Günümüzün iktidarlarını anlamak için İbn Haldun (ö. 1406) hâlâ ihmal edilmemesi gereken bir düşünür, çünkü onun devlet ve toplum analizleri zamanlar üstü, evrensel bir nitelik taşıyor. Haldun, devletlerin yükseliş ve çöküşlerini toplumu bir arada tutan ve ona güç veren “asabiyet” gibi sosyolojik bir dinamikle açıkladı. Teorisi sayesinde, bir iktidarın halktan nasıl bu kadar güçlü bir destek alarak yükseldiğini, sonra bozulup ilk günkü dayanışma ruhunu nasıl kaybettiğini anlayabiliyoruz. Bu yaklaşım, siyaseti kişisel liderlik hikâyelerinin ötesine taşıyarak, modern çağın popülist hareketlerini, toplumsal kutuplaşmayı ve siyasi değişimleri incelemekte bize güçlü bir çerçeve sunuyor.
Günümüz Türkçesinde asabiyet kelimesi sinirlilik ya da öfke hali olarak algılansa da İbn Haldun’un bu kelimeden anladığı farklıydı: asabiyet, bir topluluğun dayanışma gücü, ortak bir amaç etrafında kenetlenme iradesiydi.
Haldun’un göçebeleri ve yerleşikleri
Haldun yaşadığı çağ ve coğrafyada iki farklı insan topluluğu gördü: Biri göçebeler (Arapça bedâvet), diğeri ise yerleşikler (Arapça hadâret). Haldun’a göre göçebelik, hayatın en zorlu sınavlarındandı. Bir yandan çok zor koşullarda hayatta kalmak zorundasınız, bir yandan da düşmanlardan korunmak. Bu iki yönlü mücadele tek başına verilemezdi, çünkü doğanın acımasızlığı karşısında insanın insana ihtiyacı hayati önem taşıyordu. Bu da kaçınılmaz olarak bir asabiyet ruhu gerektiriyordu. Birlikte hareket etmedikçe ayakta kalmak imkânsızdı.
Öte yandan şehirde yerleşik bir hayat sürmek, görece rahat bir yaşamın kapısını aralar. Ancak bu rahatlık, aynı zamanda sinsi bir tehlike barındırır. Zamanla insanlar, kendi güvenliklerini ve sorumluluklarını başkalarına, yani yöneticilere devretmeye başlar. Bu durum, özellikle otoriter bir liderin baskısı altında yaşayanlar için daha da belirgindir. Baskı, insanların sorgulayıcı ruhunu yavaş yavaş öldürür. İtaat yegâne erdem haline gelir. Herkes, başkalarının ne yapacağını bekler, adeta uyuşuk bir sürünün parçası olur. Bu durum tek bir nesilde ortaya çıkmaz; nesilden nesile aktarılarak bir alışkanlığa dönüşür. İnsanlar, kendi güçlerine inançlarını yitirir. Yani merkezin gücü arttıkça asabiyet duygusu zayıflar.
Göçebeler güçlü asabiyetleriyle diğer topluluklar üzerinde üstünlük kurar. Bu dayanışma ruhu, onlara savaşma ve fetih enerjisi kazandırır. Zamanla asabiyeti zayıf yerleşik halkların şehirlerini fethedip iktidarı ele geçirirler. Başlangıçta bu yeni iktidar, kabilevi asabiyetin ürünü olduğu için disiplinli ve güçlüdür. Böylece bedevîler “mülk,” yani siyasi iktidarı kurar ve devleti inşa ederler.
