“Cesur Yeni Dünya insanın insanlıktan çıkarılmasına dair fantastik bir kıssadır."
A. Huxley,1956
“Demokrasi özgürlüğünün düşmanıdır”
P. Thiel
1973-74 petrol kriziyle birlikte bir “sınıf mücadelesinin” başladığını yıllar evvel hem yazmıştım hem de 1990 sonbaharında MSÜ Sosyoloji Bölümü’ne geldiğim ilk yılda derslerimde anlatmaya başlamıştım. Sınıf mücadelesinin sadece burjuvazi ve proletarya arasında olmadığını, ama sınıf fraksiyonu kavramı etrafında ele alınmasının doğru olacağını, dolayısıyla da hâkim sınıflar arasında (burjuvaziler) başka bir sınıf mücadelesinin bir hegemonya mücadelesi olarak ele alınmasının öneminden bahsetmekteydim.
Bu ilişkiyle birlikte, Monopolist Batı merkezli sermaye ile Transnasyonal Batı ve ötesi sermayesinin birlikte işlemeye başladığı Megalopoller dönemine tekabül eden bir yapılanmaya yol açtığını ileri sürmüştüm. Megalopoller’den kastım şehir merkezli bir kapitalizmin hakimiyetinin oluşmasıydı. Bu dönemin başka bir adı ise “Küreselleşme” olarak ekonomi tarihine yerleşmeye başlamıştı. Hatta 1995 yılında İstanbul’da küratörlüğünü yapmış olduğum serginin üst başlığını da: “Küreselleşme (Devlet, Sefalet, Şiddet)” olarak belirlemiştim. Bugüne kalan “kült sergilerden” birisi olarak sanat tarihimize geçti.
Bu görüş, sınıf mücadelesinin işçiler ve patronlar arasında olmaktan uzaklaşmakta olduğu tespitine dayanmaktaydı. Sol hareket 1960-70’lerde olduğu gibi entelektüel alanı kapsamaktan uzaklaşmaktaydı. Sanayi sonrası bir toplum modeli post-modern bir ekonomiyi ve düşünceyi ortaya çıkarmaktaydı. Burada eski Doğu Bloku ve SSCB’nin siyasi rejimlerinin totaliter yapılara oturmasının önemli bir yeri vardı. Küreselleşme ile birlikte sol daha kültürel bir yöne doğru kaymaya başlamıştı. Çelişkilerin sınıfsal olmaktan çok kültürel olmaya başladığını ileri süren Sosyolog Daniel Bell de soldan muhafazakâr alana doğru yol almıştı bile. Avrupa’da ise İngiltere başı çekmeye başlayarak neo-liberal para politikalarına yer vermiş ve toplumun homojen bir toplum olmaktan çıktığını ilan etmeye başlamıştı.
Batı sermayesinin yatırım alanları küresel ekonomiyle birlikte Asya ve Latin Amerika kıtalarına yatırım yapmaya başlamıştı. Batı, kendi içinde “dördüncü dünya” olarak adlandırılan “işçi sınıfının” krizine dikkat çekmekteydi. Bugüne gelen süreç içinde orta sınıfların fakirleşmeye giden yolu açılmıştı bile. Alt sınıflar ise zar zor olan koşulların içinde hayatlarını idame etmeye çalışmaktaydılar. Avrupa içinde “beyaz işçi sınıfı” yerini ticaretle uğraşan göçmenlere bırakmaktaydı. Göçmen dünyasından ikinci ve üçüncü nesiller entegre oldukları kültürel ve yerel dillere girerek yerlerini orta sınıf konumunda almaya başlamışlardı.
1990’lı yıllara girildiğinde küresel ekonominin diğer adı olan “neo-liberal” ekonomi politika, yine de “insan hakları” ve hukuk devleti” kuramlarının içinden geçerek dünyanın daha iyi ve adil bir dünya olması için çaba sarf etmeye devam etti. Ne zaman 2000’li yıllara geldik o zaman devran değişmeye başladı. Burada yeni teknolojilerin yeri belirleyici oldu. Wi-fi dünyası hızlı bir şekilde iletişim ağlarının dünya çapında hızlandığını görmeye başladığında bilhassa Amerika merkezli bazı düşünürler yeni ekonomi politiğin belirleyeceği bir durumu yaratmaya başladı.
