Kartvizit kültürü
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

Kartvizit kültürü

Sanayi Devrimi ile birlikte iş dünyası hızla gelişti ve ticari amaçlarla kullanılan kartvizitler, bugünkü modern kartvizitlerin atası olarak kabul edilirdi. Bu dönemde baskı teknikleri ilerledi ve daha çok kişiye ulaşabilen kartvizitler, özellikle iş ilişkilerinde etkili bir araç haline geldi. Artık sadece soylular değil, tüccarlar ve zanaatkarlar da kartvizit kullanmaya başladı. Kartlar, adres bilgileri ve şirket logoları içeriyordu

Kartvizit kültürü

Kimi kurum ve kişiler zamanla ne kadar yer kaplayıp kaplamadığına ya da kurumsal bir öneme sahip olup olmadığına bakmaksızın bazı şeylerden kurtulmak ister ama bunlar imha edilmeden sokağa bırakıldığında kâğıtçılar ve toplayıcılar tarafından sahaflara ve koleksiyonerlere taşınır ve oradan yayınlara ve kitaplara girer. Bu yolculuğa bir yerinden dahil olan kişiler için artık hiçbir şey eskisi gibi olmaz! Nasıl ki; “Sahne tozu yutan iflah olmaz bir daha!” der tiyatrocular, o güne kadar hiçbir duygusal bağ kurmadığımız şeylerin (kartpostal, eski para, pul, zarf, fotoğraf gibi…) bizi nasıl dönüştürüp bakış açımızı nasıl genişlettiğine şahit olur, zamanda sıçramanın sadece düşünsel dünya ile sınırlı olmadığını görürüz. Sahaflarda kutular içinde kimi zamansa kitap aralarında karşılaştığınız kartvizitlerin efemera değeri, üzerinde yazan ismin toplumsal hafıza ve tarihte kapladığı yerle ve önemle dahi eş değerde değildir. Bu ön kabulle binlercesi hikayesi ile birlikte yok olan kartvizitlerin boş albümleri durur. Benim de sahaftan aldığım böyle bir albümüm var. İçinde hem doğup büyüdüğüm Ordu’ya, yurtdışı yıllarımda İstanbul’a dair kimi aileden, kimi sahaf ve müzayedelerden, kimi bit pazarlarından bulduğum, tek kartta dört lisan Osmanlıca-Fransızca-Rumca ve Ermenice yazan kartlardan, tabela ressamlarına, gazetecilerden, zanaatkarlara uzanan bu albüme arada yenilerini eklerken en baştan diğerlerine de uzun uzun bakarım çünkü burada yazan her isim, her detay ve her hikâyenin artık ben de bir parçasıyım. 

Kartvizitlerin kökeni, 15. yüzyıl Çin’ine kadar gitmektedir. İlk kartvizitler, kişisel tanıtım amacıyla kullanılan ve günümüz kartvizitlerinden farklı olarak, ziyarete gidilen kişinin evde olup olmadığını bildiren, sosyal statüyü temsil eden yazılı kartlardı. Bu kartlara “ziyaret kartı” veya “ziyaretçi kartı” deniyordu. 17. yüzyılda Fransa’da, aristokratlar arasında sosyal bir araç olarak kullanılmaya başlandı. Avrupa’da ilk kartvizitler Versailles Sarayı‘nda, özellikle soylular arasında kullanılmıştır. Ziyaret edilen kişiye bir nezaket göstergesi olarak bırakılırdı. Bu kartlar genellikle büyük, gösterişli ve süslüydü. Kartlarda kullanıcıların isimleri, unvanları, soylu armaları gibi bilgiler yer alırdı. Aynı dönemde İngiltere’de de yaygınlaşmaya başladı ve “trade card” adıyla bilinen kartlar ticari amaçla kullanılmaya başlandı. Sanayi Devrimi ile birlikte iş dünyası hızla gelişti ve ticari amaçlarla kullanılan kartvizitler, bugünkü modern kartvizitlerin atası olarak kabul edilirdi. Bu dönemde baskı teknikleri ilerledi ve daha çok kişiye ulaşabilen kartvizitler, özellikle iş ilişkilerinde etkili bir araç haline geldi. Artık sadece soylular değil, tüccarlar ve zanaatkarlar da kartvizit kullanmaya başladı. Kartlar, adres bilgileri ve şirket logoları içeriyordu. 

