Taha Parla benim hiç hocam olmadı, sınıfında hiç oturmadım, ama Türkiye’yi düşünürken kafamın içinde dönüp duran seslerden biri de hep onunki oldu. (Bir diğeri de sevgili eşi Jale Parla’dır. Onun Babalar ve Oğullar kitabı Türkiye kültüründe babasızlığı ve otoriteyle ilişkiyi anlamanın referans metinlerinden biridir kanımca.) Dolayısıyla bu yazıyı hocasını kaybetmiş bir öğrenci metni gibi değil, düşünsel borcunu ödemeye çalışan bir meslektaş metni gibi yazmak istiyorum.
Taha Parla’nın merkezinde durduğu tartışma, Türkiye’de devletin, ideolojinin ve rejimin hangi kavramsal dille anlaşılacağı tartışmasıydı. Ziya Gökalp, Kemalizm ve Türkiye’de Korporatizm kitabında geliştirdiği korporatizm yorumu bu tartışmanın ilk büyük halkası olacaktı. Bu kitapta Taha Hoca toplumu sınıflar üzerinden değil, meslek zümreleri ve organik birlik üzerinden kurgulayan, kapitalizme anti-liberal bir ahlaki rasyonel üretmeye çalışan, hem liberalizme hem sosyalizme mesafeli bir ideolojik hat tarif eder. Böylece hem Gökalp’in düşüncesini hem de Kemalist dönemin hâkim siyasal dilini otoriter bir devletçilikle iç içe okur. Ona göre 20. yüzyıl egemen Türk siyasal düşüncesi, sağdan merkeze ve kendini sol ya da sosyal demokrat olarak tanımlayan birçok çizgiye kadar genişleyen bir korporatist kamu felsefesi tarafından belirlenmiştir.
Korporatizm tezi, Parla’nın Türkiye tasavvurunun sadece bir parçasıdır. Türkiye’de Siyasal Kültürün Resmi Kaynakları üçlemesinde Nutuk’u, Söylev ve Demeçler’i ve Altı Ok’u mercek altına alırken, “resmi siyasal kültür” kavramını inşa eder. Nutuk’u kurucu bir siyasal anlatı, bir iktidar dili ve bir hafıza mühendisliği olarak okur. İkinci ciltte Söylev ve Demeçler üzerinden Atatürk’ü parti lideri ve ideolog olarak konumlandırır. Burada artık sadece bir “kurucu baba” figürü değil, tek parti rejimini kuran, yöneten ve meşrulaştıran siyasal aktörün dili vardır. Üçüncü ciltte ise Altı Ok üzerine kurulu tek parti ideolojisini inceler; cumhuriyetçilik, milliyetçilik, halkçılık, devletçilik, laiklik ve inkılapçılık ilkelerini yeni bir rejim mimarisinin dayanakları olarak analiz eder. Bu üçleme ile Taha Hoca Kemalizmi tarihsel bir ideoloji olarak analiz eden isimler arasına girecektir. Ancak bunu yaparken cumhuriyetin tarihsel önemini yok saymaz, ama derinleştirilmesi gerektiğini tekrar tekrar vurgular. Bu açıdan erken Cumhuriyet dönemini siyasî sorunlarımızın neredeyse tek kaynağı gibi okuyan daha indirgemeci bir külliyattan ayrılır.
Sonraki çalışmalarında kurucu döneme dair çizdiği bu resmi anayasal metinler ve rejim tartışmasıyla birleştirecektir. Türkiye’de Anayasalar kitabı, 1921, 1924, 1961 ve 1982 metinlerini “tarih, ideoloji, rejim” üçlüsüyle okur. Anayasaları teknik hukuk metinleri olarak değil, egemenlik, haklar, vatandaşlık ve iktidar ilişkilerini kuran siyasal projeler olarak ele alır. Egemenliğin kaynağı, “millet”in tanımı, hak kataloglarının sınırları ve yürütme–yasama–yargı dengesindeki kaymalar üzerinden, neredeyse yüzyıla yayılan bir otoriter süreklilik teşhis eder. Bu analiz, Türkiye’nin niçin tam bir demokrasiye bir türlü geçemediği sorusunu, “halk hazır değildi” tarzı dönemsel açıklamalardan ziyade, kurumsal tasarım ve resmi ideoloji ekseninde tartışmayı mümkün kılar. Yürütmenin gerçek anlamda sınırlandırılmasını ise sadece teknik bir sistem tercihi değil, otoriter birikime karşı demokratik güvence olarak kavramsallaştırır.
Türkiye’nin Siyasal Rejimi 1980–1989 kitabında 12 Eylül sonrasını geçici bir “istisna” değil, yeni bir siyasal rejimin kuruluş dönemi olarak ele alacaktır. Bu kitapta Taha Hoca bu yeni rejimi anlamak için parti sistemi mühendisliği, sendikal alanın daraltılması, üniversitelerin yeniden yapılandırılması, basın ve yargı üzerindeki baskılar ve 1982 Anayasası’nın getirdiği yürütme ağırlığının bir arada düşünülmesi gerektiğini iddia eder. Darbe sonrası Türkiye’yi, değerlerin ve kurumların çözüldüğü ve bir daha ayakları üzerine doğrulamayan bir “gerileme” dönemi olarak anlatır.
Bu çerçeve Taha Hoca’nın sonraki dönemlerinde otoriter başkanlık tartışmalarına dönük eleştirilerinin de ana referans noktası olacaktır. Türk Sorunu, Din Devlet Demokrasi ve çeşitli dergi yazılarında devletçiliğin otoriter mirası ile yeni muhafazakâr–İslamcı iktidarların otoriter eğilimlerini bir arada görmeye ve 12 Eylül’de inşa edilen rejimle bağlarını kurmaya çalışır. AKP döneminde Kemalist dönemin “solidarist korporatizm” mantığı “dikey, zorunlu, total korporatif devlet”e dönüşmüştür. Türkiye’nin tarihsel korporatist damarının faşist biçimi ilk kez bu dönemde açık ve bilinçli biçimde kurumsallaşmaktadır.
