I
Faşizmi, bir ülkeyi tek bir lider ve tek bir hakikat etrafında yeniden şekillendirmeyi hedefleyen; muhalefeti ortadan kaldıran; toplumsal hayatın her alanını tek bir merkezden denetim altına alan; şiddeti hem siyasetin hem toplumsal mühendisliğin meşru aracı haline getiren aşırı milliyetçi bir totaliter rejim biçimi olarak tanımlayabiliriz. Bu rejim yalnızca otoriteyi pekiştirmekle kalmaz, aynı zamanda toplumun “nasıl olması gerektiği”ne dair tekil bir ideal dayatır ve bu ideale uymayan her farklılığı bir tehdit, bir “iç düşman” olarak kodlar.
Böylesi rejimlerin ilk ve en belirgin örnekleri 1922’de Mussolini’nin İtalya’sı ve 1933’te Hitler’in Almanya’sında ortaya çıkmıştı. Her iki ülkede de faşizmin hızla kök salmasının ardında, yüzeyde görünen siyasi kargaşaların ötesinde, derin bir kaygı yatıyordu. Bu kaygı iki kelimeyle özetlenebilir: sosyalizm korkusu!
Birinci ders
Büyük Buhran’ın yarattığı ekonomik çöküş, işçi sınıfının giderek artan örgütlü gücü ve Sovyet Devrimi’nin kapitalist dünya düzeni üzerindeki sarsıcı etkisi, dönemin sermaye sınıfı, ordu ve muhafazakâr seçkinleri için “devrim ihtimali”ni somut bir tehdit haline getirmişti. Bu tehdit işçilerin, fabrikaları işgal eden, grev dalgalarını büyüten ve ekonomik krizlerin tetiklediği toplumsal gerilimi bir toplumsal devrime dönüştürme iddiasını taşıyan siyasal enerjisinden kaynaklanıyordu. İtalya’da 1919-1920 arasındaki “Kızıl İki Yıl” boyunca işçiler birçok kentte üretimi kendi denetimlerine almaya başlamış; devletin bu hareketi denetleyememesi de sermaye sahiplerini Benito Mussolini’nin paramiliter güçlerini açıktan desteklemeye itmişti.
Almanya’da ise Spartakist hareketin yükselmesi, işçi konseylerinin kurulması ve art arda gelen sol ayaklanmalar büyük sermayedarları, özellikle 1919-1923 döneminde “Bolşevizm” korkusuyla karşı karşıya bırakmıştı. 1929 Büyük Buhranının ardından işçi sınıfının Sosyal Demokrat Parti ile Alman Komünist Partisi etrafında toplanması bu çevrelerde rejimin çökeceğine dair korkuları artırmıştı. Bu korku, Nazilerin yükselişini önce ‘düzeni koruyacak bir bariyer’ gibi görmeyi, sonra da onları iktidara taşımayı mümkün kıldı. Hitler rejimiyle işbirliği yapan ve bugün hâlâ varlığını sürdüren başlıca şirketler Bayer, BMW, Porsche, ThyssenKrupp ve bir dönem IG Farben çatısı altında yer alan diğer büyük Alman sanayi gruplarıydı. (Yani Georgi Dimitrov’un 1935’te yaptığı “Faşizm, finans kapitalin en gerici, en şoven ve en emperyalist unsurlarının açık terörist diktatörlüğüdür” şeklindeki tanımı havaya yazılmış değildi!)
O halde faşizmin bize öğrettiği ilk ders şöyledir: Faşizm, işçi sınıfı hareketinin düzeni dönüştürme kapasitesi karşısında burjuvazinin otoriter bir çözümü tercih ettiği koşullarda doğar!
İkinci ders
Birinci Dünya Savaşı’nın ardından faşizme sahne olan İtalya ve Almanya’nın ortaklaştığı bir başka unsur da bu ülkelerin güçlü bir demokratik gelenekten yoksun olmalarıydı. Parlamenter kurumlar zayıftı, siyasal partiler istikrarsızdı, devlet ile toplum arasındaki bağlar kırılgandı ve iktidar değişimlerinin nasıl yapılacağı kurumsallaşmamıştı. Buna karşılık aynı dönemde ABD, İngiltere ve Fransa gibi ülkelerde ise, güçlü faşist hareketler bulunmasına rağmen, demokrasinin köklü, kuvvetler ayrılığının yerleşmiş olması, basın özgürlüğü ve yargı bağımsızlığı gibi kurumların görece sağlamlığı, faşizmin iktidara gelmesini engellemişti. Yani mesele yalnızca faşist hareketin gücü değil, onu durdurabilecek demokratik bariyerlerin dayanıklılığıydı.
