Neden yine felsefe?
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

Neden yine felsefe?

Neden hâlâ bazı insanlar fakirliklerine ve sefil yaşamlarına rağmen bu zavallı durumun sürdürülmesi için çene çalıyor ve bunu sandık pratiğine döküyorlar?

Doğan bir çocuğun çığlıkları duyulduğunda, bunun acı çektiğinden değil, öfkesinden geldiğini anlarız. Bunun nedeni herhalde, kımıldamak isteyip de bir şeylerin onu zincir gibi bağlamakta, hareketini ve özgürlüğünü önlemekte olduğundandır”.

            Kant, Pragmatik Bakış Açısından Antropoloji

Siyaset bir diyalog ve mücadele alanı. Siyaset, savaşın başka araçlarla  devamı olarak ortaya konulan bir pratik. Ancak sanırım, felsefe alanından düşünüldüğünde sadece pratik olanın ve deneyin yeterli olacağını söylemek zor durmakta; çünkü bazı insanlar yaşadıkları pratikte çektikleri acıları, sefalete varan yaşamlarını bir veri kabul ederek, razı gelerek yaşamaya devam etmeyi istemekteler ve gazetecilerin yaptıkları bazı mülakatlarda bunu açıkça telaffuz ediyorlar. Dil burada deneyi aşan bir argümantasyon silsilesini geçip, önsel bir şekilde kendi bakışını (düşüncesini demekte zorlanıyor insan) ortaya koymaya çabalıyor. Bazılarının, önsel bir şekilde, siyasi karar olarak düşündükleri, sandığa gidip, demokratik bir pratik olarak bunu baştan kabullenip, ne yapabileceklerini bilemez halde karar verme mekanizmasını çalıştırmayı denemeleri ilginçtir. Bunu mülakatlarda gördüğümüze göre, büyük “sesiz çoğunluk” bu şekilde kendisini ya saklıyor ya da açıkça ifade ediyor.

   Modern felsefede belki de bu anlamda yerinden hiç kımıldamamış ve ritmik bir şekilde hayatını sürdürmüş olan Alman filozof Kant bize evrenseli, kozmopolitikayı hedefleyen bir düşünce sunmuştur. Bilhassa onun nerdeyse bir tarih dersi gibi başlayan 'Saf Aklın Eleştirisi' adlı kitabındaki önsöz, insan aklının metafizik toprağında Dogmatizm ile başladığını ileri sürmektedir. Öncelikle bir zamanlar “bilimlerin kraliçesi” olarak kabul edilen Metafizik alanı bir savaş meydanı (kampfplatz) olarak öne sürülmüştür. Metafiziğinin sansür ve baskıyla hareket ettiğini göstermektedir. Dogmatizm, otokratın (despotun) bir metafizik alanındaki hakimiyeti olarak sunulur. Dönem ancak baskının altında ezilmeden yaşama imkanlarını vermektedir. Kant’ın bize sunduğu soy kütüğünün anlatısında, Despotizmden ve despotun hukuksuzluğundan yasallığa giren dönemden yeni bir döneme girmek için “metafizik bir savaş alanı” olarak “fetret devrine” girdiği anlatılır. İç savaşın başlamasıyla metafizik egemen despotun idaresinden kurtulur ve kaos yaşanmaya başlar. Şüpheciler bu dönemde göçebe kabilelerdir. Metafizik alanının içinden kat edip geçerler ve şehirleşmeye ve toprak üzerinde yerleşmeyi sevmezler. Şüpheciler göçebelerdir, Hunlar ve Vizigotlar gibi mesela. Böylece despotun kurduğu sosyal zincir kırılır. Modern zamanlara gelindiğinde metafizik alanı içinde insanın “anlama gücünün” fizyolojisi ortaya çıkar ve git gide normalize olan bir düşünme biçimi yerleşmeye başlar. Burada ilk başta vurdumduymazlık ve zevksizlik hakim olmaya doğru gider. Karmakarışıklık vardır, Kant’a göre, ama bu karmaşa artık bir Aydınlanmaya doğru açılmaktadır. Bilimler açık bir hale gelmeye başlar, teknoloji geliştirilir ve arkaik bir dogmatizmin akılda (akılsızca) hükmetmesi sona erer. Aydınlanma aklın, saf aklın eleştirisiyle ortaya çıkmaktadır. İnsan doğası artık akla yakın bir hale girmeye başlar; korku ve kayıtsızlık hükmetmez. Yasa koyucunun akıl ile verdiği kararlarla medeni ve hür bir yaşam ortaya çıkar. Yargı gücü artık mahkemeyi kuran bir akla bağlı olarak estetiğe ve hoş, güzel ve yücenin içinde bir güç ortaya koyar. Mahkemenin kendisi ise 'Saf Aklın Eleştirisi'nden başka bir şey değilmiş gibi durmaya başlar. Bu anlatıya göre metafizik bir kavga alanıdır. Siyaset bu kavganın verildiği yerde ortaya çıkmıştır. Ama kavganın dogmatik veya şüpheci bir kavga biçimi olmaması için de saf akla ihtiyaç duyulmaktadır. Yani saf akıl, transandantal eleştirel bakışın içindeki önsel olan öğelerin akıl yoluyla öne çıkarılmasıdır. Ancak Kant’ı dikkatli bir şekilde takip edersek, baştan öngören bir saf akıl her şeye kabil olmadığı gibi aynı zamanda deneye açık bir pratik alanın da tecrübesine imkân sağlamaktadır. Akıl her şeyi baştan bilemez her ne kadar bilgiye doğru yönelik olmuş olsa bile. Aklın kuracağı bir muhakemenin sayesinde tarafların kavgası bir yola girmeye başlayabilir. Anlaşma sağlanabilir tarafların arasında ve ayrı görüşlerin arasındaki ayrım ortadan kaldırılmaya çalışılır.