İbn Haldun
İktidar, asabiyet ile ahlaki üstünlüğün yan yana gelmesiyle mümkün
İbn Haldun’a göre iktidar, yalnızca güçlü ve kudretli olmakla elde edilemez. Bir iktidarın kalıcı olması için, gücün yanında ahlaki üstünlüğe de ihtiyacı vardır. Bu, iktidarın sahip olduğu gücü adaletle, iyilikle ve erdemle kullanabilme yeteneğidir. İnsanların iktidara yalnızca kuvvetinden dolayı değil, aynı zamanda doğru, adil ve ahlaklı olduğu için de saygı duyması gerekir. Eğer bu koşul geçerli değilse, iktidar kaçınılmaz olarak bir zulüm ve zorbalık mekanizmasına dönüşmüş demektir. Sadece güce dayanan bir yönetim ise, ahlaki meşruiyetini yitirdiğinden ayakta kalamaz ve eninde sonunda yıkılır.
Günümüzün yerleşikleri ve göçebeleri
Haldun’un zamanından bu yana altı yüz küsur sene geçti. Göçebe toplumlar yeryüzünde hâlâ var, ama yaşam koşulları değiştiği için (artık cep telefonları var) hem eski asabiyetlerine sahip değiller, hem de yerleşikler onların alt edemeyeceği kadar güçlü.
Günümüz toplumları da İbn Haldun’un yerleşik ve göçebe kavramlarına benzer bir farklılaşmayı barındırıyor. Modern yerleşikler, siyasete ve kamuoyuna yön verme gücüne sahip aktörlerden oluşuyor. Medya, akademi, yüksek bürokrasi ve büyük sermaye grupları yalnızca karar alma süreçlerini etkilemekle kalmıyor, aynı zamanda toplumsal normları ve değerleri de belirliyor. Bu kesimler devlet gücünü kullanma, kültürel hegemonyayı kurma ve küresel ağlarla bağlantı kurma imkânına sahip. Haldun’un yerleşiklerde gördüğü “rahatlık ve gevşeme” bugün de geçerli.
Günümüzün “göçebeleri” ise karar alma süreçlerinden dışlanmış, hatta bu süreçlerin sık sık mağduru haline gelmiş, merkezin sunduğu ekonomik imkânlardan yeterince faydalanamayan, sosyo-ekonomik olarak dezavantajlı toplum kesimleri. Siyasetteki rolleri genellikle oy vermeye indirgendiğinden sadece seçim dönemlerinde baştacı ediliyorlar. Fakat dışlanmışlıklarının yarattığı toplumsal bağları ve kolektif öfkeleri, İbn Haldun’un göçebelere yüklediği dinamizme benzer biçimde, güçlü bir asabiyet kaynağına dönüşebilir. Bu nedenle modern “göçebeler” edilgen bir kitle olmaktan öte, siyaseti sarsacak ve yeni güç dengeleri kuracak potansiyelleri de barındırır.
* * *
Artık Haldun’un devletin merhaleleri (o bunlara devletin tavırları diyordu) modelini günümüz Türkiye’sine uyarlayabilecek hale geldik. Bu yazının amacı açısından “devlet” yerine “iktidar” kelimesini kullanacağım. Zaten İbn Haldun’un zamanında modern çağdaki gibi devlet ve iktidar ayrımı yoktu; devlet, esas olarak iktidarın kendisiydi. (Metinde “devlet” yerine “iktidar” kelimesini kullandığımda kelimeyi siyah karakterle yazacağım.)
2002 öncesinde Türkiye’nin yerleşikleri ve göçebeleri
Geçmişte devletlerin yükseliş ve çöküşünde belirleyici olan asabiyet kavramı, modern Türkiye’nin yakın siyasi tarihinde de iktidarların yükseliş ve zayıflamasında güçlü bir karşılık bulur. 20. yüzyıl Türkiye’sinin “yerleşikleri,” cumhuriyetin kurucu elitleri ve dayandıkları toplum kesimleriydi. Batılılaşmacı bir yaşam tarzını benimsemiş ve bunu kamusal alanın tek geçerli normu haline getirmişlerdi, seküler değerleri ve tüketim kültürünü benimsiyor, sahip oldukları sosyal ve kültürel sermaye ile statüsünü koruyor ve toplumun geri kalanından kolayca ayrışıyorlardı. Devlet eliyle örgütlenen bürokrasi, eğitim sistemi, ordu ve yargı gibi kurumlar bu yaşam tarzını koruyan kaleler haline gelmişti. Böylece “yerleşikler,” yalnızca siyasal karar alma süreçlerinde değil, kamusal alandaki görünürlük ve meşruiyet alanlarında da belirleyici bir hâkimiyet kurdular; toplumun geri kalanıyla aralarındaki mesafe giderek açıldı.
