Atatürk Türk müziğine ne yaptı?
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

Atatürk Türk müziğine ne yaptı?

Sizce bu boyutta bir yasaklama sonucu Türk müziğinin eğitiminde ve aktarımında herhangi bir aksama yaşanmış olması mümkün mü? 1930'lu yıllardan itibaren alaturka alanında daha az sayıda veya daha vasat müzisyenler mi yetişmiştir?

Atatürk Türk müziğine ne yaptı?
Atatürk halaybaşı

Bundan yedi ay kadar önce "Müziğin Evrim Ağacı" adlı bir yazı yazmıştım. Uzun, kapsamlı bir yazıydı. Bu yazımın sonlarına doğru "Atatürk ve müzik " başlıklı kısa bir bölüm var. Orada Atatürk'ün Türk müziğinin modernize ve rehabilite edilmesi gerektiğine işaret eden bir söylemini alıntılamış, bunun doğru bir söylem olduğu, ancak yanlış anlaşıldığı yönündeki kanımı belirtmiştim.

Bir arkadaşım yazımın "Atatürk ve müzik" başlıklı kısmına itiraz etti. Beni tarihî gerçekleri saptırmakla suçladı. O kadar kızdı ki, benimle iletişimi kesti! Bir süre çabaladımsa da ona ulaşamadım. Verdiği tepkiye karşı bir takım açıklamalar yaptımsa da, "özrün kabahatinden büyük" diyerek bana doğru en ufak bir adım atmadı. Bu yazının sonucunda da atacağını sanmıyorum. Ancak bunu okuyorsa, kendisini her zaman sevgi ve saygıyla anmaya devam edeceğimi bilmesini isterim.

Daha sonra, sosyal medyada paylaştığım "Işık Yükselecek" adlı şarkımdan bir kesitin konser icrasının başında Türk müziğinin bugünkü düzeye gelmesindeki rolünden dolayı Atatürk'ü minnetle anmama cevaben "Türk müziğini yasaklayan adam"ı övüyor olmama tepki gösterenler oldu -"Işık Yükselecek"in tamamı burada-. Bunun üzerine Atatürk'ün Türk müziğine veya Türk müziği İÇİN ne yaptığına ilişkin fikirlerimi bu yazıyla yaymaya karar verdim.

Konunun özü şu:

-Atatürk zamanında devlet eliyle geleneksel Türk müziğinin ifade alanına bazı kısıtlamalar getirildi mi?

-Evet.

-Bundan Türk müziği veya Türk halkı bir zarar gördü mü?

-Hayır. Bilakis, Türk müziği ve Türk halkı bu eylemden büyük yarar görmüştür kanaatindeyim (açıklayacağım).

-Tam olarak ne gibi kısıtlamalar getirildi?

-İki şey yapıldı:

1) 1926'dan itibaren Geleneksel Türk müziği devletin resmî eğitim sisteminden kaldırıldı. Açılan konservatuvarların tamamen klasik Batı müziği üzerine eğitim vermesi kararlaştırıldı.

2) 1934'ten itibaren iki yıla yakın bir süre geleneksel Türk müziği radyo yayınlarından kaldırıldı. O süre boyunca radyoda sadece Batı müziği çalındı.

Bu konuda yazılıp çizilmiş çok kaynak var. Kapsamlı bir okuma için Süleyman Tarman'ın "Atatürk ve Müzik" adlı kitabını öneririm. Ancak bu kitap adından da anlaşılacağı üzere, bizim buradaki konumuzu aşıyor, Atatürk'ün müzikle ilişkisinin tüm yönlerini ele alıyor.

Bu yazıda ele aldığım, daha spesifik olarak Atatürk dönemi hükumetinin geleneksel Türk müziğine karşı aldığı tavırla ilgili olarak çok değerli müzik adamı, piyanist, besteci, kuramcı -ve daha bir çok şey- dostum Prof. Dr. Ozan Yarman'ın bu konuda son derece titiz ve tarafsız bir akademik araştırmaya dayanan makalesini okumanızı öneririm.

