Krala hediye beste
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

Krala hediye beste

Hem duruşuyla ve yaptıklarıyla benim yaşam prensiplerimle uyumlu, sanata değer veren, hem de benim kariyerime faydası olabilecek nitelikte bir hükümdar bulmalıydım

Krala hediye beste

Tarih boyunca birikimine, becerisine güvenen müzisyenler, döneminin hükümdarlarına eserler yazıp sunmuştur. Karşılığında müzisyen kimi zaman altına boğulmuş, kimi zaman avucunu yalamıştır. Zira sipariş üzerine yazılan eserlerden farklı olarak, bu tür sunular hediye niteliği taşır. Bunlar hükümdara sunulmuş hediyelerdir. Hediyeye hediyeyle karşılık vermek bir zorunluluk değil, ancak nezaket icabıdır.

Tarihten birkaç ünlü örnek:

Batı'dan...

J. S. Bach'ın Brandenburg Konçertoları'nı bilirsiniz değil mi? Her biri 3 veya 4 bölüm uzunluğunda senfonik boyutta 6 koca eser. Zamanında Almanya'da yerel ölçekte mütevazı bir kariyere sahip olan, bugün müziğin babası olarak anılan koca Bach, çalıştığı işten memnun olmadığı bir dönemde bu 6 başyapıtı Brandenburg Markgraftı -dük benzeri bir ünvan- Christian Ludwig'e yollar. Karşılığında Ludwig'in sarayında bir iş veya yüklü bir ödeme umar. Ludwig'den ne bir teşekkür, ne bir ödeme, ne de iş teklifi gelir. Hatta konçertoların notalarının kapağı bile açılmadan arşive kaldırıldığı söylenir.

Georg Friedrich Händel, bilirsiniz, kariyerini İngiltere'de zirveye ulaştırmış, hayatını İngiliz vatandaşı olarak tamamlamış bir Alman besteci. Onun anavatanını terk edip İngiltere'ye yerleşme süreci "kaderin cilvesi" niteliğinde bir olayla ilintili. Bestecimiz 1710'da Hannover Elektörü Georg Ludwig tarafından Saray Müzik Direktörü (Kapellmeister) olarak işe alınır; işe girer girmez İngiltere'ye gitmek için izin ister, Elektör izin verir, Handel Londra'ya gider, orada operaları sahnelenir ve büyük sükse yapar, Hannover'e geri döner. 1712'de ikinci bir İngiltere gezisi için yine izin ister, patron bu sefer "makul bir süre içinde dönmek şartıyla" izin verir. Ne var ki bu gidişinde İngiltere Kraliçesi (Anne) Händel'i o kadar sever ki, ona maaş bağlar. Bestecimiz bu cazip teklife hayır diyemez, Londra'nın kendisine sunduğu türlü fırsatlara, Londra'nın şaşaalı hayatına kendini kaptırır ve Hannover'e bir daha geri dönmez; patrona "beni unut, kusura bakma" diye bir haber bile yollamaz!

İki yıl sonra İngiltere Kraliçesi Anne ölür. Kraliçenin hiç çocuğu yoktur. İngiliz yasalarına göre tahta geçecek kişinin Protestan olması gerekmektedir. Soy ağacına bakıldığında, en yakın Protestan akrabanın Händel'in Hannover'de ektiği eski patronu George Ludwig olduğu ortaya çıkar! Bu George Almanya'dan kalkıp gelip İngiltere'ye bizim Georg'un başına kral olmaz mı! İngiltere Kralı I. George! Haydi bakalım. Nasıl ayıklamalı bu pirincin taşını?

Händel, I. George'un Thames Nehri üzerinde yapmayı planladığı tekne gezisi için "Su Müziği" (Water Music) süitlerini besteler. Orkestra, kralın teknesini takip eden başka bir teknede çalar. Kral bu müziği o kadar sever ki, eseri gezi boyunca üç kez baştan sona çaldırır. Handel bu hamlesiyle hem affedilir hem de maaşı ikiye katlanır.