Buna karşılık aynı yüzyılın “göçebeleri,” kamusal alandan dışlanan, geleneksel yaşam tarzlarını ve dini pratiklerini görünür kılmakta zorlanan kitlelerdi. Başörtüsü yasağı gibi eğitim ve kamusal alan kısıtlamaları, askerlik ve devlet kadrolarında karşılaştıkları engeller, onların sisteme eklemlenmesini büyük ölçüde engelledi. Ancak bu dışlanma, paradoksal biçimde, Haldun’un teorisini doğrularcasına güçlü bir asabiyetin doğmasına yol açtı. Marjinalleştirilen kesimler, kendi aralarında daha sıkı bağlar kurarak dayanışmalarını güçlendirdi. “Yerleşiklerin” dayattığı düzenin dışında kendi değerlerini yaşatmanın yollarını bulmaları, bu çevreyi ileride siyasetin en dinamik unsuru haline getirecek enerjiyi biriktiriyordu.
Yerleşik asabiyetinin zayıflaması
Merkezdeki yerleşikler ise zamanla İbn Haldun’un bahsettiği “teşebbüs gücünü” yani yenilik yapabilme ve toplumu sürükleyebilme enerjisini kaybetmeye başladılar. Statükoyu koruma refleksi, onları hem toplumun geniş kesimlerinden kopardı hem de iç dinamizmlerini aşındırdı. Demokratik siyaset içinde dahi, iktidarı elde tutma kaygısı, toplumsal taleplerle bağlarını zayıflattı. 28 Şubat sürecinde görüldüğü üzere, zorbalığa dayalı müdahaleler ve baskılar “yerleşiklerin” ahlaki üstünlüklerini kaybetmelerine yol açtı. Dayandıkları kitleler de kendi siyasi iradelerini “ata kültü” etrafında şekillenen bir kutsiyet anlayışına teslim ederek sorgulama ve itiraz yeteneklerini yitirdiler. Cumhuriyetin kendini yenilemesi gerektiğini dile getiren önerilere karşı gösterilen şiddetli direnç, muhalif seslerin şeytanlaştırılması ve her türlü değişim çağrısının tehdit olarak görülmesi, yerleşik asabiyetin çözülüşünü hızlandırdı. Böylece kendi dinamizmini kaybederek yeni güçlerin yükselmesi için alan açmış oldu.
* * *
Kuruluştan çöküşe: İbn Haldun’un devlet (iktidar) döngüsü
İbn Haldun’a göre devletler tıpkı insanlar gibi belirli bir ömre sahip olup beş merhaleden geçerler. İlk merhale kuruluş safhasıdır; burada güçlü asabiyetin müşterek gayretiyle iktidar elde edilir. İkinci merhalede bu iktidar sağlamlaşır ve hanedanın gücü pekişir. Üçüncü merhalede refah ve istikrar dönemi başlar, yönetim kurumsallaşır. Dördüncü merhalede lüks, rahatlık ve keyfilik öne çıkar; iktidar sahipleri istişareden uzaklaşır, devletin kuruluşu sırasındaki asabiyet zayıflar. Beşinci ve son merhalede ise iktidar tamamen keyfileşir, zorbalıkla ayakta durmaya çalışır, dayandığı toplumsal temelleri yitirir ve çöküşü kaçınılmaz hale gelir.