Burada eski sanayi sermayesi ile tekno-finans sermayesi arasındaki mücadele küreselleşmenin eleştirilerini yapmaya başladı. İçe kapanma, insan haklarının, hukuk devletinin ve bilhassa doğa ile ilgili olarak yapılmaya başlanan reformların eleştirisi hız ve söylemlerde egemenlik göstermeye başladı. Son on küsur yıla girdiğimizde ise bu söylemlerin marjinal olmaktan uzaklaşıp hâkim söylemler haline geldiklerini gördük. Alt-right Steve Banon ile Trump’ın ilk dönemine damgasını vurdu; ama daha kuvvetli bir fikir akımı tekno-sermaye ile birlikte “blog kültürünün” öne çıkardığı isimleri daha çok gündemde tutmasını bilerek, onların fikirlerini daha öne çıkarmaya başladı. Bu yeni isimler ve öngördükleri fikirler daha önce yazmış olduğum T24’te “Yeni reaksiyonler” adlı yazımda mevcutlar.

Fakat işin başka yanı, sermaye gruplarının da değişime uğramasıyla bunlar arasındaki siyasi çelişkilerin hatta karşıtlıkların arttığını görmekteyiz. Örnek olarak, ABD’de Cumhuriyetçileri (D.Trump) destekleyen bedge funds’lar yeni tekno-sermayeyi ortaya koymakta. Başta Space X ve Tesla’nın patronu Musk ve Bezos, Thiel, Vance, Musk’ın danışmanı David Sacks ile Silicon Valley ve libertaryan yeni reaksiyonerler homojen bir birlik değiller. Demokratları (H. Clinton ve sonra J.Biden) destekleyen ve finanse eden Wall Street, Hollywood’un bir kısmı gibi kültür, sanayi ve finans sektörlerinin neo-liberal görüşleri farklı bir tabloyu ortaya koymakta. Bu gruplar arasındaki “sınıf mücadelesi” tıpkı 1970’lerin başında olduğu gibi yeniden yaşanmakta. Aradaki fark demokrasi ve karşıtlığı üzerinden gelişmekte.
Elon Musk
Neo-liberal sermaye ve ulus-ötesi ekonomik yapılanma öteki olarak adlandırılan sermaye ve siyaset gruplarını yan yana getirmekteyken, ekonomiyi ülkeler ve devletler ötesi bir yapılanmaya sokarken, piyasayı da küresel sermayenin etkisiyle şehirlere ortak bir şekilde yayarak, paylaştırırken, şirketlerin ve markaların da bu ölçekte büyümelerini sağlayarak, emeğin ve sermayenin dolaşımını ve emek gücünün küresel yapısını ülkelerin ücretlerine göre değiştirmekteyken aslında sermayenin kaynağının geldiği ülkelerdeki fakirleri işsizleştirip de orta sınıfların çöküntüsünü hazırlayıp, onları marjinalleştirirken unuttukları bir şey oldu. Bu kendi haline bırakılan Batılı “beyaz fakirlerin” bir gün siyasi arenayı değiştirecek bir girişimde olabileceklerinin tahmin edilmemesiydi. Marjinalleşenler isyan bayrağını açarak sağ ve sol partileri terk etmeye ve aşırı sağ milliyetçi, ırkçı ve dindar kesimleri örgütleyen siyasi partileri tercih etmeye başladılar.
Bu gidişatı iyi takip eden yeni reaksiyonerler, önce 2016’da popülist milliyetçiliği, sahte haberciliği ve daha sonra da 2024’ten itibaren ırkçılığı destekleyecek ve yabancı düşmanlığını körükleyecek fikirlerini yaymak üzere, başta medyayı ele geçirip sonra da veya aynı zamanda sosyal medyayı kullandılar. Fikrileri öncelikle demokrasi ve ekoloji karşıtlığı olarak gelişti. Daha sonra ise “beyaz üstünlüğü” ırkçılığı ve devlet kurumlarının elinden kurtulmak üzere, “devletin terkinin ve buradan çıkışın” hızlandırılmasını programlarına soktular. Hız ve politika ile birlikte sosyal medya, Wi-fi dünyası, eski madenlere geri dönmeyi de ihmal etmedi. Bu yeniden bir “ender topraklar” arayışını körükledi. Grönland, Ukrayna vb burada amblem yerler olarak kabul edilmekte. Ama petrol dünyasından elektrik dünyasına geçişi de geriye çekip, tekrar eskilere dönüldüğünde Güney Amerika petrollerinin arayışı yeni-sömürgeciliği değil, ama “sömürgeciliğin alasını” geri getirmeye doğru yol almakta.
Tuhaf bir “cesur yeni dünyalara” giderken…


