Dil ve eşit yurttaşlık
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

Dil ve eşit yurttaşlık

Eğer bir ülke, çocuklara “evde konuştuğun dili okulun kapısında bırak” diyorsa, yalnızca kelimelerin değil; hafızanın, aidiyetin ve eşit yurttaşlığın da kapının dışında bırakılmasını istiyor demektir. Anadilinin kamusal alandan dışlanması, bireyin ruh dünyasından öğrenme sürecine, toplumsal ilişkilerinden siyasal aidiyetine kadar uzanan pek çok alanda derin izler bırakır

Dil ve eşit yurttaşlık

1949’da, Elazığ’ın Karakoçan İlçesi’ne bağlı İsa Bey Köyü’nde ilkokula başladım. Sınıftaki birçok çocuk gibi Türkçe bilmiyordum. Okulda kullanılan dili anlamıyor, ama anadilimi konuşursam cezalandırılıyordum. Kürtçe konuşmak bahçede de yasaktı. Yasağın çiğnenmesi tokatla, kulak çekerek, cetvelle avuca vurarak, tek ayak üstünde durdurarak cezalandırılırdı. Anlamadığımız bir şeyi sormaya cesaret edemezdik, yanlış telaffuz bile ceza sebebiydi.

Bu baskı özellikle birinci sınıfta çok ağırdı. Dördüncü ve beşinci sınıfta, öğretmenimiz Kürt olduğu için anlamakta zorlandığımız kelimelerin Kürtçe karşılıklarını söyleyerek bize yardımcı olurdu. O zaman ilk kez, eğitimin anadilimde de yapılabileceğini fark ettim.

Ortaokulu Palu’da okurken de tahtaya kalktığımda, şehirli çocukların gülüşmeleriyle karşılaşıyordum. Bu yalnızca incitici değil, cesaret kırıcıydı da. Bir gün neden güldüklerini sorduğumda, “Konuşurken kelimelerin yarısı Kürtçe, yarısı Türkçe oluyor” dediler. Okulun ilk iki yılında Türkçe dersinden aldığım not altının üzerine hiç çıkmadı.

Anadili Türkçe olan bir çocuk bir saat çalışarak öğrenebiliyorsa, benim en az üç saat çalışmam, yazılanları anlamak için birkaç kez okumam gerekiyordu.”

Bu satırlar, ilkokulda yaşadığı zorlukları anlatmasını istediğim yakın bir arkadaşıma ait. Ancak bu tekil bir hatıradan ibaret değil; Türkiye’de milyonlarca yurttaşın eğitimle kurduğu ilişkinin sancılı bir özeti.

Günümüzde okul çağına gelmiş Kürt çocuklarının Türkçeyi anlayıp konuşabildiklerini ve Kürtçe konuştukları için cezalandırılmadıklarını biliyorum. Ama meselenin özü yine de değişmiyor.

Dil yalnızca iletişim aracı değil; bireyin dünyayı anlamlandırmasının, geçmişi hatırlamasının ve kendini bir topluluğun parçası olarak görmesinin temel zemini. İnsan, ilk anılarını, duygularını ve ilişkilerini anadili aracılığıyla kurar. Çocukluk deneyimleri, aile içi ilişkiler, korkular, sevinçler ve yaşananların nasıl anlamlandırıldığı, anadilinin kavram dünyası içinde şekillenir. Dil ile aidiyet arasındaki bağ da buradan doğar: Kişi, bir topluluğun doğal bir parçası olduğunu kendini en rahat ifade edebildiği dil aracılığıyla hisseder.

Eğer bir ülke, çocuklara “evde konuştuğun dili okulun kapısında bırak” diyorsa, yalnızca kelimelerin değil; hafızanın, aidiyetin ve eşit yurttaşlığın da kapının dışında bırakılmasını istiyor demektir. Anadilinin kamusal alandan dışlanması, bireyin ruh dünyasından öğrenme sürecine, toplumsal ilişkilerinden siyasal aidiyetine kadar uzanan pek çok alanda derin izler bırakır.

Öte yandan, anadilinde eğitimin öğrenme hız ve performansını artırdığını bilmek için uzman olmaya gerek yoktur. Çocuklar en iyi kendi anadilinde öğrenir. Buna karşılık, anlamadığı bir dilde eğitim gören çocuklarda öğrenme güçlükleri, sınıf tekrarları ve okuldan kopma riski belirgin biçimde artar.

