Alın işte size zor bir soru! Sadece size mi, kendime de! Antik filozoflardan çağdaş filozoflara, yüzlerce “allame”yi uğraştıran iyilik meselesini çözmek haddim değil elbet. İyisi mi onlar konuya nasıl bakmış bir anlayalım önce.
Antik filozoflara göre iyilik ve iyi insan
Antikçağ filozofları için “iyilik” yalnızca bireysel bir ahlaki tercih değil, aynı zamanda yaşamın amacı, toplumsal düzenin temeli ve insan olmanın anlamıydı. Onlar için “iyi insan” yalnızca başkalarına zarar vermeyen değil; tutkularını akıl yoluyla denetleyen, erdemli yaşamı benimseyen, doğayla ve kendisiyle uyumlu biriydi.
Bu anlayışın temelleri Sokrates’le atılmıştı. Onun için iyilik, bilgiydi. Sokrates’e göre insan, ruhunu beslediği ölçüde iyi olabilirdi. Kötü bir kararın ardından geceleri rahat uyuyamazdı. Kötülük edenin aslında kendini yaraladığını söyler, erdemin ölçüsünü başkasına zarar vermemekte bulurdu.
Eflatun (Platon), Sokrates’in izinden yürüdü, ama o biraz daha “gökyüzüne” bakıyordu diyelim. Dünya, asıl hakikatin bir yansımasıydı. Gerçek iyilik, fikirlerin dünyasında bir yerde duruyordu. İdeal iyi insan, ne tutkularının kölesi, ne de kalabalıkların oyuncağı olan bir filozof kraldı!
Aristoteles ise daha “ayakları yere basan” biriydi. İyilik onun gözünde “iyi yaşam” demekti. Ama bu zevke düşkünlük değil; erdemli, dengeli bir hayattı. Mesela cesur olacak ama gözü kara değil, cömert olacak ama savurgan değil. Yani iyi insan, abartıya kaçmadan, ortayı tutturarak yaşardı.
Antikçağ filozofları farklı kelimelerle aynı hakikati söyler gibiydi: yaşarken az zarar verip çok anlam bırakmaya çalış. (Bak bu tavsiye güzel işte!)
Müslüman mütefekkirler ne diyor bu işe?
Şimdi de antikçağdan kopup İslam felsefesinin klasik dönemine gelelim. Müslüman mütefekkirlere göre iyi insan, hem aklını hem de ahlaki erdemlerini geliştirmiş, bireysel kemale (mükemmelliğe) ve toplumsal faydaya yönelmiş biridir. Farabi iyi insanı, akıl yürütme yetisiyle hakikate ulaşmaya çalışan ve bilgisini adaletli bir toplum düzeni kurmak için kullanan bir bilge olarak tarif eder. İbn Sina, insanın ruhsal gelişiminin ahlaki erdemlerle mümkün olduğunu savunurken, Gazzâlî kalbin temizlenmesini, nefsin terbiye edilmesini ve Allah’a yönelmeyi iyi insanın temel şartları arasında sayar. Hepsine göre iyi insanlar, sadece bireysel iyilikle yetinmeyip başkalarının da iyiliği için çaba gösteren, hikmetle (yani bilgi, akıl, ahlak ve ölçülülüğün birleştiği bir tavırla) davranan ve adaleti gözeten kişilerdir.
Ama antik filozofların ya da Müslüman mütefekkirleri söylediklerini bilmek önemli olsa da iyilik zamanla gelişip değişen bir kavram olduğuna göre çağdaş filozoflara bakmakta da yarar var.
