Hayatım boyunca o demir kapının kırılmasını unutmayacağım. Vergisini verdiğimiz polislerin, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu partisinin genel merkezini bir terör örgütüne operasyon düzenler gibi abluka altına almasını… İçeri biber gazı atmalarını… Partililerin ve bazı milletvekillerinin güvenlik güçlerine yangın tüpleriyle, hortum suyuyla direnmesini; binalarını koruyabilmek için koltuklarla, masalarla barikat kurmasını… Seçilmiş bir siyasi partinin kendi evinden polis zoruyla çıkarılmasını… Bu görüntüler hayatım boyunca hafızamdan silinmeyecek.1960, 1971, 1980 ve 28 Şubat nasıl Türk demokrasi tarihine kara lekeler olarak geçtiyse, 21 Mayıs da bana kalırsa öyle hatırlanacak. Türkiye maalesef yüz yıldır veremediği sınavdan tekrar sınıfta kaldı. Sınav sorusu tek ve aslında basitti: Son sözü halk mı söyler? Yoksa devletin çeşitli güç odakları mı?

Mutlak butlan kararını duyduktan sonra bir süre haberleri okuyamadım. İşim okuyup yazmak, ama ülkenin haline üzülmekten canım çıktığı için birkaç saat boyunca ekrana bakmayı reddettim. Sabah kahvemi koydum ve yaşananları düşünmeye başladım. AKP’nin bugüne kadarki politikaları açıkça gösteriyor ki; istedikleri şeyi, istedikleri zaman yapabilecek güce sahipler. Halkı dinlemiyor, anayasa ile diledikleri gibi oynuyor ve “adalet” kavramını kendi ihtiyaçları doğrultusunda kullanıyorlar. Ancak son yaşananlar aksiyonlarına şaşırmaktan vazgeçtiğimiz bir iktidar için bile yeni bir eşiktir. Belediye başkanlarının soruşturmalarla tasfiye edilmesi ya da kendi taraflarına çekilmesi, muhalefetin güçlü adaylarının ya itibarsızlaştırılması ya da içeri alınması ve şimdi de seçilmiş ana muhalefet partisinin genel merkezinin kapılarının kırılarak ele geçirilmesi… Bu artık siyasi rekabet değil, açık bir yok etme stratejisidir.
Siyaset mahkeme salonlarında yapılıyor
Kararı savunanlara göre mesele siyasi değil, hukuki. İddiaya göre CHP’nin 38’inci Kurultayı sürecinde delegelerin iradesini etkileyen usulsüzlükler ve prosedürel sorunlar yaşandı; dolayısıyla mahkemenin verdiği karar, hukuk devletinin doğal bir sonucu... Ancak milyonlarca seçmeni olan ana muhalefet partisinin seçilmiş yönetimini fiilen değiştiren bir karar, yalnızca teknik bir hukuk işlemi olarak görülmemelidir. Üstelik Türkiye’de yargı bağımsızlığına ilişkin yıllardır süren tartışmalar, muhalefete yönelik artan yargı müdahaleleri ve siyasetin giderek mahkeme salonlarında yapıldığına dair güçlü toplumsal algı düşünüldüğünde, bu sürecin neden birçok kişi tarafından “salt hukuk” değil, bir siyasi meşruiyet krizi olarak görüldüğünü anlamak zor değil. Tartışma bir kurultayın usule uygun yapılıp yapılmadığının ötesindedir. Şu noktada tartışma, halk iradesi ile devlet gücü arasındaki çizginin nerede başlayıp nerede aşıldığıyla ilgilidir.
Toplumsal sinir sistemimiz donma moduna geçmiş durumda
Halk iradesinin bu şekilde hiçe sayılması canımı yakıyor. Hâlâ nasıl şaşırabildiğimize şaşırıyorum. Birçok kişinin de benimle aynı hisleri paylaştığını biliyorum. Toplum olarak yorgunuz, bıkkınız, çaresiziz, hatta içten içe hastalanıyoruz. Ülkemizin ve çocuklarımızın geleceği konusunda endişeleniyor, umutsuzluğa kapılıyoruz. Ve belki de en tehlikelisi, artık gerektiği gibi tepki veremiyoruz. Bir tepki versek de bir şeyin değişeceğine inanmıyoruz. Sanki toplumsal sinir sistemimiz donma moduna geçmiş durumda. Psikolojide buna “freeze response” deniyor; insan yoğun bir tehdit altında kaçamayacağını ya da savaşamayacağını hissettiğinde, kendini korumak için kilitleniyor. Enerjisini saklıyor, hissizleşiyor, çevrede olup bitene karşı duyarsızlaşıyor, hareket edemez hale geliyor.
Halkın gücü umutsuzlukla etkisiz hale getiriliyor
Sonra bir an durup kendime geliyorum. Tam da bunu istiyorlar, diye düşünüyorum. Halkın gücünü görmezden geliyor gibi görünseler de, aslında ne kadar büyük olduğunu çok iyi biliyorlar. Bu yüzden o gücü sadece baskıyla değil; umutsuzlukla, yılgınlıkla, bezmişlikle etkisiz hale getirmeye çalışıyorlar. Çünkü seçmen desteğini ve toplumsal meşruiyetlerini kaybediyorlar. Çünkü güçlü değiller; belki de uzun zamandır hiç olmadıkları kadar kırılganlar.