O halde ikinci ders şu: Faşizm en çok, demokrasi geleneğinin zayıf olduğu, kurumların kırılganlaştığı ve siyasal rekabetin istikrarlı kurallara bağlanmadığı ülkelerde iktidara gelir.
Üçüncü ders
Birinci Dünya Savaşı sonrasında Avrupa'nın büyük bölümünde demokrasiler kâğıt üzerinde mevcuttu; ancak bu kurumların çoğu, toplumların yaşadığı derin sarsıntıları taşıyacak güçte değildi. İtalya’da savaş sonrası ekonomik çöküş, cepheden dönen milyonlarca askerin yarattığı toplumsal baskı, artan işsizlik ülkeyi bir kaynama noktasına sürüklemişti. Almanya’da ise Versailles Antlaşmasının dayattığı ağır tazminatlar, hiperenflasyon, kitlesel işsizlik, siyasal kutuplaşma ve ulusal aşağılanma duygusu demokratik düzenin meşruiyetini hızla kemirmişti.
Her iki ülkede de parlamentolar vardı, ama işlemiyordu; siyasal iktidarlar çözülemeyen krizler karşısında felç olmuştu. Ekonomik çöküş, ulusal gururun yaralanması, toplumsal huzursuzluk, devrim korkusu ve devlet otoritesinin çözülmesi birleşince demokrasinin kurumları halkın gözünde anlamını yitirmişti. Faşizm tam da bu boşluk anlarında, çözüm üretemeyen rejimlerin yarattığı umutsuzluğun ortasında yükseldi.
Böylece üçüncü ders ortaya çıkar: Faşizmin iktidara gelebilmesi, tüm toplumu sarsarak düzenin meşruiyetini tüketen derin bir krizin varlığına ve geleneksel siyasi hareketlerin bu krizi yönetememesine bağlıdır.
Dördüncü ders
İkinci Dünya Savaşı öncesinde totalitarizm tehdidine karşı direnmesi beklenen güçlerin yan yana gelemediği her yerde sonuç aynı oldu: faşizm, parçalanmış muhalefetin açtığı boşlukta hızla kök saldı. Almanya bunun en çarpıcı örneği. 1928 seçimlerinde Nazi Partisi yalnızca yüzde 2,6 oy almışken Sosyal Demokrat Parti (SPD) yüzde 29,8’e, Alman Komünist Partisi (KPD) ise yüzde 10,6’ya ulaşmıştı. 1929 Buhranı’nın ardından Nazilerin oyları hızla yükselirken, SPD ile KPD güçlerini birleştiremedi. Çünkü yakın geçmişte aralarına “kan” girmişti. 1919’un ocak ayında Spartakist Ayaklanmanın bastırıldığı günlerde hükümetin başında SPD’li Friedrich Ebert bulunuyordu. Savunma Bakanı Gustav Noske’nin düzeni sağlamak üzere Berlin sokaklarına sürdüğü paramiliter Freikorps birlikleri de Rosa Luxemburg ile Karl Liebknecht’i katletmişti. Cinayetin yarattığı tarihsel kırılma iki parti arasında aşılması imkânsız bir duvar örmüştü. Oysa bu iki büyük sol gücün ittifakı Hitler iktidarını engelleyebilirdi.
İtalya’da da benzer bir parçalanma yaşanmış, İtalyan Sosyalist Partisi, İtalyan Komünist Partisi ve sendikal hareket Mussolini’nin Kara Gömleklilerinin yükselişi karşısında ortak bir cephe kuramamıştı. Yerel düzeyde yüzlerce faşist saldırı yaşanırken sol hareketin dağınık yapısı, faşizmi durduracak toplu bir siyasal gücün üretilemesini engellemişti.
O halde dördüncü dersimizi şöyle formüle edebiliriz: Faşizm, muhalefetin dağınık bulunduğu, demokrat siyasi güçlerin birbirine güvensizlikle yaklaştığı ve geçmiş travmaların ittifakları engellediği toplumlarda kolay zafer kazanır.