Ozan Yarman'ın makalesindeki kaynakların doğru sırayla ve eksiksiz verildiğinden ve en mantıklı şekilde değerlendirildiğinden kuşkum yok. Yazarın vardığı sonuca katılıyorum: Atatürk söz konusu kısıtlamaları bile isteye yaptırmıştır. Ancak yazarın bu durum üzerine yaptığı yoruma katılmıyorum. Ozan Yarman, 2 yıldan sonra radyo yasağının kaldırılmasını, "fevri olarak yasaklanmasına göz

yumması sonucu karşılaştığı sessiz halk direnişine sonunda pes ederek mülayemet sergilemesi" şeklinde yorumluyor. Bence Atatürk kendi uygun gördüğü anda bu hamleyi yaptı (veya yaptırdı), sonra kendi uygun gördüğü anda radyo yasağını geri çekti. Her şey planladığı gibi gitti.

Atatürk nasıl bir stratejistti?

Atatürk fevkalade usta bir satranç oyuncusuydu, bir stratejistti. Kimsenin hesap edemediği çok katmanlı hamleleri hesap edip hayata geçirdiğine tarih şahittir. Bu stratejileri, uzun vadede istediği sonuçları elde edebilmesi için bazen beklemeyi, bazen geri çekilmeyi, bazen de hızla radikal bir atılım yapmayı gerektiriyordu.

Atatürk'ün doğru anı beklemesine örnek: TMBB, padişah İngilizlerin elindeyken savaşıp vatanı kurtarmak için kurulmuştu, cumhuriyet kurmak amacıyla değil. Atatürk, içindeki saltanat yanlıları nedeniyle ilk meclisten cumhuriyet kurma kararının çıkamayacağını biliyordu. Bu kararın çıkabilmesi için savaştan sonra seçim düzenledi ve CHP'yi tam zamanında kurarak yaptığı politik bir manevrayla bu adamların meclis dışı kalmasını sağladı. Bu hamle olmasa bugün bir cumhuriyetimiz olmayabilirdi.

Atatürk'ün geri çekilmesine örnek: Herkesin savaşı kaybettik zannettiği zamanda Atatürk'ün geri çekilip sonra düşmanın en beklemediği anda ve şekilde taarruz edişini Celal Şengör çok güzel anlatıyor. Sakarya Meydan Muharebesi ve Büyük Taarruz bir geri çekilme taktiği sayesinde kazanılmıştır.

Geleneksel Türk müziğine getirilen yasaklar da Atatürk'ün radikal hamlelerine örnektir. Bu hamleler olmasa bugün modern bir Türk müziğimiz olmayabilirdi. Bunun nedenlerini aşağıda açacağım...

Kaç kişinin evinde radyo vardı o zaman?

İki yasağı ters sırayla ele alacağım, çünkü radyo yasağı sadece iki yıl sürmüş, eğitim yasağıysa 50 yıl sürmüş.

1934'te radyo yasağı getirildiğinde radyo bizim için yeni bir şeydi. Türkiye'de yaklaşık 7 yıldır radyo vardı, tahminen birkaç bin evde. Ülke savaştan çıkalı 11 yıl olmuştu, millet büyük imkansızlıklarla boğuşmayı daha yeni bitirmiş, halen toparlanmaktaydı. Radyo, müzik dinlemenin yegâne yolu değil, hatta başlıca yolu bile değildi. Bir lükstü. Ayrıca hatırlatmaya gerek yok ki, radyo dinlenmesi zorunlu bir şey değildi. İsteyen açar dinler, isteyen açmaz. Radyoya kıyasla daha uzun zamandır (1900'lerin başından beri) ülkemizde gramofon vardı. Plak endüstrisi gelişmişti. Türk Sanat Müziği ve Türk Halk Müziği dahil her tür müziğin plağı basılıyor ve dinleniyordu. Her ikisi de ancak belli gelir düzeyinin üzerindeki ailelerin edinebileceği ürünler olmakla birlikte, gramofon radyodan bir tık daha ucuz, daha kolay edinilebilen bir şeydi. Her ikisinin ötesinde, insanlar müziği daha çok canlı dinliyorlardı, konserlerde, gazinolarda.