Bu döngüsel yaklaşım, Türkiye’de iktidarın son yirmi küsur yıldaki serüvenini anlamak için de bir çerçeve sunar: İlk yıllarda farklı toplumsal kesimlerin enerjisini birleştiren bir asabiyetin iktidarı taşıdığı, sonrasında yönetimin giderek merkezileşip kurumsallaştığı, ilerleyen aşamalarda ise istişarenin zayıfladığı, keyfi kararların öne çıktığı ve toplumsal rızanın aşındığı gözlemlenebilir. Bugün gelinen noktada, iktidarın dayandığı toplumsal bağların gevşemesi Halduncu döngü içindeki “çözülme evresi”nin işaretleri olarak okunabilir.
Birinci merhale: AKP’nin yükselişi: “Göçebelerin” zaferi (2002-2006)
İbn Haldun’a göre iktidarın kuruluşu, güçlü bir asabiyetin müşterek gayreti sayesinde gerçekleşir. Asabiyet olmadan siyasi iktidarın teşekkül etmesi mümkün değildir. Bir kavim içinde kuvvetli bir asabiyet ortaya çıktığında, bu kavim diğerleri üzerinde hâkimiyet kurarak hükümdarlığı ele geçirir. İktidar toplumsal varlığının en yüksek biçimi, adeta onun “tacı”dır; çünkü burada güç ile iyi ahlâk birleşir.
2002 seçimleriyle birlikte Türkiye’de siyasi dengeler köklü biçimde değişti. AKP’nin arkasında, merkezin dışında kalmış geniş toplumsal kesimlerin güçlü asabiyeti vardı. Anadolu sermayesi, muhafazakâr-mütedeyyin kitleler ve değişim talep eden genç nüfus ortaya ortak bir irade koymuştu. Toplumun asabiyeti yüksek “göçebeleri,” asabiyeti zayıflamış ve kendini yenileme yeteneğini yitirmiş “yerleşiklerine” meydan okudu ve galip geldi.
Bu evrede AKP, hem içeride hem dışarıda meşruiyet arayışı içindeydi. İçeride askeri-bürokratik vesayetin gölgesi, dışarıda ise AB sürecinin belirleyiciliği söz konusuydu. Bu nedenle parti, ilk yıllarında görece kapsayıcı ve reformcu bir çizgi izledi. AB uyum paketleri, demokratikleşme ve sivilleşme yönünde atılan adımlar, Kürt sorununa ilişkin kültürel açılımlar dönemin karakteristik özellikleriydi. Yüksek büyüme, düşük enflasyon ve yabancı sermaye girişleri AKP’ye daha ilk döneminde bir başarı hikâyesi yazma fırsatı verdi.
İkinci merhale: Gücün şahsileşmesi (2007-2012)
İbn Haldun’a göre ikinci merhalede, asabiyetin ortak gayretiyle oluşan iktidar artık şahsileşmeye başlar. Başlangıçta topluluğun bütün üyelerinin paylaştığı güç, tabiatı gereği uzun süre ortak kalamaz; çünkü iktidar yapısı itibarıyla ortaklık kabul etmez. Bu yüzden yetkiler yavaş yavaş tek bir kişinin ya da hanedanın elinde toplanır. Asabiyetin kurucu rolü zayıflarken, iktidarın sürekliliğini sağlamak üzere farklı bir güç kaynağı öne çıkar. Hükümdar, kendi kavminin asabiyetine dayanmayı tehlikeli görerek otoritesini azatlılar, devşirmeler ve şahsına mutlak bağlı unsurlar üzerinden pekiştirir. Böylece iktidar, bir yandan kurucu asabiyeti geri plana iterken, diğer yandan içeriden doğabilecek istikrarsızlık ihtimallerini de etkisiz hale getirir.