Beşinci ders
İtalya ve Almanya’da faşizm bir anda değil, toplumun gözü önünde, mevcut hukuk düzeninin imkânlarını kullanarak adım adım iktidara yerleşti. Mussolini 1922’de Roma’ya yürüdüğünde ve Hitler 1933’te şansölye olduğunda ne demokrasi bir gecede ortadan kalkmıştı ne de otoriter rejim tüm ağırlığıyla hemen kurulmuştu. İki ülkede de yöntem aynıydı: Kurumlar biçimsel olarak yerinde bırakılıyor, fakat anlamları ve işlevleri boşaltılıyordu. Basın kâğıt üzerinde varlığını sürdürürken iktidarın sözcüsüne dönüşüyor; mahkemeler çalışıyor görünürken yargıç bağımsızlığı ortadan kalkıyor; üniversitelerden özgür düşünce tasfiye ediliyordu. Toplum bu süreklilik görüntüsünün yarattığı yanılsama nedeniyle rejim değişikliğinin derinliğini çok geç kavramıştı. Bu rejimlerin gücü de buradaydı: yıkıp yeniden kurmak yerine içeriden dönüştürerek, tepki yaratacak kadar hızlı değil, fark edilmeyecek kadar yavaş ilerleyerek iktidarı ele geçirmek.
Böylece beşinci ders açıkça ortaya çıkar: Faşizm bir sabah uyandığımızda aniden karşılaştığımız bir rejim değildir; adım adım ilerler ve kurumların içini sessizce boşaltarak gelir.
II
Faşizmin İtalya ve Almanya’da yükseldiği süreçler, yalnızca iki ülkeye özgü tarihsel olaylar olarak okunamaz; aksine, otoriterliğin hangi mekanizmalarla ilerlediğine dair evrensel bir şemayı görünür kılar. Bu ülkelerde yaşananlar, farklı bağlamlara rağmen, benzer bir dönüşüm modelini izler: kurumların içten boşaltılması, hukukun araçsallaştırılması, muhalefetin şeytanlaştırılması ve toplumun giderek tek bir hakikat etrafında yeniden düzenlenmesi. Bu nedenle, tarihsel örnekler üzerinden baktığımızda otoriterlikten totaliterliğe, oradan da faşizme uzanan yolun dört temel aşamayla ilerlediğini berrak biçimde görebiliriz.
- Aşama: Demokratik rejimin otoriterliğe dönüştürülmesi
Otoriter rejim, siyasal iktidarın tek bir liderde veya dar bir yönetici elitte yoğunlaştığı; ancak toplumun tüm alanlarını dönüştürmeyi hedeflemeyen bir yönetim biçimidir. Böyle bir rejimde kurumlar görünüşte varlıklarını sürdürür, fakat işlevleri denetim altına alınmıştır. Otoriter bir rejim kurmak isteyen lider önce hareketin içindeki farklı sesleri, kurucu kadroları ve özerk figürleri devre dışı bırakır; geniş bir kadro hareketi olarak başlayan yapı, zamanla tek bir iradeye bağlanır. Eleştiri ve farklılık giderek “tehdit” olarak görülür. Hukuken demokratik görünen mekanizmalar, fiilen işlemez hale gelir. Seçim sistemi ve medya alanı, rekabeti azaltacak şekilde yeniden düzenlenir. Ama bu aşamada “meşruiyet” iddiası elden bırakılmaz; çünkü hedef sistemi içeriden dönüştürmektir. Yani otoriterleşmenin bu ilk döneminde biçimsel olarak demokratik çerçeve korunur; sandık, çok partili sistem, meclis ve basın gibi kurumlar görünüşte yerli yerindedir. Ancak siyasal alan, adım adım tek merkezde yoğunlaşmaya başlar
- Aşama: Otoriter rejimin inşası
İkinci evrede siyasal merkez artık yalnız parti içinde değil, devletin tamamında belirleyici hale gelir. Eski güç odakları –bürokrasi, yüksek yargı, güvenlik kurumları, yerel yönetimler, bağımsız düzenleyici yapılar– birer birer yeniden yapılandırılır. Parlamento fiilen etkisizleşir; yasa yapma süreci yürütmenin onay mekanizmasına dönüşür. Yargı, atama ve terfi düzenlemeleriyle yürütmeye bağımlı bir hiyerarşi haline getirilir. Medya, ekonomik baskı ve mülkiyet transferleriyle tek seslileştirilir. İstihbarat ve emniyet, otokratın doğrudan uzantıları haline gelir. Bu aşamanın belirleyici niteliği, rejimin artık yalnızca demokratik kurumları “baskılaması” değil, onları merkezi otoritenin parçası olarak yeniden üretmesidir. Böylece devletin bütün kılcal damarları aynı komuta zincirine bağlanır; hukuk, medya, polis ve bürokrasi, siyasal itaat üreten araçlara dönüşür.