1996 yılında Prof. Dr. M. Zeki Kuşoğlu tarafından hazırlanmış, Zafer Yayınları tarafından yayınlanmış olan Hattat Hamid Aytaç, M. Halim Özyazıcı ve Arif Hikmet'in çalışmalarının yer aldığı “Osmanlı Kartvizitleri Kitabı”nda kartvizitin Osmanlı’ya gelişi şöyle anlatılıyor:

“Batılı manada ve batı ölçülerinde ilk grafik, kartvizit olsa gerektir. Zira 1850lerde Avrupa’da görülen kartvizit hemen ardından Türkiye’ye gelmiş ve aynı görevi yüklenmiştir. Arkasına hüsnü hattı (Güzel Yazı Sanatı) alınca da Türk’ün elinde bir başka sanat halini almış, “kartvizit sanatı” meydana gelmiştir.

Aslında Türklerin yüzyıllardır yazı sanatı ile yaptıkları, adı konmamış grafik sanatlardan başka bir şey değildi. Eğer bu sanat Müslüman Türk’ün elinde değil de Hıristiyan Batı’nın sanatkarlarınca yapılmış olsaydı, onu terk etmez ve dünyanın bir numaralı sanatı haline getirirlerdi. Zaten soyut sanat da bir bakıma bizim hat ve ebru sanatımızın bir sentezi değil midir?” 

Yazar şöyle devam ediyor:

“Batıdan aldığımıza bir misal olarak yazımıza konu olarak seçtiğimiz, kelime kökleri Latince olan ve batıda CART DE VISITE olarak bilinen ve dilimize “Kartvizit” (Ziyaretçi Kartı) olarak geçen ve benimsenen uygulamayı gösterebiliriz.

Yazıyı sanat eseri haline getiren ve onu çeşitli şekil ve kompozisyonlara sokan ecdadımız, bu küçük sevimli nesnelere son derece zarif görünüşler kazandırarak, adeta elden ele dolaşan birer minyatür levha özelliği kazandırmışlardır. Üzerindeki yazılara gelince: En az yazı, isim ve soyadından ibarettirler. Teferruatlısının üzerinde Ad ve Soyadın yanı sıra kişinin unvanı, görevi ve adresleri, varsa her iki yerin telefon numaraları vs. bulunmaktadır.

Kartvizitlerin kullanma alanlarına gelince: İlk kullanıldığı yıldan (1850), günümüze kadar büyük farklılıklar göstermemiştir. Ancak telefonun çok yaygın bir haberleşme vasıtası olmasından bu yana önemi daha da artmıştır.”

Osman Nuri- Şehremaneti Mektupçusu
Hattat Hamid (Yazı Yurdu)
Âliye Sultan
İsmail Adil (Adalar Kaymakamı)

Bugün, dijitalleşmenin getirdiği yeniliklerle kartvizitler de değişti. Akıllı telefonlar artık kartvizit gereksinimini tamamen ortadan kaldırdığı gibi yeni nesil dijital, elektronik ve QR kartvizit örnekleri kullanılıyor. Bu dijital kartvizit örnekleri kişini ve markanın sadece ismi değil ismi sosyal medya kimlikleri, mail adresleri, telefon numarası ve kurumsal kimlik ve referans metinleri ile çok daha geniş bir bilgi referansını içeriyor. Yazıyı kendi kartvizit albümümde benim için hikayesi ile değerli olan ki: “her şey hikayesi ile değerlidir.  İçinde yaşadığımız yapılardan, yürüdüğümüz sokaklara kadar.” Birkaç örnekle son vermek istiyorum. 

Prof. Dr. Agop Kotoğyan (Kolsuz Agop) 

Bu toprakların yetiştirdiği en kıymetli dermatologlardan biri olan Prof. Dr. Agop Kotoğyan’ı yıllar önce Burgazada’daki evinde kalınca gerçek anlamda tanımıştım. Ermeni ve Türklere yıllarca şifa olmuş bu değerli ismin kartvizitini yıllar sonra Zeyrek Sahaf’ta gördüğümde çok mutlu olmuştum ve sanki bana yıllar önce kartvizitini uzatıyormuş duygusuyla almıştım. 

Prof. Dr. Kotoğyan’ın emekli olduğu gün annesi Makruhi Hanım (87) rahatsız olduğu için törene katılamaz. Kız kardeşi ünlü matematik hocası Hripsime Kotoğyan, kürsüye çıkar ve annelerinin gönderdiği mektubu okur: 

“Ciğerim Agop. Baban da okuma yazma bilmez idi, ben de. Sen, okudun. Sen hep okudun ve çok çalıştın can parçam. Biz fukaraydık, senin yaptığın şu çok zor yolculukta yanına yetecek kadar azık koyamadık. Bak, burada da açıklıyorum, herkes duysun: Oğlum, sana yeterince yardım edemedik ve ben hep üzüldüm buna. Pek belli etmezdi ama baban da buna çok üzülmüştü. Ama, sen bizim yüzümüzü hiç kara çıkarmadım. Her zorluğun üstesinden geldin. Garip kuşun yuvasını yapan Allah, uçmak istediğini anlayınca sana kanat taktı. Ciğerim Agop, çok çalıştın, çok yoruldun. Sana biraz istirahat et diyeceğim ama biliyorum ki beni dinlemeyeceksin. Şimdi, biraz hastayım ama sen biliyorsun ki yanındayım. Bilesin ki anacığın seninle iftihar ediyor. Baban da şimdi yukarıdan sana bakıyor ve gülüyordur. Ciğerim benim, senin o kara gözlerinden öpüyorum.”