Dahası, diller arasında karşılıklı bağımlılık vardır; birinci dil yeterince gelişmeden ikinci dilin sağlıklı biçimde öğrenilmesi beklenemez. Dolayısıyla anadiline yeterince hâkim olmayan bir çocuğun Türkçede zorlanması, kişisel bir eksiklik değil, okul dili ile ev dili arasındaki mesafenin ürettiği bir sonuçtur.

Eğitim dili: Eşitsizliğin kurumsallaşması

Türkiye’de anadili Türkçe olmayan milyonlarca yurttaş için okul, uzun yıllar bir öğrenme alanından çok, dilin hizaya getirildiği bir mekân oldu. “Okulda Kürtçe konuşma” gibi uyarılar, çocuklara kamusal alana anadiliyle çıkamayacaklarını da sezdiriyordu. Anadili Kürtçe, Zazaca, Lazca ya da Arapça olan çocuklar için sınıfta söz almak, Türkçe konuşurken hata yapma riskini göze almak anlamına geliyordu. Bu deneyim, erken yaşta öğrenilen ve hayat boyu taşınan içselleştirilmiş bir susma pratiği üretti.

Bu sessizleşme hali, Cumhuriyet’in erken döneminden itibaren “çok milletten tek millet çıkarmayı” hedefleyen eğitim politikalarının ürünüydü. Türkçe tek meşru eğitim dili olarak kabul edilirken, anadilin eğitim dışına itilmesi sınıfsal ve toplumsal sonuçlar doğuran bir müdahaleydi. Anadili farklı çocuklar, daha okulun ilk gününde öğrenme sürecine dezavantajla başlıyor, oluşan başarı farkları da pedagojik nedenlerle değil, dil yasaklarının sonucu olarak ortaya çıkıyordu. Buna rağmen bu politika uzun yıllar “fırsat eşitliği” yaratacağı söylemiyle meşrulaştırıldı.

Oysa sonuç bunun tam tersiydi. Çocuk, anlamadığı bir dilde eğitime zorlandığında eşitlenmez; sistematik biçimde geride kalır, eğitim sistemi farkında olmadan bir eleme mekanizmasına dönüşür ve eşitsizliği büyüten bir aygıt haline gelir. Dil farkları başarı farklarına, başarı farkları ise kalıcı sınıfsal ve toplumsal ayrışmalara çevrilir. “Tek dilde birlik” iddiasıyla kurulan bir düzen, fiiliyatta tek dilde eşitsizlik üretir.

2000’li yıllardan itibaren seçmeli dersler gibi sınırlı açılımlar yapılmış olsa da öğretmen eksikliği, materyal yetersizliği ve siyasal iradedeki dalgalanmalar nedeniyle bu adımlar çoğu yerde sembolik kaldı. Anadili hâlâ eğitimin merkezinde değil, kenarında duruyor. Oysa bunu eğitimin merkezine almadan ne öğrenme kaybını azaltmak ne de eğitim yoluyla eşitlik üretmek mümkün.

Kamusal hizmet dili: Yurttaşlığın sessizleşmesi

Anadilinin dışlanması yalnızca okul duvarlarıyla sınırlı kalmadı; kamusal hizmet dili alanında da derin ve süreklilik taşıyan bir eşitsizlik rejimi kuruldu. Mahkemede, hastanede, karakolda, askerlikte, belediyede ya da sosyal hizmet birimlerinde Türkçe dışındaki dillerin yok sayılması, anadili farklı yurttaşları kamusal hizmetlerin pasif alıcılarına dönüştürdü. Derdi olan ama derdini anlatamayan, hakkını ararken doğru kelimeyi bulamayan, yanlış anlaşılma korkusuyla susmayı tercih eden geniş bir kesim ortaya çıktı. Bu sessizlik defalarca yaşanmış bir deneyimin sonucuydu.

Kamusal hizmette anadilinin tanınmaması, yalnızca iletişim güçlüğü yaratmaz; yurttaşa açık bir mesaj da verir: “Devlet seninle, sen ona benzediğin zaman konuşur.” Bu durum, bireyin devleti kendi devleti olarak hissetmesini zayıflatır, kamusal alanla kurduğu ilişkiyi güvensizlik ve mesafe üzerine kurar. Bu nedenle farklı anadillerinde kamusal hizmet sunumu, kültürel bir ayrıcalık değil; eşit yurttaşlığın gerçek hayatta işlemesini sağlayan yapısal bir adımdır.