- Aşama: Otoriter rejimin totaliterliğe dönüşmesi
Otoriter rejimlerin üçüncü evresi totaliterliktir. Artık yalnız devlet değil, toplum da yeniden şekillendirilmek istenir. Otoriter lider, devletin başı olmaktan çıkar, toplumun “tek sesi” olmaya yönelir. Eğitim, kültür, medya ve semboller baştan sona dönüştürülür. Rejim kendini “tarihin zorunlu bir sonucu” olarak sunar. Toplumsal çeşitlilik “bölünme,” eleştiri “ihanet,” farklı düşünce “tehdit” sayılır. Kitleler artık sadece rıza göstermeye değil, lidere coşkuyla katılmaya çağrılır. Gösteri, miting, marş, film, tören ve sloganlar hayatın her alanına yayılır. Propaganda bir iletişim tekniği olmaktan çıkar, duygusal bir inşa tekniğine dönüşür; itaat içselleştirilir. Bu noktada amaç yalnızca itaat değil, içselleştirilmiş bağlılıktır. Farklılık artık bir tehdit sayılır; toplum tek bir “doğru” etrafında homojenleştirilir. İktidara talip olabilecek güçlü partilerin varlığına izin verilmez. Kimi rejimlerde, kâğıt üzerinde mostralık partiler varlıklarını sürdürebilir. Bunlar siyasal rekabetin değil, siyasal kontrolün araçlarıdır. Seçim yapılır, fakat seçenek yoktur; parti vardır, ama muhalefet yoktur. Bu da totaliterliğin “zorla değil, normalmiş gibi” yerleşmesini kolaylaştırır. Gözetim, ihbar, korku, kapatma ve yok etme pratikleri, rejimin görünmez dayanaklarına dönüşür. Toplum hem kontrol edilir hem de bu kontrolün doğal, kaçınılmaz ve haklı olduğuna inandırılır. Otoriterliğin totaliterliğe dönüştüğü an budur.
- Aşama: Faşizm – totaliterliğin uç biçimi
Faşizm, totaliterliği de aşan bir siyasal biçimdir; devlet yalnızca toplumu kontrol etmekle yetinmez, onu yeniden kurma iddiasıyla hareket eder. Bu noktada rejim, ulusun özü, kimliği ve geleceği üzerinde mutlak otorite olduğunu ilan eder; ulus-devletin liderin şahsında (führer, duçe, şef, reis) somutlaşan yekpare, bölünmez, parçalanmaz bütünlüğünü hedefler. “Biz” olarak kutsallaştırılan kimlik ile “onlar” diye damgalanan azınlıklar, muhalifler ve yabancılar arasındaki ayrım, siyasal sınır olmaktan çıkar ve varoluşsal bir hiyerarşiye dönüşür. Devlet, yalnızca muhalefeti bastırmakla kalmaz; toplumun dokusunu ayıklamaya, düzenlemeye ve kendi ideolojik tasarımına göre biçimlendirmeye girişir.
Bu süreçte propaganda, kitle desteği üretmenin ötesine geçer; toplumun değer dünyasını, duygusal tepkilerini ve benlik algısını işgal eden bir ruhsal kolonizasyona dönüşür. Tarih liderin mitosuna uyacak şekilde yeniden yazılır; ulusun “yeniden doğuşu” kutsal bir görev olarak sunulur. Eğitim sistemi, sanat, edebiyat, spor ve kültür, tek bir ideolojik eksen etrafında seferber edilir. Toplumsal kurumlar, sendikalar, gençlik örgütleri, kadın örgütleri, işyerleri ve hatta aile yapıları partinin ve liderliğin uzantılarına çevrilir.