Doktor Agop Kotoğyan 32 yılını öğretim üyesi olarak geçirdiği, 41 yıl üç ay süren üniversitedeki görevinden 2004 yılının Kasım ayında emekli olur. Duygularını şöyle dile getirir: 

“İnsanın hissettiklerini anlatabilmesi oldukça güç. Ayrılık günü gelip çattığında hiç tanımadığınız bir boşluk hissine kapılıyorsunuz. İlk olarak geçmişin yoğunluğu içerisinde hiç gerçekleşmemiş olan bir şey gerçekleşiyor: Annesinin kuzusu Agop, gümüşçüde çalışan Agop, futbolcu, asistan, Almanya’da görev yapan, doçentlik sınavındaki Agop, ilk dersini veren, profesör olan Agop kafa kafaya verip ‘Şimdi ne olacak’ diyorlar. Neden sonra aynı toplantıya emekli Agop gelip de ‘Hey geçmişin kimlikleri; utanmasanız Agop öldü diyeceksiniz. Şimdi, en büyüğünüz olarak ben, işte buradayım’ diyene kadar…” 

Prof. Dr. Agop Kotoğyan 79 yaşında (1937-2018) aramızda ayrıldı. Balıklı Ermeni Mezarlığı’nda Hrant Dink ve Zakar Tarver'in yakınında…

Stavro Petalas 

Stavros Bey ile yolumuz Aya Lefter Kurtuluş Rum Ortodoks Mezarlığı’nda kesişmişti. 1898 Harkof doğumlu Rum Ressam Nicola Kalmikof’ın (Naci Kalmukoğlu) mezarını arıyordum ve günlerce mezarı tespit etmek için beraber vakit geçirmiştik. Bu süre içerisinde hem Tatavla (Kurtuluş Mahallesi) üzerine hem de bugün tüm Türkiye’de sayıları 2 bini dahi bulmayan İstanbul Rumları üzerine sohbet etmiştik. Ayrılırken alınan kartvizitin bugün benim dünyamda taşıdığı anlam tabii ki çok farklı. Bu arada, ressam Naci Kalmukoğlu’nun mezar taşında, çok yıpranmış bir porselen bir resmi bulunuyordu ama ölüm ve doğum tarihi silinmişti. Kalmukoğlu’nun defnedildiği mezar, Yorgo Vutiras ve Ekaterin Vutiras (Vutiras, “Yağcı” anlamına geliyor) ailesine ait. Neden böyle bir tercih yaptığını bilmediğimiz gibi 1951 yılının Şubat ayında İstiklal Caddesi’nin kesiştiği Bekar Sokağı 9 numaralı Vitalis apartmanının beşinci katından düşerek mi yoksa intihar ederek mi öldüğünü de bilemeyeceğiz. 

Hrant Dink 

Karadeniz özelinde üzerimize çalınan leke hala çıkmadığı gibi, resmi tarih anlatısını destekleyen bu sessizlik, milliyetçi hatta ırkçı konumlanma gerçekle hayal arasında tehlikeli hikayelere bürünüyor. Hrant Abi hal ve söylemleri ile kolları kucaklamaya hep açık, heyecanlı bir Anadolu çocuğuydu. Sadece Ermeni cemaati için değil, bir solcu olarak bu topraklarda yaşayan tüm halkların acısını içinde hissetti. Bu ülkede hem Ermeni hem de solcu olmanın ne demek olduğunu, 12 Eylül darbesi öncesi ve sonrasında gördüğü işkencelerde öğrendi. Bugün dahi  sol-sosyalist yapının ayakları yere basan bir Ermeni politikası olmadığı gibi, soykırım desek mi demesek mi duvarını aşamayan sığ konumlanma utanç verici. Öldürüldüğü tarih aynı zamanda sesinin bu topraklarda duyulduğu ve yeniden doğduğu tarihtir.