Demokles’in kılıcı tüm iktidarların tepesinde sallanır
Yaşanan her gelişme, halka “Artık direnmenin anlamı yok” duygusunu vermek için kurgulanıyor sanki... Oysa unuttukları bir şey var: Demokles’in kılıcı tüm iktidarların tepesinde sallanır. Seçmenin iradesi siyasetin üzerinde duran görünmez bir hesap sorma gücüdür. Ve bu irade, yalnızca oy vermekten ibaret değildir. Toplum olarak girdiğimiz donma modundan çıkmak, vazgeçmemek, olanı biteni kayda geçirmek, itiraz etme hakkını korumak, birbirini yalnız bırakmamak, olanları normalleştirmemektir. Belki bugün elimizde kalan tek güç budur. Bu da küçümsenecek bir güç değildir.
“Memleketin dâhilinde iktidara sahip olanlar, gaflet ve dalalet ve hatta hıyanet içinde bulunabilirler…”
9 yıl önce Kanada’ya göç etmeden birkaç gece önce uyuyamadığımı hatırlıyorum. Gecenin karanlığında bir sigara yakmış, Atatürk’ün Gençliğe Hitabe’sini okuyarak ağlamıştım. O satırlar o gece bana ağır bir kişisel hesaplaşma gibi gelmişti. “Memleketin dâhilinde iktidara sahip olanlar, gaflet ve dalalet ve hatta hıyanet içinde bulunabilirler…” cümlesine geldiğimde boğazım düğümlenmişti.

Kendimi Ata’ma sırtımı dönmüş hissediyordum
9 yıl önce bu satırlara ağlamamın nedeni, Türk istiklalini ve cumhuriyetini korumak için ne yapacağımı bilmememdi. Ve ülkemden - geçici olduğunu düşünsem de - ayrılıyor olmanın içimde açtığı yaraydı. Asıl acı veren, gitmekle kalmak arasındaki o sıkışmışlık, o suçluluk duygusuydu. Gitsem, kendimi Ata’ma sırtımı dönmüş hissediyordum; kalsam nasıl mücadele edeceğimi bilmiyordum. Hem vicdanım sızlıyor, hem de kendimi tükenmiş hissediyordum. Muhtaç olduğum kudret belli ki damarlarımdaki asil kanda mevcut değildi. Polise karanfil atarak, kitap okuyarak yapılan protestolar işe yaramıyordu. Başka türlüsünü de biz bilmiyorduk. Ülkemi daha gitmeden özlemeye başlamıştım o gece... Henüz içindeyken ona nasıl sahip çıkacağımı bilemediğim bir çaresizlikle özlemeye başlamıştım.
En büyük mücadele insanın kendi içinde başlar
9 yıl sonra konuya bambaşka bir yerden bakıyorum. O zaman verilmesi gereken mücadeleyi büyük, tarihi, kahramanca bir şey sanıyordum. Bugün ise en büyük mücadelenin insanın kendi içinde başladığını düşünüyorum. Güçlü kalabilmekte… Umudumuzu kaybetmemekte… Hayatın neresindeysek, yaptığımız işi iyi yapmaya, ayakta kalmaya, kendi kepenklerimizi indirmemeye devam etmekte... Çünkü otoriter rejimlerin ilk hedefi yalnızca kurumlar değildir; insanların ruhudur. Sizi yormak, küstürmek, vazgeçirmek isterler. Kendi ruhunuzun demir kapılarının içeriden kırılıp abluka altına alınmasına izin vermeyin.