Dolayısıyla bir yanda resmî ideolojinin kurucu şiddetine, homojen yurttaşlık tahayyülüne ve militarist diline yönelttiği eleştiri vardır; diğer yanda bu mirasın yerini alan otoriter başkanlık rejimine, dinî söylemin siyasal araçsallaştırılmasına ve hukuksuzluğun normalleşmesine dönük çok sert teşhisleri. Örneğin Taha hoca geç dönem yazılarında ve siyasal tutumunda, AKP iktidarını geçmişi düzelten ya da restore eden bir model olarak görmez. Aksine, daha genç kuşak eleştirel siyaset bilimcilerin “rekabetçilik” tartıştığı bir evrede, bu rejimi rekabeti ve seçimi fiilen tanımayan bir siyasal yapı olarak tarif eder
Bu ikili eleştiri, onu kolaylıkla ne “klasik Kemalist statükocu” ne de “anti-Kemalist muhafazakâr” kutbuna yerleştiremeyeceğimizi gösterir. Onun Türkiye okuması, devletçi elitin tarihsel sürekliliğini ve otoriter rejim kalıplarını görünür kılarken, aynı zamanda laiklik, yurttaşlık ve yürütmenin sınırlandırılması arzularını da Türkiye tarihinin ve toplumunun temel ve her daim derinleştirilmesi gereken kazanımları olarak görmemize imkân tanır. Bu açıdan Parla Kemalizm tartışmalarında hem eleştirel derinliği hem de normatif çıpası nedeniyle kanımca ayrı bir yere oturur.
Bu normatif hattı yalnızca kuramsal düzeyde bırakmaz. Bugünkü CHP üzerine yazarken de Altı Ok’un demokratik bir merkez sol programa nasıl çevrilmesi gerektiğini son derece açık formüle eder: ‘Cumhuriyetçiliği demokratikleştiremedikçe, milliyetçiliği törpüleyemedikçe, devletçiliği sosyal refah devletine dönüştüremedikçe, halkçılığı organizmacı bir üçüncü yol olmaktan çıkaramadıkça, inkılapçılığı her alanda radikal reformizm olarak anlamadıkça ... laikliği ciddiyetle tanımlamadıkça CHP merkez sağın bir partisi olarak kalır.’ Bu cümlede hem Altı Ok’un onun gözünde salt tarihsel bir kavram seti olmadığını, hem de CHP’nin ancak demokratikleşmiş bir cumhuriyetçilik, sosyal refah devleti ve hak temelli laiklik ekseninde yeniden anlamlı hâle gelebileceğini görürüz. Ona göre cumhuriyet evet bir fazilettir. Ama Cumhuriyetin fazilet sayılabilmesi için demokratik, laik, hukuka ve insan haklarına saygılı, sosyal refah ve adalete bağlı olması gerekir.
Taha Hoca’nın bu analitik katkıların arkasında, çok güçlü bir yöntem duygusu olduğunun da altını çizmeliyim. Meslek hayatı boyunca Türkiye’de siyasal düşünce çalışmalarını “büyük sözler”den çıkarıp metin analizine, kavram tarihine ve kurumsal okumalara taşıyacaktır. Nutuk’tan Anayasa’ya, parti programlarından parti ideologlarının yazılarına kadar uzanan geniş bir alanı tekrar eden kavramlar, suskunluklar ve çelişkiler üzerinden inceler. Devletin kendisini anlatma biçimi ile somut rejim tercihleri arasındaki bağları açığa çıkarmaya çalışır.
Benim için en çarpıcı olan ise bu yöntemsel titizliğinin her zaman kişisel tavrıyla uyumlu olmasıdır. Onu yakından tanıyanların anlattığı Taha Parla portresi, dikkatle dinleyen, kolay kolay slogan atmayan, en hararetli tartışmada bile ölçüyü kaçırmayan bir bilim insanı portresi. Haksızlığa kızan ama öfkesini bağırarak değil, analize çevirerek ifade etmeye çalışan bir tavır. Ama belki de beni en etkileyen yönü Taha Hoca’nın siyaset bilimini hem devlet karşısında yurttaşa hem de toplum karşısında hakikate yönelik etik bir sorumluluk alanı olarak görmesidir.
* * *
Otoriter başkanlık rejimini, anayasa tartışmalarını, yeni resmî ideoloji girişimlerini, milliyetçilik ve din eksenli mobilizasyonu konuşurken, çizdiği geniş çerçeveye (ya da Kemalizm eleştirisine) katılsak da katılmasak da onun açtığı kavramsal kanalları kullanmaya devam edeceğiz. Devlet ile toplum arasındaki ilişkiyi korporatizm ve resmî siyasal kültür ekseninde düşünmek, anayasaları kurulan rejim bağlamında okumak, Kemalizmi hem kurucu bir ideoloji hem de eleştiriye açık tarihsel bir pratik olarak görmek bu kanalların başlıcaları.
Taha Parla artık aramızda değil. Fakat Türkiye’yi anlatan her yeni metinde, rejim tartışmalarında, Kemalizm tartışmasının her yeni dalgasında, bir yerlerde onun cümlelerine, kavramlarına, sezgilerine rastlayacağız. Kendi adıma, her yeni anayasa taslağı gördüğümde, her yeni “milli birlik” söylemi duyduğumda, içimden “Taha Hoca burada neye dikkat ederdi?” sorusu geçecek.
İyi ki vardın Taha Hoca, iyi ki yazdın.