Bu aşamada devlet yalnızca itaat talep etmez; mutlak uyum ister. Çünkü faşizm bireyin ne olduğuna değil, ne olması gerektiğine karar verme hakkını kendinde görür. Bunun kaçınılmaz sonucu, şiddetin devlet politikası haline gelmesidir. Dışlanan gruplar önce marjinalleştirilir, sonra kamusal hayattan silinir, ardından sürgün, kamp veya imha politikalarının hedefi olur. Şiddet artık bir araç değil, rejimin kendisidir.
Faşizmin nihai iddiası, ulusu “içindeki yabancı unsurlardan arındırmak” ve tek bir lider, tek bir parti, tek bir ulus ve tek bir hakikat rejimi altında kusursuz bir toplumsal bütünlük yaratmaktır. Bu yüzden faşizm, totaliterliğin ulaştığı en uç, en yıkıcı ve geri dönüşü en zor biçimi temsil eder.
Faşizm tek biçimli değildir!
Ancak faşizm, tek bir tarihsel biçime sahip değildir. Sadece 1930’ların biyolojik ırkçılığıyla sınırlı da değildir. Zamanla değişir, uyum sağlar, kendini yeniler. Faşizm, aynı siyasal mantığı yeni toplumsal alanlara taşıyan farklı formlar alabilmektedir.
Faşizmin günümüzde en belirgin ayrışma alanlarından biri, biyolojik ırkçılığın ötesine geçen ve daha incelikli bir dışlama biçimi olan kültürel ırkçılıktır. Bu yaklaşım, insanları ten rengi, genetik kökeni veya fiziksel nitelikleri üzerinden değil, kültür, yaşam biçimi, değer sistemi ve “medeniyet” farkları üzerinden bir hiyerarşiye tabi tutar. Kültürel ırkçılık, “Bizim kültürümüz üstün; onlarınki geri, uyumsuz ve tehditkâr” fikrine dayanır. Bu nedenle, özellikle biyolojik ırkçılığın suç kategorisine girmesinden sonra aşırı sağ hareketlerin dilinde bir kayma yaşanmış, ırk yerine “kültür,” “gelenek,” “uygarlık” ve “yaşam tarzı” kavramları öne çıkmaya başlamıştır. Artık “Onlar bizimle aynı kanı taşımıyor” demek yerine, “Bu kültüre uyamazlar,” “Mahallemizin dokusunu bozarlar,” “Yaşam tarzımıza entegre olamazlar,” “Değerlerimizi benimsemezler,” “Caddelerimizi işgal ediyorlar,” “Görgüden yoksunlar,” “Ülkelerinden kaçacaklarına memleketlerinde kalıp savaşsalardı” denmektedir. Bu, dışlamanın modernize edilmiş, güya meşrulaştırılmış şeklidir ve faşizmin güncel versiyonlarında sık sık karşımıza çıkar.
Faşizmin bir diğer önemli biçimi klerikal faşizmdir; yani faşist ideolojinin dinle ittifak kurduğu, dinle devletin kaynaştığı versiyonudur. İtalya’da Mussolini ile Katolik Kilisesi arasında yapılan Lateran Antlaşması, İspanya’da Franco’nun Katolik hiyerarşiyi rejimin temeline yerleştirmesi ya da Hırvatistan’daki Ustaşa hareketinin Katolik kimliği, etno-dinsel bir şiddet aracına dönüştürmesi bunun tarihsel örnekleridir. Bu tip rejimlerde ulusal kimlik ile dini kimlik birbirine kenetlenir; “Tanrı, Vatan, Aile” gibi sloganlarla otoriteye itaat, imanla eşitlenir.