Modern dünyada iyilik
Marx doğrudan “iyi insan” konusunu ele almasa da düşüncelerinden bu konuda birşeyler çıkarmak mümkün. Eserlerindeki tasavvurlara göre iyi insan, yabancılaşmadan kurtulmuş, yaratıcı yetilerini özgürce geliştiren, kendi özgürlüğünü başkalarının özgürlüğü içinde bulan biridir. Ona göre iyilik, bireyin yalnızca kendi dar çıkarları için değil, insanlığın özgürleşmesi için çalışmasıyla mümkündür. Bu nedenle Marx’a göre “iyi insan,” yalnızca doğruyu bilen değil, aynı zamanda dünyayı değiştirmek ve sömürüsüz, eşit ilişkiler kurmak için eylem halinde olan kişidir. (Ne var ki “dünyayı değiştirmek ve sömürüsüz, eşit ilişkiler kurmak için eylem halinde bulunan kişiler” arasında pekçok harika insanın yanı sıra bazı berbat şahsiyetlerle de karşılaşmışımdır. Yani Marx’tan çıkarsamayla oluşturduğum satırlar “iyi insan” tanımı için isabetli olsa da yeterli değil.)
Marx sonrasına baktığımızda ilk olarak Emmanuel Levinas’ı analım. Ona göre başkasıyla karşılaşmak bize sorumluluk yükler. İyi insan, bu sorumluluktan kaçmayan biridir. İyilik, soyut bir erdem değil, başkasına karşı duyulan varoluşsal bir yükümlülüktür. Yani iyi olmak, empati göstermek değil; yük almaktır. (Zahmetsiz empati avara kasnak gibidir, boşa döner!)
Hannah Arendt, iyiliğin tersi olan kötülüğü anlamaya çalışırken, bizi asıl korkutan şeyin “radikal kötülük” değil, “kötülüğün sıradanlığı” olduğunu söyler. Nazi subayı Eichmann’ı tarif ederken onun bir canavar değil, düşünmeyi reddeden sıradan biri olduğunu belirtir. Arendt’in iyi insan tanımı, işte tam burada belirir: İyi insan, emirlere körü körüne uymayan, olan bitene akıl yoran, “Ben ne yapıyorum?” diye sorabilen kişidir! (Kötülük emir kullarıyla yürür!)
Peter Singer ise daha pratik ve çağın problemlerine odaklıdır. Ona göre iyilik, sadece düşünsel bir mesele değildir, iyiliğin ölçüsü eylemdir. Singer için iyi insan, küresel sorumluluk sahibi bireydir: bağış yapar, tüketimini sorgular, gezegenin öbür ucundaki acıya duyarsız kalmaz. (Duyarlılık sınır tanımaz!)
Martha Nussbaum, iyiliği duygularla iç içe düşünür. Ona göre adaletin sağlanması için duyguya da yer açılmalıdır. Çünkü salt akıl bazen adil olamaz. Nussbaum’un iyi insanı, başkalarının kırılganlığını anlayabilen, başkası için mahçup olabilendir. (Başkası için mahçup olmak –tam burada içinizde bir şey cız ettiyse “testi” geçtiniz, siz iyi bir insansınız?)
Son olarak Cornel West’e göre iyi insan olmak, sistemin dışladıklarına omuz vermektir. Yani o sadece düzgün birey değil, muhalif bireydir. Böyle biri itiraz eder. Risk alır. Ezilenle dayanışma kurar. West iyilikle adaleti aynı potada eritir. Mesela “Adalet, sevginin kamusal alandaki görünümüdür” der. (Tevekkeli değil adalet ve devlet kolayca yanyana gelemiyor, devlet sevgiden yoksundur çünkü!)
Gördüğünüz gibi çağdaş filozoflara göre iyi insan, dünyayı değiştirmek için harekete geçen, sadece kendisi için değil, başkaları için de sorumluluk duyan, adaletsizliğe sessiz kalmayan kişidir. Vicdanını kurallardan üstün tutar, hem aklıyla hem kalbiyle hareket eder. Başkasının acısını görmezden gelmez; gerektiğinde konforundan vazgeçip ezilenin yanında durur. Farklı olanı dışlamaz, eşitliği savunur. İyiliği sessiz bir erdem olarak değil, cesur bir “karşı çıkış” olarak anlar. (İç geçirmekle iyi insan olunmuyor, biraz da ter dökmek gerek!)
