İlginç alışkanlıkları, öngörülmesi güç hamleleri, zamanın ötesindeki fikirleriyle hafızalara kazınan devrimcilerin ne yiyip içtikleri şimdiye kadar çoğunlukla göz ardı edildi. “Devrim Mutfağı” ise bu eksikliği gideriyor ve birbirinden çarpıcı örneklerle devrimcilerin hiç bilmediğimiz yönlerini ortaya koyuyor.
Marx’tan Lenin’e, Atatürk’ten Napolyon’a, Fidel’den Deniz Gezmiş’e, Clara Zetkin’den Rosa Lüxemburg ve Behice Boran’a uzanan bir seçkiyle, devrimcilerin sadece eylemlerini değil, sofraları, damak zevkleri, yoksunlukları, doygunlukları ve tercihleri de ilk kez bu denli ayrıntılı inceleniyor.
Kimi zaman zorlu koşullarda kurulan küçük sofralar, kimi zaman gösterişli diplomatik yemekler, kimi zaman da açlıkla sınanan hayatlar… Dr. Bengi Başaran ve gazeteci Umur Talu, anılar, makaleler, tanıklıklar ve tarihi belgelerle bu sofraların izini sürüyor.
Umur Talu ile T24’te buluştuk, kitabın ortaya çıkış sürecini, 37 devrimcinin seçimindeki kriterleri, arşivlerde rastlanan şaşırtıcı ayrıntıları, süfrajetleri ve devrimle mutfağın iç içe geçtiği tarihsel dönemeçleri konuştuk.
Umur Talu, Ebru D. Dedeoğlu ve Bengi Başaran
“Bazı devrimcilerin zengin sofra alışkanlıkları var, Gramsci gibi açlıkla yaşayanlar da”
-‘Devrim Mutfağı’nda 37 devrimcinin sofrası yer alıyor. Bengi Başaran ile birlikte araştırma süreciniz nasıl ilerledi? Arşivlere, anılara, belgelere ulaşırken nelerle karşılaştınız? Sizi en çok şaşırtan detay neydi?
Fikir aslında Dr. Bengi Başaran’a ait. Başka bir makale için çalışırken Castro’nun dondurma sevgisine rastlıyor, oradan ilham alıyor. Sonra bunu benimle paylaştığında çok heyecanlandım, hemen benimsedim. Zaten daha önce birlikte dört belgesel hazırlamıştık, çekimlerine birlikte katılmıştık. Yani birlikte çalışmaya alışkınız. İlk işimiz, bu fikrin daha önce yapılıp yapılmadığını araştırmak oldu. Bazen bir fikir aklına gelir ama meğer çoktan biri onu hayata geçirmiştir. Taradık, baktık, derli toplu bir örneğine rastlamadık. Elbette tek tek makaleler vardı. Ama bizdeki gibi hem devrimi hem de mutfağı bir araya getiren, siyasi figürlerin yemekle ilişkisine odaklanan bütünlüklü bir çalışma bulamadık. Kaynaklarımız anılar, akademik makaleler, yer yer mizahi ya da sarkastik yayınlardı. Hepsinden toplaya toplaya, düşünerek ilerledik. Sadece mutfağı anlatmıyoruz. Başlıkta geçen ‘devrim’ kelimesi boşuna değil. Her ismin hayatına göre, yemek, açlık, tokluk, gurmelik, lezzet düşkünlüğü ya da sadece bulabildiğini yiyebilmek gibi durumları metne işledik.
-Bu isimleri nasıl belirlediniz?