Doğu'dan...

Geleneksel Türk müziğinin kadim teorisyeni ve besteci Abdülkadir Meragi (Meragalı Abdülkadir), 1393'te Bağdat'ı fetheden Timur'un (Timurlenk) huzuruna çıkarılır. Bağdat'ta katliam yaptıran Timur, o sırada Bağdatlı sanatçıların da idam fermanlarını vermiştir. Efsaneye göre Meragi, Timur'un huzurunda Kuran'dan bir bölümü o kadar etkileyici bir makam ve tavırla okur (veya onun için öyle bir beste icra eder) ki Timur yumuşar, Meragi'nin ve diğer sanatçıların canını bağışlar. Meragi daha sonra Timur'un başkenti Semerkant'a götürülür ve sarayın baş müzisyeni olarak büyük itibar görür.

Buhurizade Mustafa Itrî, IV. Mehmet döneminde yaşamıştır. Padişah ava ve müziğe düşkündür. Kaynaklar, IV. Mehmet'in Itrî'ye maaş bağlamasının yanı sıra, bir bestesi üzerine çok duygulanıp ona tek seferde 1000 altın hediye ettiğini yazar. Ayrıca Itrî, Esirciler Kethüdalığı gibi devlet içinde maddi getirisi yüksek makamlara da getirilmiş.

Doğu'dan Batı'ya...

Bir sanatçının sesini duyurmasının, kitlesini büyütmesinin, sanatından ekmek yemesinin ne kadar zor olduğunu hepimiz biliyoruz. Bu oyunun bazı kuralları var ki, tarih boyu aynı kalmış; diğer bazı kuralları var ki, sürekli değişim halinde; sürekli yeni "trend"leri takip etmek ve uyumlanmak gerekiyor. Bu kurallar, kaliteli sanat yapmaktan bağımsız, ayrı bir sanatın kuralları: pazarlama sanatının. Bir sanatçının öldükten sonra ölümsüzleşmesinin tek kuralı var: sanatında ustalaşmak. Ancak bir sanatçının yaşarken ihya olabilmesi, pazarlama kurallarını öğrenmesine ve uygulayabilmesine bağlı -şans faktörünü bir kenara bırakırsak-.

Müzikte ustalaşmaya yıllarını verirken, pazarlama sanatından sınıfta kalmanın acılarını çeken bir sanatçı olarak, ben de seleflerimin izinden giderek bir hükümdara beste sunma girişiminde bulundum. Lakin bunun için yaşadığım ülkenin hükümdarını seçmedim. Hem duruşuyla ve yaptıklarıyla benim yaşam prensiplerimle uyumlu, sanata değer veren, hem de benim kariyerime faydası olabilecek nitelikte bir hükümdar bulmalıydım.

Charles III'ü seçtim.

Neden mi?

Şunu önden ortaya koyayım: Ben bir cumhuriyet çocuğuyum. Kimsenin kralına yaranmak gayesiyle eğilip bükülmem, "al gülüm, ver gülüm" ilişkilerim yoktur. Ancak, hediye hediyedir. Duruşunu ve yaptıklarını beğendiğim bir insana hediye sunabilirim. Karşılığında bir şey gelmeyecek olsa bile, insanlık için dürüstçe çaba sarf eden değerli bir insana hak ettiği bir hediye sunmanın gururunu taşırım. Ancak bu hediyeyi alacak kişi İngiltere kralı olup da karşılığında bir teşekkür etse, üstüne bana Londra'da Royal Albert Hall'de güzel bir konser verme fırsatı sunsa fena mı olur? Bence ahlaka aykırı bir durum olmaz:) Liyakatın değeri başka türlü zamanında teslim edilmiyorsa, liyakat sahibi kişi, evinde boş oturmak yerine liyakatini takdir ettirecek yolları aramakta özgür olmalı -elbette, kimsenin hakkını çiğnemeyecek şekilde ahlak sınırları dahilinde kalmak şartıyla-. Katılır mısınız?

