü büyüklü ülkelerini tehdit edebilecek ve Avrasya’nın sınırlarını değiştirme cüreti gösterebilecek bir kudret barındıran Almanya “kafasını kaldıramasın” diye!

Ama bunların da ötesinde, bu amaçlara dönük maliyetler NATO sayesinde ABD liderliğinde bir ortak komuta ile yönetilsin, paylaşılsın istendi.

Harcamalar arşa çıkarken

Gelgelelim, ABD Hazine Bakanlığı rakamlarıyla Mayıs 2026 itibarıyla ulusal borcu (39 trilyon dolar ile) arşa ulaşmış Washington bu paylaşım tablosundan artık memnun değil. Ekonomik Analiz Bürosu'nun verilerine göre, 31 Mart itibarıyla bu rakamın kamu elindeki borç tutarı, 31,27 trilyon dolar ile 12 aylık döneme ait 31,22 trilyon dolarlık nominal GSYİH'yı aşmış durumda. Yani, ABD'nin ulusal borcu, 31 Mart 2026 itibarıyla İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana ilk kez ülke ekonomisinin büyüklüğünü aşmış durumda.

ABD’nin bahsettiğimiz maliyetleri ve sorumlulukları paylaşmada hızlı aksiyonları güzellikle (!) almayanlara karşı fütursuz ve hukuk tanımayan bir dil ve üslup kullanması, özellikle enerji bahsinde mevcut haritaları değiştirmede işi artık korsanlığa vardırması bu yüzden.

Washington, artık bazı yüklerini atmak ve jandarmalık rolüyle gelmiş yüksek savunma maliyetlerinin paylaşımında Avrupalı müttefiklerinden daha büyük “destek” bekliyor. Kolektif Batı liderliğinin jeostratejik hedeflerine yürümesinde onlardan çok daha fazla sorumluluk üstlenmelerini, bu arada Almanya’dan en büyük sorumluluğu almasını istiyor. Bunun için bazen üst perdeden konuşup tehdit ediyor, oyunları bozuyor, kırıp döküyor. Sanılıyor ki bunlarla Washington “artık herkes kendi yoluna, ben kendi yoluma” diyor.  Oysa, ABD Müttefiklerini kendi isterleri uyarınca “hizalandırmaya” çalışıyor. Görüşüp müzakere ettiği tüm aktörlerin kendisini önce güvensiz hissetmesini sağlıyor. Ortadoğu’daki (Suudi Arabistan, BAE gibi) müttefikler mesajı erken aldı, Washington’a aktardıkları rakamda cömertçe el yükseltti.

Ama işleri zaten çok iyi gitmeyen Avrupalı müttefikler başlangıçta mesajı hemen almak istemedi, ayar diredi. Uzun yıllardır ucuza eriştikleri enerji kaynaklarına sırf Washington kazansın diye daha yüksek bedel ödemekten yana olmadı. Bir şaşalama dönemi geçirildi. Ama artık çoğu “hizaya geliyor.” Kimileri Washington’un bir dediğini iki etmiyor, kendi bindiği dalı çekinmeden kesebiliyor, susabiliyor. İstihdamdaki düşüşü, rekabet avantajındaki gerilemeyi askeri Keynezyenizm ile nasıl aşabilirim, diye bakınıyor, adımlar atıyor.

Avrupalı liderlerin önemli bir kısmı artık mesajı almış görünüyor. Ancak içerde zaten ciddi bir meşruiyet krizi yaşayan bu liderlerden bazıları yeterli ölçülerde hizaya gelmezlerse, göçmen karşıtlığının ortak paydada buluşturduğu Fransa’da Le Pen, İngiltere’de Reform, Almanya’da AfD gibi bu rolü taze bir iştahla oynayabilecek radikal sağ aktörler kapıda bekliyor. Küreselleşme karşıtlığı, sınırların korunması ve ulusal egemenliğin ön planda tutulması gibi konularda Donald Trump'ın politikalarını ve “Önce Amerika” vizyonunu destekleyen bu aşırı sağ aktörler, zamanlarının gelmesini bekliyor. Belki Rusya’yı öcüleştirme ve “doğuya doğru genişleme” konusunda Başkan Babalarının arzuladığı noktada değiller bugün. Ama tarihin “fast-forward” tuşuna basılıymış gibi ilerlediği şu dönemde o konu aşılabilirmiş gibi de duruyor. Bir son dakika ümidi olarak, aşılamazmış gibi de!