Size şöyle sorayım: Bugün en sık nereden müzik dinliyorsunuz? Spotify? YouTube? Hükumet Tidal veya Muud'u iki yıllığına yasaklasa size dokunur mu? Duydunuz mu bu platformları?

Radyo

Geleneksel müziğimizin oturmuş eğitim sistemi devam etti

Gelelim eğitim meselesine. Geleneksel Türk müziği eğitimi Darü'l Elhan'daki "Şark Mûsıkîsi Şubesi"nden kaldırıldığında yurdumuzda kaç yıldır bu müzik devlet okullarında öğretiliyordu dersiniz? O kurumda yaklaşık 10 yıldır öğretilmekteymiş ve Darü'l Elhan dışında Türk Mûsıkîsi eğitimi veren ikinci bir devlet okulu da yokmuş.

Geleneksel müziğimizin her türü yüzyıllardır ustadan çırağa, meşk usulüyle aktarılmaktaydı. Bunun "okul" adı altında devlet eliyle öğretilmesi yeni bir olguydu. Ülkenin neyzen, udî, kanunî, tamburî, hânende ihtiyacını tek başına Darü'l Elhan karşılamıyordu. Bu kurumdan bu eğitimin kalkmasıyla ve daha sonra açılacak konservatuvarlarda bu eğitime yer verilmemesiyle birlikte meşk (yani özel dersler) yasaklanmış değildir. Meşklerin yapıldığı Üsküdar Mûsikî Cemiyeti (o zamanki adıyla Anadolu Mûsikî Cemiyeti) veya benzerleri kapatılmış değildir. Yani geleneksel Türk müziğinin zaten var olan oturmuş eğitim sistemine ve yollarına ket vurulmuş değildir. Sadece devlet kendi öncelikleri gereği bu eğitimden elini çekmiştir.

Sizce bu boyutta bir yasaklama sonucu Türk müziğinin eğitiminde ve aktarımında herhangi bir aksama yaşanmış olması mümkün mü? 1930'lu yıllardan itibaren alaturka alanında daha az sayıda veya daha vasat müzisyenler mi yetişmiştir?

Gerçek şu ki, bu yasaklar o dönemde "Türk müziği" namına elimizde olan hiç bir şeyi elimizden almış değildir. Türk halkı geleneksel müziğinden mahrum bırakılmış değildir. Sinan Çetin'in böyle bir algı yaratamaya çalışan kısa filmi "Mutlu ol! Bu bir emirdir" safsatadır, tarihsel gerçeklere dayanmamaktadır. Bu müzik zaten devlet dışı yollarla yaşıyordu.

Yeni kurulmuş olan cumhuriyet rejimi, halkın yabancısı olduğu çoksesli müzikle tanışabilmesi ve bu zevkin yeşerebilmesi için ortam hazırlamıştır, hepsi bu.

Peki bu neden mi gerekliydi?

Müzikte "ilerleme" ne demek?

Çünkü müzikte çok seslilik uygarlıkta ilerlemeyle el ele giden bir olgudur. Uygarlığımızın ilerlemesi için çok sesliliğin müzik hayatımıza girmesi gerekiyordu. Bir de, müziğimiz ağırlıklı olarak "ah vah" eden bir edebiyata dayalıydı. Zafer kazanmış bir ulusun, Atatürk öldüğü anda boğazını sıkmak için pusuda bekleyen iç ve dış düşmanlara karşı daha moral yükselten bir müziğe ve onun ruh ve zihin yapısını çok yönlü düşünüp çözümler üretmeye evriltecek bir müziğe ihtiyacı vardı. Halk evde gramofondan, köy meydanında ozanından veya gazinoda fasıl heyetinden canı ne isterse dinlemeye devam etsin; devlet kendi imkanlarıyla olumlu duyguları besleyen ve çok sesli bir müziği teşvik etmeliydi.

Müziğin insanın ve ulusların ruhsal ve zihinsel yapılarına etkisini bir başka yazıda açacağım.

Burada şu tartışmayı başlamadan bitirmek istiyorum:

-Sen bizim müziğimize geri mi diyorsun? Değersiz mi diyorsun? Tek sesli olduğu için mi? Çok sesli müzik daha mı değerlidir?