Neden Charles III?

İngiltere, tarih boyunca sömürgeciliğin başını çekmiş bir ülke. Bugün dünyada adı konmuş sömürgecilik bitmiş gibi görünse de çeşitli ekonomik dışa bağımlılık modelleriyle fiilen devam ediyor. Bu ahlaksız düzenin mimarları ve yöneticileri arasında İngiltere'nin söz sahipleri var halen. Ancak Kral Charles bunlardan biri değil. Bildiğim kadarıyla İngiltere'de bugün monarşi tamamen sembolik bir statüde. Kralın veya kraliçenin ülke yönetiminde hiç bir söz hakları yok. Başbakan haftada bir ziyaret edip neler yapmakta olduklarını anlatıyor; kralınsa bu raporu dinleyince tek yapabildiği şey baş sallamak. Siz kendinizi böyle bir pozisyonda bulsanız, böyle bir aileye doğsanız ne yapardınız?

Kral Charles III bence bu pozisyonu en iyi şekilde değerlendiriyor. İngiltere Kilisesi'nin temsilcisi sayılmasına rağmen, tahta geçer geçmez farklı dinlerin mabetlerine ziyarette bulundu, eşit mesafe sergiledi, kucaklayıcı bir profil çizdi. Ayrımcılıktan uzak durdu. İngiltere'nin eski sömürgelerinden biri olan Kenya'yı ziyaret etti, sömürgecilik döneminde kendi ülkesinin orada işlediği insanlık suçları için derin bir üzüntü ve pişmanlık belirtti, Kenyalılara yapılanları "iğrenç ve haksız" olarak niteledi. Bunlar ondan önceki kuşakların suçları. Kendi suçu değil. Ancak, ülkesini temsilen söylenebilecek en doğru şeyi söylemiş oldu. Başka bir şey yapması mümkün değildi. Resmen "özür" dilemesi mümkün değildi, zira dediğim gibi, bunu yapabilecek statüsü yoktu.

Sarayda şampanya içip havyar yemek ve resmî törenlerde tacını takıp gülümsemek dışında hiç bir iş yapmak zorunda olmayan bu adam, tüm zamanını hayır işlerine ayırmış durumda. Prenslik döneminden beri onlarca hayır kurumuna hem başkanlık yapıyor, hem de aktif görev alıyor. Projeleri yönetiyor, fon topluyor, sahada teftiş yapıyor.

"Gıda israfı ve gıda yoksulluğu... biri diğerinin çözümü olabilir" diyen Charles'ın yiyecek israfına karşı bir projesi var. Marketlerden, çiftliklerden, restoran zincirlerinden gelen "satılamayan ama yenilebilir" fazlalık gıdaları topluyorlar. Bu toplananları "Coronation Food Hubs" adında gıda dağıtım merkezlerinde dondurulup paketliyorlar, oradan ihtiyacı olan aşevlerine ve gıda bankalarına yolluyorlar.

Saray çalışanlarının anlattığına göre Charles'ın israf konusunda takıntı derecesinde hassasiyetleri varmış. Yırtılan ceketlerini, hatta ayakkabılarını attırmayıp, yama yaptırıp yıllarca giyermiş. Tabağında asla yemek bırakmaz, eğer akşam yemeğinden artan bir parça varsa onun mutlaka ertesi gün kahvaltıda veya öğle yemeğinde önüne getirilmesini istermiş. Odadan çıkarken ışıkları bizzat kapatırmış.