* * *
İzninizle ben de bir şeyler ekleyerek ya da söylenenlerin bazılarını vurgulayarak iyi insan tanımına katkıda bulunabilir miyim? (Haddim olmayarak!)
Eleştirilince hemen savunmaya geçmez mesela. “Haklılık payı olabilir mi bunun?” diye yoklayıverir kendini. İnsanlar arasındaki farklılıklara merakla yaklaşır. Yeni bir bakış açısı duymak, tanımadığı bir dünyayı keşfetmek onu heyecanlandırır. Dünya daha adil, daha eşitlikçi ve sürdürülebilir olsun diye birşeyler yapmaya çalışır. Kadın-erkek eşitliğine inanır. Dilin içine sinmiş cinsiyetçi alışkanlıkları fark ettikçe, bunlardan kurtulma telaşına düşer. Cinsel yönelim ya da kimliklere dair önyargılara, ırkçılığa, din düşmanlığına, yaşa göre ayrımcılığa karşı çıkar. (Sen gelirken ben gidiyordum/yaşı yetmiiiş işi bitmiiiş…)
Peki bütün çerçeveye baktığımızda kendimizi nasıl konumlandırıyoruz?
“İyi insana” ulaşabildik mi?
Eğer dürüstlük bu çerçevenin içindeyse, cevabımız “evet” olamaz. Ama eksiklerimizi fark edip onları aşmaya çalışıyorsak, doğru yoldayız demektir. Üstelik iyi insan tanımı da bizimle birlikte değişip gelişiyor.
Babam 1950’lerin ikinci yarısını göremedi. Ona “iyi insan kimdir baba?” diye sormuş olsaydım, “kadın-erkek eşitliğini savunur” ya da “çevreye saygılıdır” demeyecekti kesinlikle. Tabii bu eksikliği onun iyi bir insan olmadığını değil, “iyi insan” kavramının gelişmesine katkı yapan çevreci ve feminist akımlarla kendi zamanında karşılaşmamış olduğunu gösterecekti.
Belki de iyi insan olmak, geometrideki eğriyle doğrunun sonsuzda teğet olmasına benziyor: Bir türlü tam ulaşamadığımız ama asla vazgeçemediğimiz bir ideal. Bence bu süreç, insanlığın vahşet döneminden sıyrılma (insanileşme) çabası. (Henüz epey yol almamız lazım bunun için!)
Ve geliyoruz en kritik soruya!
Bir otokrat, iyi bir insan olabilir mi?
Soruya kendi cevabımızı vermeden önce yine antik filozoflara başvurmakta yarar var. Onların “tiran” dedikleri figürler, günümüzün otokrat kavramıyla büyük ölçüde örtüşüyordu: Gücü tek elde toplayan, keyfi yöneticilerdi bunlar.
Filozoflarımıza göre göre tiranlık, yönetim biçimlerinin en yozlaşmış ve ahlaken en sorunlu olanıydı. Eflatun, tiranı kendi arzularının kölesi ve halkı korkuyla yöneten biri, tiranlığı da erdemli yönetimin tam karşıtı, adaletin hiçe sayıldığı rejim olarak tarif ediyordu. Aristoteles ise tiranlığı halkın iyiliğini değil, yalnızca yöneticinin çıkarını gözeten yozlaşmış bir yönetim biçimi diye tanımlıyordu. Ona göre, tiran halkı korkutarak sindirir ve yasaları kendi keyfine göre şekillendirir; bu da uzun vadede rejimin çökmesine neden olurdu.