Hayır, bunları demiyorum! Usta elinden çıkma her müzik değerlidir; malzemesi ne olursa olsun. 17. yüzyıl Enderun müziği de değerlidir, 21. yüzyıl Türk cazı de değerlidir. Müzikte zaman içinde bir takım yenilikler olur. Ancak bu yenilikler sonucu daha önceki tarihlere ait müzikler "iptal" edilmez. Sanat bu, mühendislik değil ya! Tekerlek icad edilince insanların uzun mesafeleri mecbur kalmadıkça yürümelerine gerek kalmadı, arabalara atlar koşuldu. Buharlı makineler icad edilince at arabaları ortadan kalktı. İçten yanmalı motorlar icad edilince buharlı teknoloji rafa kalktı. Mühendislik böyledir. Ancak sanatta durum farklıdır: Avrupa'da müzik her 50-100 yılda yeni akımlar doğurmuş, çalgılar gittikçe gelişmiş, formlar gittikçe gelişmiş, armoni, polifoni, orkestrasyon gibi çok seslilik teknikleri gittikçe gelişmiş, sonuçta ortaya klasik Batı müziği diye devasa bir sanat türü çıkmış.

Bununla birlikte bugün son teknoloji akıllı telefonları ceplerinde taşıyan, son model arabalara binen Avrupalılar 21. yüzyıldayız diye sadece 21. yüzyıl klasik müziği dinlemiyor! Batıda her dönemin müziğini yapan topluluklar var. Orta Çağ ve Rönesans müzikleri halen icra ediliyor, dinleniyor, mesela.

Avrupa tüm bunları üst üste koyarak gidiyor.

Bizdeyse bazıları 100-150 yıl önce yapılan Türk müziğini "bizim müziğimiz" olarak kabul ediyor, bunun üstüne herhangi bir şey yapma girişimine "müziğimizi bozma" girişimi olarak algılayıp savunmaya geçiyor. "Bizim müziğimiz" biz Türklerin herhangi bir zamanda herhangi bir malzemeyle yaptığı müziktir. Türk'ün elinden çıkan her müzik "Türk müziği"dir. Bunun çeşitleri vardır, tarzına ve dönemine göre adlandırabiliriz. Ama "Türk müziği" dediğimiz şey bir çatıdır, hepsini içine alır. Ve stabil değil, gelişme halindedir.

Ne var ki bu "gelişme" 100 öncesine kadar çok yavaştı bizde. Avrupa müziğindeki gelişmelere kıyasla bizim çalgılarımız, formlarımız, yüzyıllarca aynı halleriyle kalmış, çok uzun aralıklarla çok küçük yenilikler yapılmış. Evet, yeni makamlar ve usuller eklenmiş, ancak besteleme tekniklerimiz aynı kalmış. Avrupa'nın 18. yüzyıl sonat formuyla 19. yüzyıl sonat formu arasında muazzam bir fark vardır. Bizimse 18. yüzyıl peşrev formumuzla bugünkü peşrev formumuz aynıdır. Arada sadece küçük stilistik farklar vardır.

Bizim "eski" müziğimizi çöpe atıp yerine "yeni"sini koymamız değil, eskinin YANINA yeni bir şeyler eklememiz gerekiyordu.* Bu ekleyeceğimiz şeyin Atatürk'ün ifadesiyle "en yeni teknikler"den yararlanması ve tercihen melankoliden uzak, pozitif bir ruh halinde olması gerekiyordu. Bunu yaparken de önceki çağlardan elimizde kalan tüm hazineyi kaynak olarak kullanmamız gerekiyordu; tıpkı bugün Avrupalı bir bestecinin 1000 yıl önceki bir halk şarkısını veya müzik formunu alıp yeni bir bakışla işleyebildiği gibi.