2007-2012 dönemi, AKP iktidarının kök saldığı yıllar. İktidarı kuran asabiyet hâlâ canlıdır, fakat artık iktidarın genişleme ve güç pekiştirme dönemi başlamıştır. 2007 cumhurbaşkanlığı krizi, ardından gelen anayasa değişiklikleri ve 2010 referandumu, partinin karar alma mekanizmalarını giderek merkezileştirdi. Erdoğan’ın liderliği belirgin hale gelirken, kurucu kadrolar arasındaki eşitlik aşındırılmaya başladı.
Yine de bu dönemde istişare geleneği tamamen ortadan kalkmamış, alternatif görüşlere sınırlı da olsa alan tanınmıştı. AKP bu süreçte hem içerideki vesayet güçlerini geriletti hem de kendi siyasal düzenini tahkim etti. 2010-2011 yılları da, yüksek büyüme oranları ve artan refah sayesinde partinin toplumsal desteğini zirveye taşıdı.
Ancak dönemin sonunda, çözülmenin ilk işaretleri de belirmeye başladı. 2011 seçimlerinden sonra AKP’nin anayasal düzeni tek başına şekillendirme arayışları daha otoriter bir yönetim tarzının habercisi oldu. Kürt sorununda başlatılan açılım süreci umut verse de, 2012’ye gelindiğinde çatışmalar yeniden alevlenmeye başladı.
Bu süreçte yetkiler merkezileşti; karar mevkileri liderin etrafında toplandı. Parti içindeki farklı kanatlar ve kuruluşta etkili olmuş kadrolar etkisizleştirilirken, devlet mekanizması da yeniden düzenlendi. Bürokrasi ve güvenlik kurumlarında hükümete mutlak bağlı kadrolar öne çıkarıldı. Parti dışındaki toplumsal güçlerle kurulan ittifaklar zayıfladı ve iktidar, liderin devlet içinde oluşturduğu sert çekirdeğe gitgide daha fazla dayanır hale geldi.
İktidarın temelini oluşturan asabiyetin zayıfladığının fark edilmesi “ah biz bu yerleşiklerden neler çektik neler” söyleminin sık sık tekrarlanmasına yol açtı.
Üçüncü merhale: zirve ve refah dönemi (2013-2014)
İbn Haldun’un üçüncü merhalesi, iktidarın siyasi istikrara kavuştuğu ve bundan doğan imkânları sonuna kadar kullandığı dönemdir. İktidar artık içerden gelecek tehditlerden arınmış, dışarıya karşı da güçlü bir savunma mekanizması kurmuştur. Bu yüzden hükümdar, özellikle orduya ve askeri yapıya özen gösterir, onları cömert bağışlarla destekler. Yönetime yakın olanlar büyük ihsanlarla mükâfatlandırılır, böylece bağlılık pekiştirilir. Aynı zamanda ülkenin imarına, şehirlerin bayındır hale gelmesine ve refahın artmasına özel bir dikkat gösterir. Siyasi güvenlik ile iktisadi zenginlik el ele gider; bolluk ve refah toplumda geniş ölçüde hissedilir. Bu dönemin özünü, iktidarın tek elde toplanması oluşturur. Haldun’a göre bu hal, varlığın kemale ermesidir. Ancak kemale erme, aynı zamanda çözülmenin ve çöküşe yönelmenin de başlangıcıdır.
AKP 2013 sonrasında artık siyasi istikrarın ve gücün tek elde toplandığı bir noktaya ulaşmıştı. Vesayet kurumları büyük ölçüde tasfiye edilmiş, içeriden gelebilecek tehditler bastırılmıştı. 2014’ün Ağustos ayında Recep Tayyip Erdoğan, halk oyuyla seçilen ilk cumhurbaşkanı oldu. Bu adım, fiilen başkanlık sistemine yönelişi güçlendirdi ve hükümet ile cumhurbaşkanlığı makamı arasındaki dengeleri kökten değiştirdi. Erdoğan AKP’nin başkanlığını da bırakmadı. Tüzükteki “üç dönem kuralı” Abdullah Gül ve Bülent Arınç gibi kurucu figürlerin ve potansiyel alternatif merkezlerin tasfiyesini sağladı. Parti tek sesli hale geldi.