Sokrates ve Plutarkhos gibi düşünürler de tiranların cehalet, narsisizm ve adaletsizlikle hareket ettiğini, sonunda kendi korkularının esiri olduklarını savunur. Antik düşünürler için tiranlık sadece siyasal bir sorun değil, aynı zamanda erdem ve ahlakın yitimiydi. Bu yüzden tiranlıktan kurtulmak, yalnızca iktidarı değil, aynı zamanda toplumsal ve bireysel vicdanı da yeniden inşa etmeyi gerektiriyordu. (Hayati önemde bir tespit, bunu hep akılda tutmakta yarar var!)
“Mülk küfürle ayakta kalır ama zulümle asla ayakta kalmaz!”
Dönelim yine bu tarafa: Farabi’ye göre adil ve erdemli bir yöneticinin olmadığı yerde iyi bir toplum olmaz; tiranlık, bilgisizliğin ve yozlaşmanın düzenidir. İbn Sina da, yönetici ahlaklı ve erdemli değilse, halkın manevi gelişiminin sekteye uğrayacağını söyler. Gazzâlî de Nasîhatü’l-Mülûk (Hükümdarlara Öğütler) adlı ünlü eserinde “zalim sultan”a haddini bildirmekten geri durmaz: “Zalim sultan ise uğursuzluktur; onun mülkü [iktidarı] kalıcı olmaz, devam etmez. Çünkü şöyle denmiştir: Mülk küfürle [yani hükümdar Müslüman olmasa bile] ayakta kalır ama zulümle asla ayakta kalmaz.”
Görüldüğü gibi yüzyıllar ötesinden bize ulaşan bazı kanaatler “köprülerin altından sular ne kadar akmış olurlarsa olsun” doğruluklarını koruyor!
Şimdi yine sorumuza dönelim: Bir otokrat, iyi insan olabilir mi? Ya da iyi bir insan, otokrat olabilir mi?
Otokrat kimdir?
Otokrat, tüm siyasi gücü tek başına elinde toplayarak vatandaşları karar süreçlerinden dışlar, kendi iradesini yasaların ve kurumların üstünde görür. Adaleti keyfince uygular, eleştiriyi tehdit sayar ve muhaliflerini hain ya da ajan gibi yaftalarla düşmanlaştırır. Bilgi akışını sıkı denetim altında tutar; verileri çarpıtarak veya uydurarak kendi anlatısını tek hakikat gibi sunar. Böylece yalan ve manipülasyonlarla hem muhaliflerini bastırır hem de destekçilerinden mutlak sadakat talep eder.
Otokrat soğukkanlı bir stratejisttir; güce yalnızca hükmetmek için değil, varlığını kanıtlamak için ihtiyaç duyar. Kendini halkının kurtarıcısı olarak görür, eleştiriyi ihanetle özdeşleştirir. Onun dünyasında güven, sadakatten ibarettir; insanlar ya “bizden”dir ya da “düşman.” Makyevelist zekâsıyla çevresini manipüle eder ve en yakınlarını bile gözden çıkarmakta tereddüt etmez.
Milliyetçi duyguları kışkırtarak ya da sahte başarı hikâyeleri yaratarak toplumsal desteğini pekiştirir. Örneğin Hugo Chavez, veremden ölen Simon Bolivar’ın bir “emperyalist komplo” ile öldürüldüğünü iddia etmiş; Ferdinand Marcos ise babasının direnişçi, kendisinin de gerilla lideri olduğunu öne sürmüştü. Oysa tarihi belgeler bu iddiaların uydurma olduğunu gösteriyordu. Avrupa birliği’nin Macaristan’a zorla göçmen yerleştireceğini ya da mültecilerin çoğunun terörist olduğunu ileri süren Macaristan Başbakanı Viktor Orbán da, sık sık “gerçekleri çarpıtmakla” (yalan söylüyor demenin kibar hali) eleştiriliyor. Ayrıca ekonomik verileri abartmak, medya özgürlüğüyle ilgili sorunları gizlemek gibi “küçük” kusurları da var.
Uzun lafın kısası (eskiler velhâsılıkelâm derlerdi), otokrattan iyi insan, iyi insandan otokrat olmaaaz!