...ve biz tam olarak bunu yaptık! Bugün şu müziğe ulaşmakta zorluk çeken var mı? İnternette birkaç kelimelik bir arama yapmanız veya bu linke tıklamanız yeterli. Bugün bu müziği halen bu kalitede ve bu tarzda icra edebilen sanatçılar yetişiyor mu? Buyurun cevap. Bunun yanı sıra geleneğin şu versiyonu da var elimizde, şöyle müziklerimiz de var, meraklısı için bu, hatta şu bile var bugün bizim memlekette!... ve çok daha fazlası. Atatürk'ün stratejisinin başarılı olduğunun kanıtıdır Türkiye'nin müzik ikliminin bugünkü çeşitliliği.

İnanın, bunlara sahip olmak sadece yeni bir oyuncağa sahip olmak, yeni bir eğlence icad etmek anlamına gelmiyor. Bu, Türk kültürünü, Türk düşünce yapısını, Türk uygarlığını ileriye taşıyacak bir şey. Bunu anlamak kolay değil, çünkü çok dolaylı bir süreç. Ancak tarih bunu bize gösteriyor: çok sesli müzik geleneği oturmuş toplumların aynı zamanda sanayi devrimini yapmış, uzaya giden toplumlar olması bir tesadüf değildir.

Atatürk'ün murâdı

Atatürk Batı'nın sahip olduğu bu zenginliğe bizim de sahip olmamızı istedi. Amacı çok sevdiği geleneksel müziğimizi ortadan kaldırmak ve yerine başka bir şey koymak değil, bizim de geleneksel malzememizle çok sesli, çok boyutlu eserler yaratabilir hâle gelmemizi sağlamaktı.

Bu da sadece birkaç yetenekli genci Avrupa'ya Batı müziği eğitimi almaya gönderip, sonra onlara "haydi yapın bakalım çok sesli Türk müziği" demekle hallolacak bir şey değildi. O da lazımdı, evet, onu da yaptı. Ancak bunun yanı sıra, bizim topraklarımızda çok sesli müziğin ne olduğunun anlaşılması, çok sesli müzik kültürünün ve zevkinin yeşermesi gerekiyordu. O tohumun yeşerebilmesi için toprağı, zemini hazırlamak gerekiyordu.

O günlerde Türkiye'de klasik Batı müziği dinleyen bir avuç elit entelektüel vardı. Onların da çoğu kendi halkından kopuk, "Dün akşamki davetin ambiance'ı hakikaten formidable'dı, n'est-ce pas mon cher?" diye konuşan, Avrupa'ya şeklen özenen bir burjuvaziydi.

Atatürk, halktan çıkma Türk çocuğunun bir gün "Cemalım türküsüne caz akorları yakışır mı?" veya "Klavsenle halk türküleri çalınır mı?" veya "Ney ve trombonu neden yan yana getirmiyoruz?" gibi sorurlar sorabilmesini, bu yolda denemeler yaparak, Türk ve Batı tekniklerini birleştirerek şu gibi ifade biçimlerine ulaşabilmesini istiyordu. Bu soruların teknik detayını bilmesini Atatürk'ten bekleyemeyiz. Ancak attığı adımlar, bunların hepsinin önünü açmıştır, diyebiliriz.

Neden yasaklamak gerekti?

1920'lerin, 30'ların Türkiyesinde devlet "Radyoda, okulda Batı müziği de var, bizim müziğimiz de var. Hangisini isterseniz seçin" dese kaç kişi Batı müziğini seçerdi dersiniz? Siz olsanız, o günlerde yaşamış olsanız, Batı müziği hakkında hiç bir şey bilmeseniz, İngiltere ülkenizi işgale yeni teşebbüs etmiş olsa, zar zor kurtulmuş olsanız, hatta babanızı, amcanızı bu savaşta şehit vermiş olsanız İngiltere'nin, Fransa'nın, İtalya'nın, "Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar"ın müziğiyle ilgilenir misiniz?

Peki ya bu "düşman" ülkelerin müziğinde bizim işimize yarayacak, hatta uygarlığımızın ilerlemesi için elzem olan bir şeyler varsa, çok seslilik gibi? Gururu veya mağduriyeti yüzünden bu gerçeğe kör olmayacak, bu gerçeği görecek ve ülke yararına devreye sokacak vizyon kimde var? İnsanları incitmeden, mevcut geleneğe de zarar vermeden bu vizyonu hayata geçirmenin daha nazik bir yolunu düşünebiliyor musunuz? İsteğe bağlı bir cihaz olan radyodan sadece 2 yıl süren bir kısıtlama, + devlet kurumlarında Batı müziği eğitimine pozitif ayrımcılık yapmak.