İktidara yakın çevreler büyük kamu ihaleleri ve imtiyazlarla desteklendi; yeni bir ekonomik elit palazlandı. Bu sayede hem sadakat pekiştirildi hem de iktidarın yakın çevresinin güçlendirilmesi sağlandı.
Bu dönemde Türkiye’nin askeri harcamaları artarken, Milli Piyade Tüfeği gibi projelerle yerli silah üretimi öne çıkmaya başladı. Henüz başlangıç aşamasında olsa da bu dönem, savunma harcamalarının yükseldiği ve yerli üretime yönelişin belirginleştiği bir eşik oldu.
Ancak bu “kemale erme” dönemi aynı zamanda çözülmenin de başlangıcını içinde barındırıyordu. 2013’teki Gezi Parkı protestoları, ardından 17-25 Aralık yolsuzluk operasyonları, iktidarın mutlak hâkimiyetine gölge düşüren ve onu sarsan gelişmelerdi. Parti içindeki dayanışma ruhu zedelenmeye başlamış, toplumsal kutuplaşma artmıştı.
Dördüncü merhale: Taklit ve muhafazakârlık (2015-2017)
Haldun’a göre iktidarın dördüncü merhalesi, “taklit dönemi”nin belirginleştiği safhadır. Başlangıçta devleti var eden canlı güçler –asabiyetin coşkusu, kurucu iradenin üretkenliği– unutulmuştur. Bunun yerine geçmişin başarıları ve örfleri sorgusuz sualsiz doğru olarak kabul edilir. Böylece özgün fikirler ve yeni eserler, yerini şekilciliğe ve daha önce ortaya konmuş olanların taklit edilmesine bırakır. Yöneticiler için iktidarın amacı artık mevcudu korumaktır; iktidar hem içte hem dışta muhafazakâr bir tavır alır. İbn Haldun'a göre bu, bir medeniyetin canlılığını ve özgüvenini kaybettiğinin en açık işaretidir. Kendi yolunu bulamayan toplum, başkalarının izini takip etmeye başlar; bu da iktidarın ve medeniyetin geri dönüşü olmayan bir çözülme sürecine girdiğini gösterir.
2015-2017 döneminde iktidarı var eden asabiyet hâlâ tam sönmüş değildir, fakat artık devletin yetki ve otorite araçlarının kullanımı keyfileşmeye başlamış, kurumların bağımsızlığı zayıflamış ve toplumsal bağlar ciddi şekilde aşınmıştır.
2016 yılı, devletin çözülme sürecini hızlandıran dramatik bir dönüm noktası oldu. 15 Temmuz darbe girişimi, devletin çekirdeğinde ciddi bir yarılmayı açığa çıkardı. Girişim bastırıldı ancak hemen ardından ilan edilen OHAL ile iktidar, bütün yetkileri merkezileştirdi. KHK’larla on binlerce kamu görevlisi ihraç edildi, medya organları kapatıldı, yargı bağımsızlığı neredeyse tamamen ortadan kalktı. Bu gelişmeler partiyi tamamen lidere bağımlı kıldı. Dönemin yönetici kadroları arasındaki en belirgin özellik, Erdoğan’a mutlak bağlılık haline geldi.
2017’de ise bu dönüşüm anayasal bir çerçeveye kavuşturuldu. Bir referandumla parlamenter sistemden Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine geçiş kabul edildi. Ancak iktidarın aparatları elli yıllık seçim sisteminin temel özelliği olan mühürlü zarflarla kullanılmamış oyları da geçerli kabul ettiler.