Dünyada “devrim” denen ne varsa, yalnızca sosyalist devrimler değil; kimi bağımsızlık savaşlarıyla iç içe geçmiş, kimindeyse bağımsızlık yönü daha ağır basmış. Hepsinin ortak paydası, devrimci bir değişim arzusuydu. Başarıya ulaşmış ya da ulaşamamış olmaları bizim için belirleyici değildi. Hindistan örneğinde olduğu gibi başarıya ulaşanlar da İrlanda örneğinde olduğu gibi ulaşamayanlar da var listede. Seçkiyi yaparken yalnızca eylemleriyle değil, aynı zamanda düşünsel üretimleriyle bu yolu yürüyen isimlere de yer verdik. Özellikle kadınlara dair seçimlerde, Emma Goldman, Clara Zetkin, Rosa Luxemburg gibi eylemci ve teorisyen kadınları dahil ettik. Ancak sadece bu isimlerle sınırlı kalmadık; örneğin Harriet Tubman gibi, devrim kavramıyla doğrudan ilişkilendirilmemiş ama yaptığıyla büyük bir dönüşüm yaratan kadınlara da yer verdik. Frantz Fanon gibi isimlerse hem bağımsızlık hareketinin öncüsü hem teorisyeni hem de bir psikiyatr olarak bu listeye çok yönlü katkı sundu. Elbette dışarıda kalanlar oldu; ama elimizden geldiğince çok sesli, çok katmanlı bir seçki yapmaya çalıştık.
Vladimir Lenin ve eşi Nadezhda Krupskaya, 1922
-Alman filozof Feuerbach, Kant’ın “İnsan nedir?’’ hakkındaki sorusuna karşılık, “İnsan yediği şeyler üzerinden tanımlanan bir varlıktır,” diyor. Yediğimiz şeyler üzerinden mi yemediğimiz şeyler üzerinden mi tanımlıyoruz? :)
Bence her ikisiyle de tanımlanırız. Feuerbach’ın bu yaklaşımı Marx’ı da etkilemiştir. Kitapta da görüyoruz; bazı devrimcilerin zengin sofra alışkanlıkları var, damak zevklerine düşkünler. Ama Gramsci gibi bazıları açlıkla yaşamış, açlıkla ölmüştür. Yani yiyebildiğimiz kadar, ulaşamadıklarımız da kim olduğumuzu belirler.
“Devrimcilik yoksullukla özdeşleştiriliyor ama mücadeleyle hayatın küçük zevkleri arasında keskin bir duvar yok”
-Tarihsel anlatılar devrimcileri genellikle yoksunlukla özdeşleştiriyor. Oysa siz Lenin’in, Castro’nun, Behice Boran’ın mutfakla ilişkisini, yaşamla bağını, neşesini gösteren detaylara da yer veriyorsunuz. Devrimcilerin bu insani yönleri neden tarihsel anlatının dışında bırakılıyor?
Evet, bazıları yapıyor. Mesela Lenin mutfakta eşinden daha iyi bir şefmiş diyebiliriz. Castro da öyle. Behice Boran, Mihri Belli, Sevim Belli gibi isimler için de geçerli bu. Hayatla bağları, neşeleri, damak zevkleri var. Ama tarih bunları neredeyse hiç görmez. Hatta bazen devrimcilerin kendileri de görmez. Devrimcilik yoksullukla özdeşleştiriliyor ama bu her zaman doğru değil. Tabii ki yoksunluk içinde mücadele ediyorsunuz ama aynı zamanda insansınız. İyi şeylere ulaşma hakkını savunuyorsanız, onları kategorik olarak reddetmek tutarsız olur. Engels’in şampanya içtiğini biliyoruz. Yani mücadeleyle hayatın küçük zevkleri arasında keskin bir duvar yok aslında. Biz biraz da bu duvarı görünür kılmak istedik.
“Engels etin ne kadar gerekli olduğunu anlatıyor, vejetaryenlere de saygı duyuyor”
-Devrimcilerin mutfak pratiklerini incelerken sınıf atlamanın estetik tercihlere etkisini gözlemlediniz mi? Ekmek kavgasıyla şampanya arasında gelgitler çelişki yaratmaz mı?