Bir yüzyıl sonra gelinen nokta

1976 doğumlu bir cumhuriyet çocuğu olan ben 2022 yılında "Türk Rapsodisi" adlı eserimi hayata geçirdim. Her müzisyenin hem geleneksel Türk tekniklerine, hem Batı tekniklerine hakim olduğu, tüm çalgılarda komalı perdelerin yer aldığı, icrası gerçekleştirilebilmiş tarihimizin ilk polifonik makamsal senfonik eseridir bu. Daha önceki benzer örnekler bu niteliklerin hepsini bir arada barındırmaz. Bu eserimin icrasında yer alan müzisyenlerin hepsi meşk usulüyle Türk müziği öğrenmiş, Batı tipi konservatuvardaysa klasik müzik öğrenmişlerdir.

Türk Rapsodisi, Atatürk'ün 100 yıl önce attığı tohumların sonuçlarından biridir.

Atatürk o son derece ince hesaplanmış adımları atmasaydı Türkiye'de çok sesli müzik nesillerce Batı hayranı, kendi kültürüne yabancılaşmış bir avuç elitin zevki olarak kalırdı. İlerleyen yıllarda ne Modern Folk Üçlüsü ortaya çıkardı, ne Timur Selçuk ne Barış Manço ne Erkin Koray ne Erkan Oğur ne Jülide Özçelik ne Muammer Sun ne Oğuzhan Balcı ne Ozan Yarman ne bendeniz ne de yukarıda verdiğim diğer örnekler.

Belki yine çıkmasına çıkardı böyle sanatçılar, ancak daha geç tarihlerde, daha az sayıda, daha düşük kalitede, daha çok yurt dışından beslenerek, ülkemiz pek çok alanda daha çok kan kaybettikten sonra. Böyle sanatçıları destekleyecek boyutta bir dinleyici kitlesi yetişmemiş olurdu uzun süre. Bu gecikme ise Türk uygarlığının her bakımdan gelişimini geciktirir, kurda, kuşa daha kolay, daha hızlı yem yapardı bizi. Çünkü "Bir ulusun yeni değişikliğine ölçü, mûsıkîde değişikliği alabilmesi, kavrayabilmesidir."

Bugün ülkemizde her çeşit müzik yapılıyor. Zevkinize göre ne ararsanız var. Hepsinin en kalitelisinden de var, vasatından da. Önemli olan kalitenin ve çeşitliliğin elimizin altında olması. İsteyen geleneksel Türk müziğini 100 veya 500 yıl önceki haliyle dinliyor, isteyen daha modern bir Türk müziği dinliyor, isteyen her ikisini birden.

Bir devrimci olarak Atatürk, geçmişten miras aldığımız, elle tutulur ve değerli neyimiz varsa ona sahip çıktı ve onu başka bir kültürün boyunduruğu altına sokmaksızın, başka kültürlerden öğrenebileceğimiz değerli ve "ileri" olan ne varsa, onlarla sentezleme yoluna soktu bizleri. Bazen yabancı kültürden aldığı şey sadece bir bakış açısı, bir mantaliteydi -egemenliğin kayıtsız şartsız ulusun olması gerektiği fikrini Jean-Jacques Rousseau'dan aldığını biliyor muydunuz? Gavur fikri diye almasa mıydı?-. Bu yolla yeni bir "Türk" kimliği yarattı, yeni ve özgür bir bakış açısı getirdi. Onun yolundan giden bizler, nesiller dolusu Cumhuriyet sanatçıları, yeni bir Türk dili, yeni ve nefes alan bir Türk edebiyatı, Türk resmi, Türk heykeli ve yeni bir Türk müziği yarattık, yaratmaya devam ediyoruz.

* * *

Bis 1: Olmasaydı ne olurdu...