Seçilmiş olana sahip çıkma cesaretini kaybetmemeliyiz
Belki Demokles’in kılıcını bugün biraz da böyle okuyorum. Gücün tepesinde duranlar için onun anlamı, iktidarın kırılganlığıysa; yurttaş için anlamı, kendi iradesine sahip çıkma sorumluluğudur. Özgür Özel’in sözünü ettiği “iki CHP” - atanmış olan ile seçilmiş olan arasındaki ayrım - tam da bu yüzden önemlidir. Seçilmiş olana sahip çıkma cesaretimizi kaybetmemek de mücadelenin bir parçasıdır; aynı zamanda demokrasinin gereğidir.
“Bunun için yıktılar baba ocağını…”
İçim acıyor, Özgür Özel’in mutlak butlan tebligatını aldığında, “Bunun için yıktılar baba ocağını…” demesine… Malum, demir kapısı kırılarak zapt-u-râpt altına alınan parti binası herhangi bir bina değil, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu partisinin binası, Ata’mızın emaneti, baba ocağı... İçim acıyor, yağmur altında, halkı ve partilileri arkasına alarak Meclis’e yürürken, “Bu parti savaş meydanlarında, asker çadırlarında kuruldu. İlk genel merkezi de TBMM’nin içindeydi. Bize bina lazım değil; mücadeleyi yeniden Meclis’ten başlatıyoruz,” sözlerine…

Fotoğraflar tarihi sembollerdir
Türkiye siyasi tarihinde bazen tek bir fotoğraf bin analizden daha çok şey anlatır. Özgür Özel’in yağmur altında Toma’ya çıkıp sol elini yumruk yaparak kaldırdığı ve halka umutla baktığı, daha sonra da Meclis’e yürüdüğü o kareler, bana kalırsa, tarihe geçecek fotoğraflardır. Yağmura, çamura, belirsizliğe, bütün imkânsızlıklara inat geri çekilmeyen, teslim olmayan ve belki de değişimi başlatan bir iradenin sembolüdür.
Konu CHP meselesi değil, demokrasi ve meşruiyet meselesidir
Konu CHP meselesi de değildir. CHP’nin içinde yaşanan bir iç çatışma hiç değildir. Hatta bana göre Özel’in dediği gibi, iki CHP de yoktur. Ben atanmış değil, seçilmiş CHP’yi tanıyorum. Çünkü konu bir demokrasi, bir meşruiyet meselesidir. Bir tarafta delegelerin oyuyla gelmiş yönetim var; diğer tarafta mahkeme kararıyla yeniden oluşturulan, tepeden inme bir yapı. Başında da iktidara karşı tam 13 seçim kaybetmiş ve bundan sonra da kaybedeceği garanti olan, siyasi itibarı tükenmiş bir isim. Sandığın verdiği yetkiyi mahkeme geri alabilir mi? Olabilir mi böyle bir şey? Aynı şey bugün AKP’ye yapılsa, ona da aynı itirazı göstermek gerekir. Demokrasi testi, desteklediğimiz siyasi hareket için değil, tüm siyasi hareketler için aynı ilkeleri savunup savunmadığımız yerde başlar.

Polis de halkındır, Meclis de halkındır, mahkemeler de halkındır
Hükümetler devlet değildir. Devlet de kutsal değildir. Devlet, halkın vergisiyle işleyen kurumların bütünüdür. Polis de halkındır, Meclis de… Mahkemeler de kararlarını halk adına verir. Halkın kaybedip de devletin kazandığı bir denklem, uzun vadede hiçbir ülkede işlemez. Devletin görevi halkı adına, halk için hareket etmektir; halkın yerine karar vermek değil. Halkın iradesinin yerine geçmeye çalıştığı anda demokrasi yara alır, hukuk meşruiyetini kaybeder, devlet de kendi temelini aşındırmaya başlar.
“Ah ah”ları, “vah vah”ları, “bitti bu ülke” cümlelerini bırakın!
O yüzden silkinip, kendimize gelmeliyiz. Bugün ihtiyacımız olan şey umutsuzluk değil, hafıza ve iradedir. “Ah ah”ları, “vah vah”ları, “bitti bu ülke” cümlelerini bırakıp; seçme ve seçilme hakkımıza, adalete, işimize, hayatımıza ve memlekete sahip çıkmak zorundayız. Toplumları asıl çökerten şey baskı değil; bezginlik, umutsuzluk ve vazgeçmişliktir. Unutmayın; Demokles’in kılıcı daima halkın elindedir.