Bu gerilimi yaşayanlar olmuştur ama aynı zamanda çok net örnekler de var. Engels yoksulluktan gelen biri değil; bir fabrikatörün oğlu. İngiltere’de işçi sınıfının koşullarını gözlemlemesi Marx’ın teorisine ilham veriyor. Ama aynı Engels doğum gününde şişelerce şampanya tüketiyor. Etin ne kadar gerekli olduğunu anlatıyor ama vejetaryenlere de saygı duyuyor. Castro’nun hikâyesi daha başka. Gramma yatısıyla Küba’ya çıkarken deniz kabuklarını kemiriyorlar. Dağlarda ne bulurlarsa avcılıkla, toplayıcılıkla besleniyorlar. Zamanla şefleri oluyor. Havana’ya girince Polonezia restoranına koşuyorlar. Sonra bir süt, dondurma ve kamanber devrimi başlıyor Küba’da. Mücadele sürüyor ama hayatla kurulan bağ da sürüyor. Gramsci ise başka bir hikâye. Sicilya’da çok yoksul bir aileden geliyor. Sağlığı zaten kötü. Sonra Mussolini'nin tutsaklığında yıllar geçiriyor. Bolivyalı bir devrimci kadının son çorbası ya da Michael Collins’in, sevmemesine rağmen içtiği son pint bira... Garibaldi ve Troçki gibi devrimciler de geçtikleri coğrafyaların mutfaklarıyla tanışıyorlar. Aralarında İstanbul da var. Yani bu çeşitlilik bir çelişki değil, aslında hayatın içindeki çokluğun devrimci deneyime yansıması.
Umur Talu
“Yalnızca açlığın değil, tokluğun da sorumluluğu var”
-Rosa Luxemburg’un “Tüm dertleri tokların vicdanına yüklemek istiyorum” cümlesi, bugün küresel gıda zincirleri, açlık ve israf tartışmaları bağlamında nasıl yeniden okunmalı?
Bence doğrudan okunmalı. Luxemburg’un sözünü bugünün dünyasına taşıdığımızda karşımıza çıkan tablo çok açık: Küresel açlık, gıda israfı ve ticarileşmiş tarım politikaları. Dert, yalnızca yoksulun yoksul için üzülmesiyle çözülmez. Esas sorumluluk, Rosa’nın işaret ettiği o ‘tok’ tabakalarda. Bugün bunu sivil toplum örgütleri ya da küresel yardım kampanyalarıyla perdelemeye çalışıyorlar ama yapısal eşitsizlik değişmiyor. Devrim tarihine baktığınızda açlık ve kıtlık yalnızca sonuç değil, aynı zamanda birçok devrimde tetikleyici olmuş. Fanon, Cezayir’de aç çocukları gördüğünde derinden etkileniyor. Sartre ve Simone de Beauvoir’la bir yemekteyken bile, yemeğin aşırı inceliği onu rahatsız ediyor. Yabancılaşıyor. Luxemburg’un sözünü burada da yeniden duyuyorsunuz. Hatta daha öncesinde Rousse’nun da bu konuda bir söylemi var: “'Halkın yiyecek hiçbir şeyi kalmazsa, zenginleri yer.” Bugünün küresel gıda politikalarını eleştirirken bu cümlelerin taşıdığı ahlakî çağrı hâlâ geçerli. Yalnızca açlığın değil, tokluğun da sorumluluğu var.
-Lenin’in “ev işleri kadını ev kölesi yapar” yaklaşımından hareketle, Clara Zetkin’in tanıklıklarıyla aktarılan devrimci yemekhaneler fikri, bugün neoliberal çağda yeniden kamusal mutfağı tartışmamıza zemin hazırlar mı?