   Bu felsefi hikâyenin bize anlattığı nedir? diye sorulursa, baştan beri ifade etmek istediğim yaşanan pratiğin sadece deneysel olmadığının, aklın yoluna girebilecek bir siyasi kararın her zaman mümkün olamadığının altını çizmektir.  Yaşadığı zorluklara rağmen yaşam pratiğinin tersine karar vermek gayrı rasyonel bir karar değil midir? Verdikleri kararlar ve siyasi olduğu kadar ekonomik düzenlemelerle pahalılığı ve enflasyonun alıp başını gitmesini dizginlemeyen bir ekonomik pratik çarşıda pazarda yaşanmakta olsa da sonunda yine bu kararları alanlara karşı çıkmak yerine boyun eğmenin akılsal anlamı başka ne olabilir? Etienne de La Boétie’nin (1530-1563) sorusundan geçilebilir tabii: "İnsanlar özgürlüklerini aramak yerine bir de özgürleşmeye uğraşanların yolunu kesmeye kalkışmalarının nedeni nedir?" Kesin olmasa da 1546 gibi bir tarihte yazılan “Gönüllü Kulluk üzerine söylem” kitabı bize bu soruyu sormaktadır. Yaşadığı dönemin siyasi cinayetlerinin ve kavgalarının içinden geçen bir pratiğe dayanarak kaleme aldığı bu metin, her ne kadar başkaldırmaları yaşayan bir dönemin içinden geçse de bu olaylara pek yer vermemiştir. Montaigne (onunla aynı zamanda yaşamış ve hatta kitabının bir kopyasını Montaigne’e yollamış), La Boétie’nin bu kitabının dönemde halk arasında başka bir başlıkla tanındığını söylemektedir: "Tek’e Karşı”.

   Siyaset pratiği ve kavgasının harala gürele içinde sürdüğü bu dönemde, sakin bir şekilde geçmiş siyasi felsefe anlatılarına bakmak bize ne verebilir? Belki bilemem, ama sanırım soru şudur: Neden hâlâ bazı insanlar fakirliklerine ve sefil yaşamlarına rağmen bu zavallı durumun sürdürülmesi için çene çalıyor ve bunu sandık pratiğine döküyorlar? sorusu felsefi bir soru olarak kalmaya devam ediyor. 

Ali Akay kimdir?

Ali Akay Paris'te, 1976-1990 yılları arasında Paris VIII Üniversitesi'nde Sosyoloji, Felsefe ve Siyaset Bilim okudu. 1990 yılından beri İstanbul'da, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Sosyoloji Bölümü'nde öğretim üyesidir. Aynı Üniversitenin Resim Bölümü'nde 1992 yılından beri doktora derslerini sürdürmektedir.

Yurt dışında Paris, New York ve Berlin'de dersler vermiştir. Türkiye'de ve yurt dışında birçok kurumsal ve kurum dışı sergilerin küratörlüğünü yapmıştır. 

1992 yılında Toplumbilim dergisini kurmuş ve 2011 yılına kadar bu dergiyi sürdürmüştür. 2011 yılında, Toplumbilim dergisinin yeni ismiyle şu anda devam etmekte olan Teorik Bakış dergisini kurmuştur.

Yurt içinde ve yurt dışında yazıları yayımlanmıştır ve sanat, sosyoloji ve felsefe üzerine birçok kitabı vardır. 

İlgili İçerikler