Günümüzde de siyasal İslam’ın devletçi ve otoriter bir yorumuyla milliyetçi ideolojinin kaynaşmasından doğan rejimler, klerikal faşizme özgü kimi özellikler gösterir. İran İslam Cumhuriyeti, devleti hem ulusun hem de dinin temsilcisi olarak tanımlayarak, itaat ile imanı iç içe geçiren bir yönetim modeli kurmuştur. Bu rejimde siyasal muhalefet yalnız devletin değil, aynı zamanda Allah’ın düzenine bir başkaldırı gibi sunulur. Benzer biçimde Pakistan’da Ziyâül Hak dönemi, İslam’ı devlet ideolojisine dönüştürerek milliyetçilikle dini meşruiyeti kaynaştırmış, yurttaşlığı imanla özdeşleştiren bir siyasal kültür inşa etmiştir. Her iki örnekte de total bir faşizmden söz etmek mümkün olmasa da “kutsal devlet,” “ilahi liderlik” ve “ötekileştirilen düşman” temaları belirgin faşizan bir yapı üretir. Öte yandan Hindistan’da Hindutva ideolojisinin devletleşmesi de benzer bir mantıkla işler: milliyetçilik din üzerinden tanımlanır, ulusal kimlik inançla eşitlenir, farklı inanç ve kimlik grupları tehdit unsurları olarak görülür. Bu üç örneğin ortak noktası, dinin ulusal kimliğin mutlak ölçüsü haline getirilmesidir. Böylece klerikal faşizmin özelliği olan “kutsanmış otorite” ve “imanla çerçevelenmiş sadakat” yeniden üretilir; otoriter iktidar hem dünyevi hem uhrevi meşruiyet iddiasıyla güç kazanır.
Bu iki faşizm biçimi, yani kültürel ırkçılık ve klerikal faşizm, birbirini tamamlayan ideolojik mekanizmalar olarak işleyebilir. Böylece dışlanan gruplar yalnızca “bizim kültürümüze ait değil” diye yetinilmez, aynı zamanda “bizim inancımıza, düzenimize ve kaderimize karşı” olarak da damgalanır. Faşizmi sıradan otoriter rejimlerden ayıran temel fark da burada belirir: Faşizm yalnız devleti değil, toplumun tüm kimliğini, değer sistemini ve varoluş tanımını dönüştürme iddiasındadır. Bu yüzden kültür ve din, faşist ideolojinin en işlevsel yeniden biçimlendirme araçlarına dönüşür.
Günümüzde faşist bir rejim neden yok?
Milliyetçi-popülist hareketlerin dünya çapında yükselmesine rağmen bugün açık faşist bir rejimin iktidarda olduğu bir ülke yok. Bunun en önemli nedeni 1917 Ekim Devrimi’nin kapitalist ülkelerde yarattığı “sosyalizm korkusunun” 1991’de Sovyetler Birliği’nin çözülüşüyle ortadan kalkmasıdır. Faşizmin en güçlü varlık nedeni sahneden şimdilik çekilmiş durumda.
Öte yandan Nazi Almanyası ve Faşist İtalya’nın bıraktığı derin tarihsel travma da faşizmin etik ve siyasal meşruiyetini ciddi biçimde zayıflattı. Hem toplumlar hem de uluslararası sistem, açık faşizme karşı artık çok daha duyarlı. Bu nedenle modern otoriter liderler, faşizm yolunun maliyetinin yüksek, sonucunun belirsiz ve riskinin büyük olduğunu biliyorlar.
Bununla birlikte günümüzün otoriter rejimleri, faşizmin gerçekleştirmeye çalıştığı bazı işlevleri daha düşük maliyetle, daha görünmez ve daha rafine araçlarla yerine getirebiliyorlar. 1930’larda propaganda radyo, afiş ve kitlesel mitinglerle yapılırken bugün sosyal medya birkaç saat içinde milyonların duygu dünyasını şekillendirebiliyor. Medya tekelleşmesi artık tek bir parti gazetesi üzerinden değil; ekonomik baskı, reklam ambargoları, yargı müdahaleleri ve muhalif alternatifleri algoritmik görünmezliğe uğratarak sağlanıyor. Seçimler de rekabeti ortadan kaldıracak şekilde yeniden tasarlanıyor.
Ayrıca günümüzün popülist liderleri, faşistlerin aksine kitleleri sürekli mobilize etmeye değil, kontrollü biçimde pasifleştirmeye yöneliyor. 20. yüzyılın ilk yarısında faşizmin kalbi kitlesel seferberlikti; 21. yüzyılın ilk çeyreğinde ise otoriterliğinin kalbi dijital uyuşukluk oldu. Kitlelerin coşkulu bir beden olarak harekete geçmesi artık gerekmediği gibi, rejim açısından risk bile teşkil edebiliyor.