Burada aslında ilginç bir çelişki var. Fransız Devrimi’nden hemen önce Fransa’da bir tür "yemek devrimi" başlıyor. Bu, bir yandan aristokrat mutfağının halka açılması demek. Yani yalnızca saraylara özgü lezzetlerin giderek daha geniş kesimlerce ulaşılır hâle gelmesi. Öte yandan ise, yemeğin bireyselleşmeye başlaması: Eskiden herkesin aynı masada yediği uzun han sofralarından, kişisel tabaklara, bireysel tercihlere dayanan bir mutfak düzenine geçiş. Fransız devrimi sonrasında bu süreci hızlandıran bir başka şey de şu: Saraydan kovulan ya da işsiz kalan şefler Paris’te lokantalar açıyor. Bir anda yemeklerin çok kötü olduğu Paris, bir gurme merkezine dönüşüyor. Yani hem bir kamusallaşma hem bir bireyselleşme süreci eş zamanlı ilerliyor. Devrim yemekhaneleri de bu gerilim içinde yer alıyor. Bugün kamusal mutfakları tartışırken sadece paylaşımı değil; aynı zamanda erişim eşitliğini, toplumsal cinsiyet yüklerini ve estetik tercihlerdeki sınıfsal kırılmaları da birlikte düşünmek gerekiyor.

Rosa Luxemburg
“Yemek ve mutfak devrimci gündelik hayatın ve ideolojik tercihin önemli bir parçası”
-Daha haz odaklı mı?
Evet, tabii. Ama aynı zamanda da bir devrim ortamı. Fransız Devrimi’nden önce yemek zaten aristokratların ayrıcalığıydı. Devrimle birlikte bu tatlar halka açıldı. Paris'in gurme merkezi haline gelmesi, devrimden sonra şeflerin özgürleşmesiyle mümkün oldu. Öte yandan Sovyet deneyiminde başka bir yön var: Toplumun büyük çoğunluğu yoksul ve devrim tehlikelerle kuşatılmış. O nedenle sadece bireysel haz değil, kolektif çözüm aranıyor. Kolektif yemekhaneler ve konutlar, kadını ev işinden kurtarmak için düşünülmüş yapılar. Mutfağın sosyalleşme alanı olarak yeniden kurgulandığı bir dönem. Ama bu pratikler her zaman eşitlikçi değil. Herkese erişim sağlanamıyor. Yine de yemek ve mutfak hem devrimci gündelik hayatın hem de ideolojik tercihin önemli bir parçası.
-Peki bu kolektif mutfaklar nasıl işliyordu?
Sovyetler’de küçük daireler mutfaksızdı, ortak mutfaklar vardı. O mutfaklar yalnızca yemek pişirme alanı değil, aynı zamanda bir sosyalleşme mekânıydı. Büyük toplu konutlarda mutfak, kadını ev işinden ve yalnızlıktan kurtarmanın bir aracı olarak da görülüyordu. Ancak Lenin’in teorisinde mutfağın bu özgürleştirici yönüyle, cinsellik gibi başka başlıklardaki sınırlı özgürlük anlayışı çelişiyordu. Yemekhaneler, okullar, işyerleri… Bunların hepsi hem zorunluluktan doğan hem de ideolojik olarak tasarlanmış ortak alanlardı. Ama her zaman herkes için erişilebilir olmuyordu. Bu nedenle her kolektif pratik, eşitlikçi anlamlar taşımıyordu. Ama kitabın asıl sürprizi, son bölüme eklenen 1848 devrimi. Çünkü o doğrudan sofradan başlıyor.
Baltiets, Krasny Putilovets ve Bolşevik fabrikalarının kooperatifi, 1925
-Sofra devrim başlatabilir mi?
1830 ve 1848 devrimleri bu açıdan çarpıcı örnekler. Marx’ı etkileyen süreç 1830’da başlıyor, ama esas olarak 1848 devrimi Manifesto’nun hemen ardından geliyor. Manifestoyu kaç kişi o sırada okumuştu, bilinmez ama içerdiği fikirler o sofralarda vücut buluyor. Toplantı ve gösteri yürüyüşlerinin yasaklandığı 1848 Paris’inde devrim, uzun sofralarla başlıyor. Bu, aslında 1830’lardaki bir geleneğin devamı. Devrimi başlatan o ilk sofra, bugün Paris’e giden herkesin uğradığı o lüks markaların bulunduğu Champs-Elysées’de kuruluyor. Sokak yapısı buna müsait olduğu için. Oradan dağılıyorlar. Tıpkı bizim Gezi sürecinde Taksim tünelinden başlayan sofralar gibi. Concorde, Madeleine meydanlarında öğrenciler toplanıyor, ardından cenazeler Paris sokaklarında dolaştırılıyor ve süreç radikalleşiyor.