Kalpgâh Teorisi

Tabii ki Avrupa, özellikle de Orta ve Doğu Avrupa jeopolitik denklemleri zor coğrafyalar. Söz konusu “maliyetlerin yönetimi” hiçbir zaman tek belirleyici değil. İngiliz stratejist Halford Mackinder, “her kim ki Doğu Avrupa’yı kontrol altında tutar, o dünyanın kalbinin attığı merkez bölgeye (Heartland) hükmeder,” demişti. Nitekim III. Dünya Savaşı’na yönelik olası senaryoların odağında çoğunlukla Türkçede “kalpgâh” olarak da adlandırdığımız bu merkez coğrafyanın bulunması tesadüf sayılmaz. Bu coğrafyadaki, bir cihan harbine dönme olasılığı henüz tam olarak sıfırlanmamış son savaşta son dört yılda ölen insan sayısı sanırım 1,5 milyonu aştı. Ama bunun kimseyi durdurduğu yok. Aksine, Avrupa’nın askeri Keynezyenizme ilerlemesi için bir “vesile” gibi görülüyor. Savaş gazına biraz daha rahat basılıyor.

Savaş hazırlıkları

Bütçesinden savunmaya yaklaşık 108 milyar Euro ayırarak askeri harcamalarını tarihi seviyelere taşıyan Almanya, Avrupa'nın en fazla askeri harcama yapan ülkesi konumuna geliyor. On yıllık projeksiyonda bu rakamın yıllık 150-180 milyar Euro seviyelerine çıkarılması hedefleniyor. Almanya'nın askeri savunma harcamalarındaki rekor artışların anayasal olarak borçlanma freninden muaf tutulması (Sondervermögen) ve bu harcamaların ekonomik büyüme ile iç sanayi üretimini canlandırmak için bir araç olarak kullanılması da, ülkenin askeri keynesyenizme geçişini teyit eden temel gelişmeler olarak beliriyor. Alman Silahlı Kuvvetleri’nin personel sayısını gelecek yıllarda iki kattan fazla artırarak 460 bin civarına çıkarması ve Avrupa'nın en güçlü konvansiyonel ordusunu kurması planlanıyor. Savunma sanayinin ihtiyaç duyduğu insan kaynağını sağlamak amacıyla zorunlu veya esnek askerlik (vatandaşlık hizmeti) modeline geri dönüş yasalaşıyor. Ülkede endüstriyel üretim tedrici bir şekilde askeri bir temele dönüştürülüyor. Rheinmetall firması ana sözleşmelerini artık Savunma Bakanlığı ile yapıyor. Mercedes ve Volkswagen bile askeri teçhizat üretmeye hazır olduklarını açıklıyorlar. Alman Savunma Bakanı Boris Pistorius, Almanların tarihi hatırladığını ve “Rusya'nın, Almanya'nın tekrar düşmanı” haline geldiğini ifade ediyor.

Savaş hazırlıkları toplumun tamamını kapsayacak şekilde ama ürkütmeden genişliyor. Okullarda sivil savunma dersleri verilmeye başlanıyor. Almanya İçişleri Bakanlığı 110 bin ilave sahra yatağı sağlamaya hazırlanıyor.

Ordusunu 10 yıl içinde "Avrupa'nın en güçlüsü" yapmayı hayal eden Polonya'da bile, gazetecilere Kielce'deki Özel Görevler Eğitim Merkezi'nde yaklaşan savaşa hazırlık eğitimleri veriliyor.  

Bu arada Almanya’nın Türkiye ile arasındaki diplomatik trafik de yoğunlaşıyor. Ankara’nın Berlin’e hangi alanlarda, nasıl destek olabileceğini belirleme toplantıları yapılıyor. Birileri de, bu gelişmelere bakıp Türkiye’nin Avrupa nezdindeki önemi artıyor, diye seviniyor.

Kim bilir, belki de bütün bunlar yukarıda açıkladığım olgulara değil de bu filmi daha önce en az iki kere görmüş Avrupa’nın “budalalığına” delalet ediyordur. Yoksa, Litvanya Dışişleri Bakanı Kestutis Budrys’in, NATO'nun Moskova'ya bir mesaj vermek için Baltık Denizi kıyısında yer alan bir milyondan fazla nüfusa sahip Rus yerleşim bölgesi Kaliningrad’a artık saldırması ve bu şekilde “[Rus] tehdidine karşı duyduğumuz korkuyu bir öz-güçlenme duygusuna dönüştürmek gerektiğini” vurgulamasını, Ukrayna’nın Rusya içlerini Letonya üzerinden de vurmaya başlayacağı şeklindeki istihbaratı başka nasıl yorumlayacağız?

İlgili İçerikler