Anadilinin dışlanması eğitim ve kamusal hizmetlerle sınırlı kalmadı; edebiyatta, müzikte, tiyatroda ve sinemada Kürtçenin dolaşıma girmesi ya yasaklandı ya da fiilen engellendi. Sahneye, perdeye, kitaba ve şarkıya çıkamayan bir dil yalnızca gündelik ihtiyaçlara sıkışır; estetik üretimden, soyut düşünceden ve eleştirel ifade alanlarından dışlanır. Bu da dilin konuşulma alanını daraltmakla kalmaz, kendini yenileme ve zenginleşme imkânlarını da sınırlar.

Eğitimde, sanatta, kültürde ve kamusal hizmetlerde anadilinin sistemli biçimde dışlanmasının sonuçları, yalnızca eşitsizlik ve siyasal yabancılaşma üretmez. Bu dışlanmanın daha kalıcı bir etkisi de vardır: dilin yavaş yavaş fakirleşmesi.

Anadilinin fakirleşmesi

Bir dil, eğitimin yanı sıra diğer kamusal alanlardan da çekildiğinde zayıflar ve zamanla düşünme ve ifade aracı olmaktan uzaklaşır. Günlük hayatın sınırlı ihtiyaçlarını karşılayan dar bir söz dağarcığına sıkışır. Bu süreçte nüanslar kaybolur; nadir kullanılan kelimeler, deyimler, atasözleri, tekerlemeler ve anlatım biçimleri belleğin dışına itilir.

Dil, yalnızca kelimelerden ibaret değildir; dünyayı sınıflandırma, ayrıntıları ayırt etme ve karmaşık düşünceleri ifade etme kapasitesidir. Kamusal alandan dışlanan dil, bu kapasiteyi yitirir. Zamanla bazı düşünceler daha zor kurulmaya, bazı ayrımlar daha zor ifade edilmeye başlanır. Bu yalnızca kelime kaybı değil, düşünme alanının daralmasıdır.

Ama dil ne kadar bastırılırsa bastırılsın benliğe yerleşmiş dilsel refleksler ortadan kalkmaz. Tanık ya da muhatap olanların bildiği üzere 12 Eylül rejimi sırasında işkence gören bir Türk tutuklu “Oy anaaam” diye, bir Kürt tutuklu ise, mükemmel Türkçe konuşuyor olsa bile “Way dayêêê” diye haykırırdı. Bu, anadilinin yalnızca bir iletişim aracı değil, en derin ve otomatik ifade düzeyi olduğunu gösterir.

İşte bütün bu nedenlerle, dil üzerinden kurulan hiyerarşilerin etkisi çok büyüktür. Çünkü bunlar yalnızca konuşma pratiğini ya da düşünme ve kendini ifade etme kapasitesini hedef almaz; insanların kendi kimliğiyle var olma imkânını uzun vadede ortadan kaldırmayı amaçlar.

Kim misafir, kim ev sahibi?

Türkiye’de “makbul vatandaş”ın dili Türkçedir. Anadili farklı olan yurttaş ise zihninde sürekli çeviri yapan, cümlelerini ölçüp tartan, kendini fazladan ispatlamak zorunda kalan taraftır. Bu eşit yurttaşlık değil; tek taraflı bir uyum talebidir. Üstelik bu düzen yalnızca azınlığı değil, çoğunluğu da yoksullaştırır; çünkü toplum kendi içindeki bilgi ve deneyim çeşitliliğini kaybeder.

Anadiline dönük baskı aynı zamanda, kamusal alanda kimlerin “ev sahibi,” kimlerin “misafir” sayılacağını belirleyen görünmez bir hiyerarşi kurar. Bu hiyerarşi açık yasaklardan çok gündelik ilişkilerle işler: işe alım görüşmelerinde, mahkeme koridorlarında, hastanelerde, okullarda.