-Peki o sofralar sonunda neye dönüştü?
1848, Fransa’daki son krallık. Sonrasında bir daha krallık rejimi olmuyor; yerini imparatorluğa bırakıyor. Yani sürecin sonunda bir burjuva devrimine evriliyor her şey. Ama baktığınızda o hareket bir devrimdir; o isyan bir ayaklanmadır; o sofralar da ziyafettir. Biçimi ne olursa olsun, tarihsel anlamı var.
Behice Boran
“Süfrajetler tariflerin arasına oy hakkı, seçme-seçilme hakkı gibi çağrılar gizlemişti”
-Süfrajetler hem seçme-seçilme hakkı hem de mutfaktaki rollere karşı mücadele etti. Sizce mutfaktan başlayan eşitlik mücadelesi bugün nerede duruyor?
Süfrajetler sadece teoriyle değil, doğrudan eylemle, sokakla ve zaman zaman sabotajla mücadele etmiş çok cesur kadınlardı. Yemeği de politikleştirerek kullandılar. Örneğin, bir yemek kitabı yayımladılar. Mark Twain ve Jack London gibi yazarlar da katkı sundu bu kitaba. Ama aslında tariflerin arasına oy hakkı, seçme-seçilme hakkı gibi çağrılar gizlenmişti. Yani mutfak, burada bir propaganda aracına dönüşmüştü. Bu ilerici örneğin karşısında, tam tersi bir örnek de var. Orwell’in eşi üzerinden yapılan karşı-devrimci bir karalama: İsimsiz bir yemek kitabı yayımlanıyor ve orada Orwell’in eşi adeta küçük düşürülerek İngiltere gibi aristokratik bir ülkenin cumhuriyetçilerce yönetilemeyeceği mesajı verilmeye çalışılıyor. Sovyetler döneminde çıkan broşürler, Fransız Devrimi sırasında yayımlanan yemek kitapları, tüm bu süreçlerde yemek politik bir alana dönüşüyor. Öyle ki bir dönem, patates ekmekten bile daha önemli hale geliyor. Patates tarifleri üzerine kitaplar yayımlanıyor. Hatta Marat, Paris'te halkın kendi yiyeceğini üretmesini teşvik ederken Robespierre tüm bu girişimleri söktürüyor. Bu bile devrimdeki iç ayrışmayı gösteriyor. O nedenle yiyecek, mutfak, mutfaktaki düzenlemeler, hep siyasetin tam ortasında olmuş.
“Mutfak, bir devrimin kitleselleşmesinin ön koşullarından biri”
-Mutfak aslında politik bir eylem alanı mı?
Kesinlikle. Hatta bir devrimin kitleselleşmesinin ön koşullarından biri diyebiliriz. Çünkü daha iyi bir hayat arayışı, umudu, doğrudan mutfağa dokunuyor. Sosyalist bir devrime katılanların çoğunun Kapital’i, hatta Manifesto’yu okumamış olması mümkün. Türkiye’deki örneklerden de bunu biliyoruz. Ama insanlar yine de katılıyor. Neden? Ailesi, kendisi için daha iyi çalışma ve yaşam koşulları umuduyla. Yani en temelde, bir dilim ekmek için.
Mustafa Kemal Atatürk
“Atatürk, Selanik mutfağından yetişiyor ama zengin mutfaklarla karşılaşmış, yemek zevki gelişmiş”
-Atatürk'ün bir yanda mütevazı, sade menülerle kurduğu halk sofraları; diğer yanda Çankaya Köşkü'nde verilen ihtişamlı diplomatik yemekler… Bu iki mutfak dili, onun iktidar anlayışında nasıl bir yere oturuyordu?