Cumhurbaşkanlığı sistemine geçiş iktidarın şahsileşmesini ve merkezileşmesini kurumsallaştırdı. Ancak toplumda derin kutuplaşma, güvenlikçi atmosfer ve kurumların zayıflaması, iktidarın yaşlanma belirtilerini açıkça ortaya koyuyordu. Artık iktidar bir başka partinin desteği olmadan ayakta duramıyordu!
Beşinci merhale: Keyfi kullanım ve çözülme (2018-günümüz)
Haldun’a göre beşinci merhale, iktidarın ihtiyarlık dönemidir. Bu merhalede iktidar, artık adalet ve asabiyetin desteğiyle değil, yalnızca hükümdarın keyfi iradesiyle yürütülür. İktidarı oluşturan dayanışma bağları çözülmüş, asabiyet gücünü yitirmiştir. Keyfi ve çelişkili yönetim yaygınlaşır. Yönetici kadrolar arasında lüks, israf ve ihtişam yarışı başlar. Ama kaynaklar sınırlıdır, mali kriz derinleşir. Hazine boşalır, gelirler azalır, bu açık halktan alınan ağır vergilerle kapatılmaya çalışılır. Vergilerin çoğalması ve adaletin kaybolması halkın ezilmesine yol açar; bu da iktidara bağlılığı zayıflatır. Son aşamada iktidar, artık yalnızca zorbalıkla ayakta durmaya çalışır. Ancak zor, asabiyetin yerini dolduramaz; sadece çözülmeyi geciktirebilir. Bu nedenle ihtiyarlık merhalesi, iktidarın tabii ömrünün tamamlandığının ve sonunun yaklaştığının kesin işaretidir. Bu evrede iktidar ya içeriden yükselen yeni bir asabiyetin eline geçer ya da dışarıdan gelen güçlü bir devlet tarafından yıkılarak tarih sahnesinden silinir. Bu sürecin önüne geçmek mümkün değildir.
2018’de Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine geçiş, devlet kurumlarının bağımsızlığını ve işlevselliğini ciddi biçimde aşındırdı. Kuvvetler ayrılığının zayıflamasıyla birlikte kurumlar, kamu yararı doğrultusunda çalışan yapılar olmaktan çıkıp, doğrudan yürütmenin iradesine bağlı hale geldi. Merkez Bankası başkanlarının birkaç yıl içinde art arda değiştirilmesi, ekonomi yönetiminde öngörülebilirliği yok etti. Üniversiteler, yargı organları ve düzenleyici kurumlarda liyakate dayalı atama mekanizmalarının yerini sadakat esaslı tercihler aldı. Bu süreçte uzman kadrolar tasfiye edilirken, karar alma mekanizmaları dar bir çevrede toplandı.
Kurumsal yapıların tahribi iktidar partisinde de kendini gösterdi. AKP toplumsal asabiyetin enerjisini yukarıya ileten taşıyıcı bant olma işlevini yitirdi; liderin şahsıyla özdeşleşen bir kabuğa dönüşerek ondan bağımsız varlığı kuşkulu hale geldi.
2018 sonrası Türkiye’de ekonomi politikalarında bir gün “faiz sebep, enflasyon sonuç” teziyle radikal kararlar alınırken ertesi gün ortodoks politikalara dönülmesi; dış politikada Batı karşıtı sert retorikten sonra yeniden uzlaşmacı masalara oturulması, iktidarın keyfi ve çelişkili yönetim tarzının somut örnekleriydi.
Lüks ve ihtişam düşkünlüğü, kamu kaynaklarının büyük projelere, gösterişli inşaatlara ve saray harcamalarına yönlendirilmesiyle kendini gösterdi. Yurttaşlar ise yüksek enflasyon, artan dolaylı vergiler ve derinleşen ekonomik krizin baskısı altında ezildiler.
