Dil bir iletişim aracı olmak yanında bir yanılsama aracıdır.
İnsanlar aynı kelimeleri kullanarak konuştuklarında, aynı dünyayı paylaştıklarını zannederler. Oysa kelime bir kabuktur. İçine ne konulduğuna, onu kimin söylediğine, ne tonda, ne sıcaklıkta ve başkalarına göre hangi mertebeden söylendiğine göre ne dediğin değişir.
İletişim dediğimiz şey sanıldığı kadar düz bir hat değildir. Bir gönderici, bir alıcı ve aradaki mesajdan ibaret değildir. Araya giren şey insanın kendisidir: geçmişi, kırılmaları, alışkanlıkları, korkuları, kendine vehmettikleri ve kurduğu iç dünya...
Bu yüzden aynı cümle iki farklı insanda iki farklı yankı bulabilir. Hatta belki sonsuz farklı yankı.
Biri “anlıyorum” dediğinde yakınlaşma kurar; diğeri aynı kelimeyi araya mesafe koymak için kullanır. Biri “haklısın” derken gerçekten uzlaşmaktadır; diğeri “haklısın” diyerek konuşmayı bitirir.
Kelimeler burada bir köprü olmaktan çıkar, bir tür örtüye dönüşür. Görünürde bağ kurar ama altında kopukluk büyüyebilir. Çünkü iletişimin zorluğu çoğu zaman kelimelerin eksikliğinden değil, kelimenin taşıyabileceğinden fazlasını ona yüklememizden doğar.
Reklamcılık yaptığım yıllarda ortalıkta o kadar çok “dev” vardı ki, o kelimeyi lügatımdan silmiştim.
Aynı sözcüğe aynı anlamı verdiğimizi sanırız; oysa her birimiz o sözcüğü kendi iç deneyimimizden ve ruh hâlimizden süzeriz.
Bir insan için “saygı” geri çekilmekken, bir diğeri için yaklaşmaktır. Bir insan için “dürüstlük” her şeyi söylemekken, bir diğeri için bazı şeyleri koruyabilmektir.
Bu fark görünmezdir. Ta ki bir çatışma anına kadar.
İşte o zaman aynı dilin içinde iki ayrı dünya konuşmaya başlar. Dillerin altındaki baklalar çıkar. Cümleler çarpışır ama anlamlar birbirine değmez.
Çünkü kelimeler ortaktır; anlamlar değil.
İletişimin en zor yanı, karşımızdakini anlamaktan önce onun kelimeleri hangi hayatın içinden kurduğunu fark edebilmektir. Bir cümleyi çözmek değil mesele; o cümlenin hangi iç zorunluluktan doğduğunu görebilmektir.
Aksi hâlde konuşuruz. Çok konuşuruz. Aynı kelimeleri tekrar ederiz. Ama her tekrar bizi birbirimize yaklaştırmak yerine biraz daha farklı yerlere savurur.
Sonunda geriye şu tuhaf gerçek kalır:
Aynı dili konuşuyor gibi yaparken, aslında birbirimizin anlamına hiç dokunmadan yaşamış oluruz.
Bazı insanlar dünyayı bir karşılaşma alanı olarak görür. Onlar için konuşmak birlikte düşünmektir. Haklı çıkmaktan çok anlamak ve anlaşılmak önemlidir.
Bazıları ise dünyayı bir sıralama alanı olarak görür. Tartışma bir arayış değil de bir mevzi savaşıysa, anlaşamama çoğu zaman fikir ayrılığından değil, bu iki karakter tipinin karşılaşmasından doğar.
Bu nedenle kimi zaman insan karşısındakine saatlerce kendisini anlatır ama anlaşılmaz. Çünkü sorun düşüncenin karmaşıklığında değildir. Sorun, tarafların sözlere yüklediği ahlaki anlamın farklı oluşudur.
Arthur Schopenhauer insanların çoğu tartışmada gerçeği değil, kendi üstünlüklerini savunduklarını söyler. Bu yüzden tartışmaların önemli bir kısmı fikirlerin değil, egoların çatışmasıdır.
Mihail Bahtin ise gerçek diyaloğun ancak tarafların birbirini bağımsız bir bilinç olarak kabul ettiği yerde mümkün olduğunu yazar.
Belki de hayatın en zor tecrübelerinden biri budur: Bir insanın söylediklerine katılmamakla, onunla konuşmanın artık mümkün olmadığını fark etmek aynı şey değildir.
Fikir ayrılıkları aşılabilir. İnsanlar düşüncelerini değiştirebilirler. Fakat karakter ayrılıkları çok daha derindir.
Bu mesele üzerine en çok duran isimlerden biri Ludwig Wittgenstein'dır. Wittgenstein, bir kelimenin anlamının yalnızca tanımında değil, kullanımında bulunduğunu söyler. Aynı sözcük, farklı hayat biçimleri içinde farklı anlamlar kazanabilir.
Benzer biçimde Bahtin, hiçbir sözün nötr olmadığını düşünür. Her söz, onu söyleyen kişinin sesiyle, toplumsal konumuyla ve değerleriyle birlikte gelir.
Bu yüzden bir cümle ağızdan ağıza dolaşırken aynı kalmaz; yeni bir ton, yeni bir vurgu ve yeni bir ahlaki içerik kazanır.
Edebiyatta bunun en çarpıcı örnekleri görülür. Bir romanda dürüst bir karakterin ağzından çıkan “adalet” sözüyle, zalim bir karakterin ağzından çıkan aynı “adalet” sözü arasında uçurum vardır.
Belki de insanlar arasındaki büyük anlaşmazlıkların bir kısmı da buradan doğar. Taraflar aynı kelimeleri kullandıkları için aynı şeyleri düşündüklerini sanırlar. Sonra zamanla fark ederler ki ortak olan yalnızca kelimelerdir.
Aslında her biri o kelimelerin içine başka bir hayat, başka bir ahlak ve başka bir insan tasavvuru yerleştirmiştir.
Bu yüzden gerçek anlaşma aynı cümleleri kurmakla değil, o cümlelerin arkasındaki insanı anlayabilmekle mümkündür.
Kelimeler ortak olabilir. Ama anlam çoğu zaman karakterin eseridir.Ve bazen iki insan, birebir aynı kelimelerle konuşurken bile bambaşka dünyalarda yaşamaktadır.
Bazı yazarları okumuş olmak bunu hissetmeyi hızlandırır. İnsanın en büyük ihtiyacının insan olduğunu düşünüyorsanız, bu berbat bir şeydir.
Elli küsur yılım bu işte geçti.
“Ben diyorum Çanakkale, boğazı sen anlıyorsun...” dendiğinde, “Anlamam mı abi, anlamam mı...” diyen arkadaş bu konuyu çözmüştür.
Çünkü iletişimin sırrı bazen doğru anlamakta değil, yanlış anladığını fark edebilmektedir.
Geri kalanına zaten Türkçede genel olarak “şey” diyoruz.
Diyeceğim şudur:
“Ben diyorum Çanakkale, boğazı sen anlıyorsun...” dendiğinde, “Anlamam mı abi, anlamam mı...” diyen arkadaş bu konuyu çözmüştür.
Çünkü iletişimin sırrı bazen doğru anlamakta değil, yanlış anladığını fark edebilmektedir.
Geri kalanına zaten Türkçede genel olarak “şey” diyoruz.