Çünkü ikisini de yaşamış birisi. Bir kere askerî okuldan geliyor. Selanik mutfağından, annesinin mutfağından yetişiyor ama askerî okul disiplini de var. Trablus, Arap Yarımadası, çeşitli cepheler, Çanakkale… Yani sonuçta tayın’la geçirilen yıllar var, menü değil. Ama unutulan bir şey var: Özellikle askeri öğrenciliğinde, Beyoğlu'nda, Pera'da sevdiği mekânlar var. Yemeği, içmeyi, değişik lezzetleri tanıyor. Fransa ve Almanya’daki deneyimlerinden, Karlsbad’daki geçici tedavi sürecinden de etkilenmiş. Bunların hepsinde zengin mutfaklarla karşılaşmış biri. Yemek zevki, Fransız Devrimi ve sonrasına dair kitapları olduğu kadar, Avusturya-Macaristan saray mutfağına dair fikirleriyle de şekillenmiş. Çankaya’daki sofralarda, diplomatik konuklar ağırlandığında gösterişli menüler hazırlanıyor; bu gayet doğal. Ama kendi yediği, kimi zaman daha sade. Son yıllarında ise özel bir diyeti takip ediyor zaten.
Mahir Çayan (Ortada)
“Deniz Gezmiş’in Halit Çelenk’in eşinin yaptığı poğaçaları son anında dahi hatırlaması, Mahir Çayan’ın piknikleri çay anıları…”
-Kitapta Deniz Gezmiş, Mahir Çayan ve Yusuf Aslan da yer alıyor. Cezaevindeki gıda direnişlerini yalnızca beslenme değil, aynı zamanda onur ve direnişin bir parçası olarak görebilir miyiz?
Tabii ki. Açlık grevi nasıl politik bir eylemse –ki evrensel olarak öyledir– yemek, açlık, direniş, tabağı fırlatmak, onu reddetmek gibi pratikler de politik eylemdir. Bu konuda en sert örnekler İrlanda’da yaşanmıştır. Bobby Sands örneği buna en çok bilinenidir. Türkiye özelinde de Deniz Gezmiş ve Mahir Çayan gibi isimlerin politik yolculukları, aile sofralarından başlıyor. İkisinin de Haydarpaşa Lisesi’nden başlayıp Üsküdar’daki mutfaklardan İstiklal Caddesi’ndeki işkembecilere dönemleri var. O dönemlerde esnaf lokantaları, ucuz şaraplar, arkadaş ortamlarıyla şekillenen bir mutfak kültürü... Daha sonra girdikleri yolda bu tür kamusal sofralara oturmaları zaten mümkün olmuyor. Ama Deniz Gezmiş’in avukatı Halit Çelenk’in eşinin yaptığı poğaçaları son anında dahi hatırlaması, Mahir Çayan’ın cezaevinden kaçtıklarında arkadaşlarının onun içeride her geleni abur cubur demeden yemesine şaşırması ya da onun piknik ve çay anıları… Bunların her biri, politik hayatın yemekle kesiştiği noktaları gösteriyor. Kitabın alt mesajlarından biri de şu: Devrimcilik, yoksunlukla tanımlanamaz. Mahsur kalmak, mahsun kalmak değildir devrimcilik. Ama keyif çatmak da değildir. Bir lezzeti tatmak, onu paylaşmak; eğer amaç herkesin bu imkana kavuşmasıysa, bunun kendisi reddedilebilecek bir şey değildir.

Umur Talu
“Devrimcilik ne yoksunlukla ne de keyiften tamamen vazgeçmekle tanımlanabilir”
-Behice Boranı, özenli sofraları, neşesi, dış görünümüne önem vermesini okuyoruz. Keza Sevim Belli de. Bu yönleri neden bugüne kadar anlatılmadı? Kadın devrimcilerin ‘feminen’ halleri neden tarih sayfalarında yer almaz?