Son olarak uluslararası sistem, küresel kapitalizm ve ekonomik entegrasyon açık faşizme tahammül edemezken, “seçimli otoriterlik” gibi daha uyumlu rejim biçimlerini rahatlıkla tolere ediyor. Faşizmin militarist ve otarşik (dışa kapalı) yapısı günümüzün küresel ekonomi düzeniyle uyumlu değil; buna karşın yargı bağımlılığı, medya kontrolü, sivil toplumun bastırılması ve seçim mühendisliği uluslararası tepkilerle pek de karşılaşmadan uygulanabiliyor. Bu nedenle çağdaş rejimler faşizme değil, otoriterlik yelpazesindeki, daha sürdürülebilir, daha düşük maliyetli alternatiflere yöneliyor. Kısacası bugün faşizm yok çünkü faşizme ihtiyaç yok; faşizmin yapmak istediği işleri çağdaş otoriter rejimler çok daha ucuz, daha zarif ve daha sürdürülebilir yöntemlerle zaten yapıyor.
Tarihin bize söylediği
Bugün dünyanın çeşitli yerlerinde, parlamentoların hâlâ toplandığı, yargı sistemlerinin hâlâ var olduğu, seçimlerin hâlâ yapıldığı rejimler görüyoruz. Fakat bu kurumların anlamı, eskisiyle aynı değil. Yargı bağımsızlığı törpülenmiş, medya tek merkezli hale gelmiş, yerel yönetimler baskılanmış, sivil toplum örgütleri hedef alınmış durumda. Üstelik her şey “hukuka uygun!” Tıpkı 1933 Almanyası’nda olduğu gibi.
Bunların gerçekleştiği bir ülkede, otoriterleşme aşamalarından ikincisini tamamlandığını, üçüncü aşamaya geçişin ise sessizce başladığını söyleyebiliriz. Kişisel kanım böyle bir ülkede totaliterlikle yetinmeyip faşizme geçmenin hem gerekmediği hem de buna olanak verecek koşulların kolay kolay bir araya gelemeyeceği yönünde. Ayrıca, eğer bir ülkede etnik çoğulluk varsa, açık faşist bir rejimin önündeki aşılması en sert engel de budur diye düşünüyorum.
Bizim kuşak, kötülüğü anlatan bir siyasi sıfat olarak “faşizm” etiketini kullanmayı pek sever. Bence sıfata değil, içeriğe yoğunlaşan yaklaşımlar daha isabetli olur. Totaliter bir rejimin kapıyı çalmış olması zaten büyük bir felaket. Bunun daniskasını aramak, yaklaşan totaliter tehlikenin gözden kaçmasına neden olabilir.
İşte tam da bu yüzden otoriterliğin totaliterliğe dönüştüğü eşik çok kritik. Diktatörlüge gidişin sarmalı ya bu noktaya varmadan kırılır ya tamamlanır. Bu sarmal ancak toplumun çoğulluğu, örgütlü gücü, dayanışma kapasitesi ve toplumsal hafızasıyla kırılabilir. Çünkü otoriter ve totaliter rejimlerin dayanağı daima aynıdır: tekliğin kutsanması.
O halde zayıf noktaları da aynıdır: tekliğe karşı çoğulluk. Bu düzenlerin dayanağı merkezileşmeyse; karşı formül çoğulculaşmak, yani tek siyasi aktörün sürükleyiciliğinden ibaret olmayan bir araya gelişlerdir. En geniş siyasal güçlerin, farklı toplumsal kesimlerin, sendikaların, meslek örgütlerinin, sivil toplumun, hatta mahallelerin, semtlerin, ilçelerin ve şehirlerin demokrasi talebi etrafında yan yana gelebilmesidir. Totaliterliğin panzehiri, farklı olanların birlikte direnebilmesidir.
Otoriterlikten totaliterliğe geçmek isteyen her liderin en derin korkusu tam da budur! Butün dikkatlerini muhalif güçleri parçalamaya yoğunlaştırmaları bu korkunun yansımasıdır.
Bu yüzden totaliter gidişi durdurmak isteyenlerin her sözü, her itirazı ve her pratik adımı otokrasiyi rahatlatacak değil; onun en büyük korkusunu büyütecek, ittifak halindeki çoğulluğu güçlendirecek nitelikte olmalıdır.