2018’den itibaren AKP iktidarı, kuruluşunu mümkün kılan toplumsal dayanışma ve geniş tabanlı meşruiyetle değil, giderek daha çok zor kullanımıyla ayakta durmaya başladı. Yargı kurumları siyasi mücadelenin aracı haline getirildi: İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanarak siyaset dışına itilmek istenmesi, CHP’li belediyelere açılan davalar, birçok belediye başkanının ve kilit yöneticilerin tutuklanması, İstanbul İl Yönetiminin mahkeme kararıyla görevden uzaklaştırılarak yerine kayyım atanması bu keyfiliğin en açık örnekleriydi.
Yeni asabiyetin işaretleri: İmamoğlu ve ortak bir hedef etrafında buluşma
İmamoğlu’nun gözaltına alınması, aslında mevcut iktidarın güç gösterisi olarak planlanmışken, tam tersine geniş kitleleri harekete geçiren bir kırılma anı oldu. Saraçhane ve Maltepe mitingleri, sadece CHP seçmeninin değil, farklı toplumsal ve ideolojik kesimlerin birleşme alanları hâline geldi. Ülkücülerden sosyalistlere, muhafazakârlardan ulusalcılara kadar çok çeşitli grupların aynı meydanlarda buluşması, İbn Haldun’un tarif ettiği “yeni bir asabiyetin” oluşmaya başladığını gösteriyordu. Bugün İmamoğlu etrafında gelişen hareket tam da bu: farklı kökenden, farklı dünya görüşlerinden insanları tek bir amaçta (mevcut keyfi iktidarın sona erdirilmesi ve demokratik bir geleceğin kurulmasında) birleştiren bir dinamik.
Bu yeni asabiyetin en dikkat çekici göstergesi, İmamoğlu’nun cumhurbaşkanlığı adaylığı için yapılan gayriresmi oylamaya 15 milyon yurttaşın katılarak ona evet demesi. Bu, halkın geniş kesimlerinde oluşan yeni dayanışma ruhunun, yani Halduncu anlamda yeni bir asabiyetin tezahürü. Üstelik de bu asabiyet bir hayli asabi!
Türkiye, İbn Haldun’un devlet döngüsünün son merhalesindeki “yeni bir asabiyetin iktidarı almasına” doğru ilerliyor gibi görünüyor. İktidar bu yeni asabiyetin yükselişini engellemeye çalıştıkça, tersine onu daha da güçlendiriyor. İbn Haldun’a göre, çöküşe geçen bir iktidar, kendisinden sonraki dönemin siyasi aktörlerinin ortaya çıkışını kalıcı olarak engelleyemez! Üstüne üstlük Haldun herhangi bir iktidarın yaşaması için bir asabiyete dayanmasının yanında ahlaki üstünlüğü de elinde tutması gerektiğini belirtir. Oysa ahlaki üstünlük çoktandır yeni asabiyetin elinde!
İbn Haldun’un teorisine göre iktidar uzatmaları oynuyor.
Seçimlerin normal zamanı 2028 olduğuna göre “üç vakte kadar gidiyorlar” mı desem!
* * *
Peki ya iktidarı yenecek yeni asabiyetin eski çevresinden gelen bazı aktörler süreci sabote ederse ne olur?
Doğrudur, böyle aktörler süreci yavaşlatabilir, yanlış yollara saptırabilir ya da toplumsal enerjinin bir bölümünü tüketebilir. Fakat Halduncu bakış açısından asabiyet, bireylerden bağımsız bir toplumsal bağ ve dayanışma dinamiği olduğundan, birkaç aktörün sabotajıyla yolundan döndürülemez. Süreç yalnızca geçici bir kesintiye uğrar; toplumdaki yeni enerji akacağı yatağı temizleyerek yoluna devam eder.
Bu yazı için yararlandığım kaynak: İbn Haldun, Mukaddime, çev. Süleyman Uludağ, 6. baskı, Ağustos 2025 İstanbul, Dergâh Yayınları.