Aslında bu, muhalefet saflarında bile süren bir önyargının sonucu. Kadın mutfaktan kurtulmalı, evet; ama bu mücadeleyi veren kadınlar mutfakta olamaz gibi düşünülüyor hâlâ. Oysa Sevim Belli de Behice Boran da sadece akademik birikimleriyle değil, hayatın pratik yönleriyle de çok güçlü kadınlardı. İkisi de varlıklı, eğitimli çevrelerden geliyor. Sevim Belli yalıda büyümüş, doktor. Behice Boran kolejli, Amerika’da sosyoloji doktorasını yapmış. Bu geçmişe rağmen Türkiye’de çok net bir tercih yapıyorlar ve bunun bedelini de ağır ödüyorlar. Hem devletin baskısıyla hem kendi yaşamlarının sadeleşmesiyle. Üstelik bunu da sadece erkeklerin değil, kadınların bile önünde yapmaya çalışıyorlar. Ama şu da var: Güzel yemek yapmayı da seviyorlar. Boran’ın cezaevinde iyi salata yaptığı anlatılıyor. Yani devrimcilik ne yoksunlukla ne de keyiften tamamen vazgeçmekle tanımlanabilir. Bu kadınlar hem politik bilinçleriyle hem yaşama biçimleriyle güçlü bir bütünlük kurmuşlardı.
Havana'daki dondurmacı
“Fidel Castro’nun dondurma sevgisi meşhur, sonuçta Havana’da festival mekânı gibi bir dondurmacı açılıyor”
-Küba Devrimi’nde dondurma ve Camembert neden bu kadar merkezi bir meseleye dönüştü?
Fidel Castro’nun dondurma sevgisi meşhur. Markiz-Marquez 18 top yediğini söylüyor ama 24 top yediğini iddia edenler de var. Küba devriminden önce ülkede Amerikan dondurma zincirleri vardı, halk da bu dondurmalara meraklıydı. Muhtemelen Fidel de bunlardan yemişti. Devrimden sonra bu dondurmalar Küba’da bulunmaz olunca, “biz bunun daha iyisini yapmalıyız” diyerek işe koyuluyor. Ancak bu “daha iyisini” yapabilmek için Kanada üzerinden, diplomatik yollarla örnek ürünler getiriliyor. Castro, Chelya’ya (hem sekreteri hem dağdaki sağlık sorumlusu, aynı zamanda sevgilisi) görev veriyor: “Bu dondurmanın daha iyisini yapacağız.” Sonuçta Havana’da bir dondurmacı açılıyor. Tanıklıklara göre “Alice Harikalar Diyarında”yı andıran bir yer. Çocuklar için adeta bir festival mekânı. Mekân hâlâ açık. Dondurmayla bitmiyor. Castro, Camembert peynirine de takıyor. Bu peyniri üretmeye çalışıyorlar. Ancak çok başarılı olamıyorlar. Çocukların daha iyi beslenmesi için Kanada’dan farklı süt ırkı inekler getirtiliyor. Bazıları Küba iklimine uyum sağlayamıyor. O dönem için en ütopik fikir ise şu: Minyatür inekler üretip her eve bir tane vermek. Herkesin kapısında sütü olacak. Tüm bunlar bize şunu gösteriyor: Küba'da mesele sadece halkın doyması değil, “iyi doyması” için de uğraşılmış. Devrimci iktidarın mutfakta da hayal gücüyle çalıştığını buradan anlayabiliyoruz.
Fidel Castro
-Son olarak kitabın kapağı çok dikkat çekici. Hamburger yiyen Che Guevara. Bu kapağa hiç itiraz gelmedi mi?
Benim tahmin ettiğimden çok daha az kişi takıldı. Kapak, bir pop art çalışması. “Che hamburger yer mi?” diye soranlar oldu ama hot dog yerken, kola içerken, beyzbol kıyafetli pozları da var. Ayrıca şunu da söyleyeyim: Hamburger Amerikan değil, Alman kökenli. Zaten adı da oradan geliyor. Hiçbir şey tek bir ülkeye ait değil artık. Yoğurt, cacık, peynir gibi şeylerde olduğu gibi bu da kültürlerin birbirine karıştığı bir durum. Ayırmak mümkün değil.