Hrant Dink’e dair üç kartvizit örneği, 19 Ocak 2007’de Agos Gazetesi’nin önünde vurulduğu, bugün 23,5 Hrant Dink Hafıza Mekânı olan bellek müzesinden. Bu üç kartvizite dair yıllar içinde görüştüğüm kişilerden dinlediğim birkaç şeyi not düşmek istiyorum:

Kronolojik olarak önce “Beyaz Adam” Kitapçısı ile ilgili yıllar önce Toros Apik’e nereden geliyor bu isim dediğimde şöyle aktarmışt: “Tıbrevank’tan ağabeyimiz Nişan Ekmekciyan babasını kaybettiğinde o gece üzüntüden saçı, kaşı kirpiklerine kadar üzüntüden dökülüyor ve “Beyaz Adam”olarak kalıyor ismi. Burası da emekli olduktan sonra Hrant’la birlikte Bakırköy İstanbul Caddesi’nde açtıkları bir kitapçıydı.”

Rachel Jewellery ise Hrant Dink’in eşi Rachel Hanım’dan geliyor. Hrant Abi’nin Antalya Manavgat’ta dükkan tutup İstanbul’dan mal alarak orada satıp hayata tutunmaya çalıştığı yıllar… Antalya’da da dikkatleri üzerine çektiğini cemaat içinden ziyarete giden bir büyüğümüz şöyle anlatmıştı:

Antalya’ya Hrant’ı ziyaret etmeye gittim. Akşam 9 gibiydi, indiğimde karşıladı beni, deniz kenarında bir yere gittik, oturuyoruz, bir genç geldi masaya, babasının ismini söyledi. Yıllardır İstanbul’dan mal yolladığım bir müşterimin oğlu, ismi Ali, aynı zamanda da Manavgat Ülkü Ocakları Derneği Başkanı olmuş. Ağabey yarın sizi ağırlamak isteriz, babam çok kızar bana sizi misafir etmeden yollarsak dedi, ertesi gün için bir randevu belirledik, ayrıldı. Hrant “sen nereden tanıyorsun bu çocuğu” falan demeye başladı ve anladım ki orada da dikkatleri üzerine çekmiş. Diğer gün gittiğimde Hrant’ı sordular; ortağım, benimle çalışıyor dedim çünkü ortada bir gerginlik var, görüyorum. Şu sözü hiç unutmam: “Ağabey sen olmasan başına bir şey gelecekti, ama artık merak etme, kimse dokunamaz!”. Ama huzursuz olmuştuk ve bir süre sonra da Hrant İstanbul’a geldi.

Yetvart - Payline Tomasyan

Sevgili Yetvart Tomasyan namıdiğer Tomo Abi ve sevgili eşi Payline Abla’nın hayatımızdaki yeri ve bıraktığı izler çok derin ve özeldir. Tomo Abi’yi yakın zaman önce kaybettik ve zaman geçtikçe daha çok hissediyorum yokluğunu. Yetvart Tomasyan hayatını, bu toprakların hikayesini ve zenginliğini körler ülkesinde görünür kılmak için yılmadan çalışarak geçirdi. Bu toprakların bütün derdini tasasını içinde taşıyan neslin son temsilcilerindendi. Bugün Ermeni edebiyatına, şiirine, kültürüne ve tarihine dair bildiğimiz çoğu şey, kurucularından olduğu Aras Yayınları’nın çalışmaları ve emeğinin sonucudur. Türkiye ve Ermenistan’ın açamadığı ve aşamadığı sınırları o kitaplarla aştı. Bu dünyadan, bu topraklardan, çok sevdiği İstanbul’dan bir “Tomo Abi” geçti.

Son olarak, doğup büyüdüğüm Ordu’da, nadir olarak rastladığım, en geç 1930 tarihli, içinde Ordu Ermenilerinin de bulunduğu birkaç örnek paylaşmak istedim. Ordu’da aradığım tek kartvizit, 1979 yılında Belediye Başkanı Nazmiye Komitoğlu’nun vefatı sonrası 14 Ekim 1979 seçimlerine bağımsız olarak giren ve Fatsa Belediye Başkanı olan Fikri Sönmez’in kartviziti. 11 Temmuz 1980'de "Nokta Operasyonu" ile görevden alınıp cezaevine yollanan ve 4 Mayıs 1985 günü cezaevinde geçirdiği kalp krizi sonrası vefat eden Fikri Sönmez’in 9 ay gibi kısa bir süre (14 Ekim 1979- 11 Temmuz 1980) içinde gerçekleştirdiği halkçı belediyecilik 50. yılına yaklaşırken anısı hafızalarda ve kalplerde hala taze. Fikri Sönmez’in (Terzi Fikri) başkanlığı öncesi terzi olarak bir kartvizit çıkarmadığını biliyorum ama başkan olduğunda karakter olarak buna gerek duymasa da propaganda amacıyla basıldığını sözlü tarih görüşmeleri kapsamında görüştüğüm kişilerden biliyorum. 

İlgili İçerikler