Bu görünmez hiyerarşi, dili devletle kurulan ilişkinin merkezine yerleştirir. Bu bağlamda dil, devletin “kimin devleti” olduğunu hissettiren güçlü bir göstergedir. “Bu ülke senin, ama dilini unutursan” mesajı, eşit yurttaşlık duygusunu zayıflatır ve kimlik temelli gerilimleri besler. Nitekim Türkiye’nin son kırk yılı, dil talebinin bastırıldığında zayıflamadığını; aksine daha siyasal, daha sert ve daha yıkıcı biçimler aldığını açık biçimde göstermiştir.

Bütün bu adaletsizlikler yalnızca kurumsal düzenlemeler ve baskıyla değil, empati yeteneğinin zayıflığıyla da varlığını sürdürür.

Ah şu “daima mağdur” Türkler!

Türkiye’de anadili meselesini anlamak için hâlâ hafızalarda canlı olan somut bir deneyime bakmak yeterlidir. 1980’lerin ortasında Bulgaristan’da Todor Jivkov rejiminin Türkçe konuşan Müslümanlara uyguladığı asimilasyon politikaları, isimlerin zorla değiştirilmesi ve dilin sokakta, okulda, işyerinde cezalandırılması açık bir zulüm olarak hafızalara kazınmıştır.

O dönemde ülkemizde hemen herkes, insanların anadillerini konuşamamasını ve kendi isimlerini kullanamamasını haklı olarak bir insanlık suçu olarak gördü. Ancak aynı mantığa dayalı bazı uygulamaların kendi ülkelerinde, başka bir dil için de geçerli olduğunu fark etmedi.

Eğer bir toplum, “soydaşı” kabul ettiği insanlara reva görülen adaletsizliğe öfkelenirken, anadili kendisinden farklı olanların yaşadıklarını görmezden gelebiliyorsa, sorun yalnızca siyasi değildir. Türkiye’deki değerler eğitimi “karşımdaki ne hissediyor?” sorusuna odaklanmaz. Büyük dinlenir, küçük sevilir; öğretmen saygı görür; anne-baba otoritedir. Türklerin daima hakkı yenmiştir, ama Türkler hiç hak yememiştir. Bu kadar benmerkezci bir değerler sisteminden empati tabii ki doğmaz. Anadili yasaklarının yüz yıldır aşılamamasında bunun da bir rolü olsa gerektir.

Anadilinde eğitim ülkeleri bölmez

Eğitimde ve kamusal alanda anadilinin önemini ciddiye alan ülkeler yalnızca kültürel çeşitliliğe saygı göstermiş olmaz; aynı zamanda öğrenme kaybını azaltır, yapısal eşitsizlikleri daraltır, toplumsal aidiyet duygusunu güçlendirir ve siyasal gerilimleri düşürür. Çünkü anadili, bireyin kamusal kurumlarla ilişki kurabilmesinin, haklarını kullanabilmesinin ve kendini bu kurumların meşru bir öznesi olarak görebilmesinin temel aracıdır.

Bu nedenle anadiline alan açmak, sanıldığı gibi devlete rakip kimlikler üretmez; tersine, farklı toplumsal grupların devletle kurduğu ilişkiyi daha kapsayıcı ve sürdürülebilir hale getirir. Anadili tanındığında sessizlik, dışlanma, adaletsizlik duygusu ve siyasal gerilimler azalmaya başlar, yurttaşlık bağı güçlenir.

Bugün birçok ülke, birden fazla dili eğitimde ve kamusal hizmetlerde kullanıyor: İspanya, Birleşik Krallık, Fransa, Almanya, İtalya, Belçika, İsviçre, Finlandiya, Norveç, İsveç, Danimarka, Hollanda, Avusturya, Macaristan, Romanya, Sırbistan, Hırvatistan, Kuzey Makedonya, Bulgaristan, Yunanistan, Kanada, Amerika Birleşik Devletleri, Meksika, Brezilya, Paraguay, Bolivya, Peru, Hindistan, Pakistan, Nepal, Filipinler, Güney Afrika ve Irak. Farklı modeller uygulayan bu ülkelerin deneyimlerinin gösterdiği şey şudur: Anadili tehdit değil kamusal bir gerçeklik olarak kabul etmek, siyasal birliği zayıflatmaz; çoğu zaman onu daha sağlam bir zemine oturtur.

Endişelenenler müsterih olsun, anadilde eğitim hiçbir ülkeyi bölmedi!

İlgili İçerikler