1934'te bir öğleden sonra:

Memduh Bey: Radyoda şu saatte ne var, hanım?
Saliha Hanım: Garp mûsikîsi
Memduh Bey: Geç. Fasıl proğramı saat kaçta?
Saliha Hanım: 17:00'da.
Memduh Bey: Şimdi kapat, 17:00'da açalım, dinleyelim.
Ali: Baba, Garp mûsikîsi nasıl bir şey? Dinleyebilir miyiz?
Memduh Bey: Boşver gavur gümbürtüsünü! Evimde istemem.
Ali: Ama baba, merak ettim!
Memduh Bey: Açmayacaksın dedim!

Yıllar sonra:

Radyo yasağı getirilmemiştir. Batı müziğinin yanı sıra memlekette Alaturka konservatuvarlar yaygınlaşmıştır. Ali radyodan dinleyemese de merak ettiği için gider, bir plakçıdan Batı müziği plakları alır, kendi kendine Batı müziği dinleyen marjinal bir müziksever olur. Ancak onun gibi az insan vardır. Gençlerin çoğu çok sesli müziği bilmemekte, merak da etmemektedirler. Batı müziği konservatuvarı varsa bile fazla rağbet yoktur. Memlekette çok sesli müzik yapan bir avuç müzisyen vardır, onların müziğini kimse dinlemek istemez. Türk müziğinde hiç bir ilerleme olmaz. Makamlarımız, usullerimiz harikadır; ancak üzerlerine herhangi bir şey eklenmemektedir.

* * *

Bis 2: İyi ki oldu, çünkü...

1934'te bir öğleden sonra. Radyo yasağı getirilmiştir, alaturka müzik eğitimi devlet kurumlarından kaldırılmıştır:

Memduh Bey: Yine mi o gavur gümbürtüsü!
Saliha Hanım: Ne yapalım bey, artık radyoda başka bir şey çalmıyorlar.
Memduh Bey: Kapat! Gramofona plak koy.
Saliha Hanım: Gramofonu tamire göndermiştik ya? Perşembeye gelecek.
Memduh Bey: Hmmm, demek öyle...
Ali: Baba, ne olur, radyo biraz açık kalabilir mi? Merak ediyorum, nasıl bir şeymiş bu Garp mûsikîsi.
Memduh Bey: İyi, peki madem, kısık sesli dinle ama, beni rahatsız etme.

Yıllar sonra:

Ali hem alaturka, hem alafranga müzik dinleyicisi olur. Bazı arkadaşları birini, bazısı diğerini tercih eder. Memlekette âşık ve fasıl gelenekleri devam ederken çok sesli müzik yapanlar da çoğalmıştır. Bazı ailelerin çocukları Türk müziği öğrenmek istemektedirler, ancak bir yandan da konservatuvarda okuyup diploma almak istemektedirler. Alaturka müzik konservatuvarı olmadığı için özel dersle Türk müziği öğrenir, okulda Batı müziği öğrenirler. İki sisteme birden hakim olmak onların ufkunu açar. Her iki müzik türünü dinleyen gençlerin, sanatçıların hayal gücü çalışmakta, hepsi kendine göre yeni bir Türk müziği hayal etmektedirler. Kimisi daha ahenkli, daha yumuşak bir açıdan yaklaşır geleneksel mirasımıza, kimisi rock müziğe uygular makamlarımızı, kimisi caza, kimisi elektronik dans müziğine. Kimisi bas gitar, bateri ve klavye ekler fasıl topluluğuna, kimisi İspanyol çalgıları ve motifleri ekler, kimisi piyanoyu mikrotonal hale getirmek için proje tasarlar...

Bu, bugünkü manzaradır. Çok şeyin kötüye gittiği güzel yurdumuzda iyiye giden şeylerden biridir.


*"Yasak getirmek, yanına koymakla aynı şey değildir" diyorsanız eğer, tekrar hatırlatıyorum: Söz konusu yasaklar geleneksel Türk müziğini ortadan kaldırmış değildir. Eskinin yanına yeni bir şeylerin konabilmesi için devam etmekte olan gazino, fasıl, gramofon, meşk alışkanlıklarının yanında yeni şeye YER AÇILMIŞTIR sadece.

İlgili İçerikler