Bu yaşam tarzı benimkiyle aynı:) Ben restoranda önüme gelen peçeteden ufak bir parça koparıp bununla ağzımı sildikten sonra kalan kat kat temiz peçeteyi cebime atıp daha sonra kullanmak üzere saklayan adamım. Evde verdiğimiz bir partiden sonra çok fazla yemek artarsa apartman komşularına dağıtan, apartman yetmezse çıkıp sokak sokak elinde tepsiyle gezen, mahalle komşularına yemek dağıtan adamım. İsraf önlemek adına giriştiğim maceraları anlatmaya kalksam bu yazının kapsamını çok aşarız:) Geçenlerde psikologla görüştük, aile seansı aldık. İsrafa karşı duyarlılığım takıntı düzeyinde olduğu için, karımı delirtmemek adına uzman desteği almak zorunda bile kaldım yani, anlayın!

Arise, oh King!

Velhasıl, hediyeyi verecek hükümdarı seçtim. O tarihlerde (geçen yıl) Kral Charles kanserle mücadele ediyordu. Halkından kendisine yığınla geçmiş olsun mesajları yağıyordu. Özel sekreterinin moral olması için bu mesajların çoğunu krala ulaştırdığını öğrendim. Ben de bir "geçmiş olsun" hediyesi yollamak ve fark edilmek için iyi bir zaman olduğunu düşündüm.

Bilirsiniz, benim "Hediyelik besteler" adında bir projem var. Sipariş üzerine yaptığım besteleri, hediyeyi alacak kişinin doğum tarihi üzerine kurgularım. Böylelikle o müzik eseriyle o kişi arasında bir bağ kurarım. Kral Charles'ın doğum tarihi: 14/11/1948. Bu rakamların tekabül ettiği notalardan bir ezgi türettim. Bu ezginin üzerine söz yazdım.

Solo: Arise oh King, be well and grand
Koro: Health to our king we all demand
Solo: Among your people gracefully stand
Koro: Health to our king on one command
Solo: Your duty calls for love, strength and wisdom
So always be strong and bless thy land

Solo: Your virtue lieth not in thy royal blood
Koro: With all due respect
Solo: 'tis through charity you win so many a heart

Solo: Arise of Charles the Third our might
Koro: Cease the light, defeat the night
Solo: Compassion is your sword at fight
Koro: We know you can win this fight
Solo: Arise of king of good will, peace and tol'rance
Arise, arise, arise, defend the people and the planet just and right
Koro: Defend our right...
God save the king

Türkçesi:

Solo: Kalk ey Kral, esen ve ulu ol
Koro: Kralımıza sağlık dileriz hepimiz
Solo: Halkının arasında zarafetle dur
Koro: Tek bir buyrukla Kralımıza sıhhat olsun
Solo: Görevin sevgi, güç ve bilgelik ister
Öyleyse hep güçlü kal ve kutsa toprağını

Solo: Erdemin asil kanında yatmaz
Koro: Tüm saygımızla (söyleriz ki)
Solo: Gönülleri ancak hayırseverliğinle kazanırsın

Solo: Kalk ey Üçüncü Charles, kudretimiz
Koro: Işığı yakala, geceyi yen
Solo: Savaşta kılıcın merhamettir
Koro: Biliriz, bu savaşı kazanabilirsin
Solo: Kalk ey iyi niyetin, barışın ve hoşgörünün kralı
Kalk, kalk, kalk; hak ve adaletle savun halkı ve gezegeni
Koro: Hakkımızı savun...
Tanrı Kralı korusun.

Not: Arise: Ayağa kalk, yüksel, yücel. Hem hastanın yatağından kalkması anlamında, hem de seçtiği yolda yükselmesi, ilerlemesi anlamında.

Sonuç:

Bu eserimi kaydedebilmek için şan tekniği ve entonasyonu kadar İngilizcesi de kusursuz bir tenor bulmam gerekiyordu. Ufak da olsa koronun yerini tutacak küçük bir vokal topluluk oluşturmam gerekiyordu. Kaliteli ses ve görüntü kaydı gerekiyordu. Bunların bir kısmını hatır, gönülle, bir kısmını parayla çözmem, gerekli kişileri ve unsurları herkesin takvimine uyan bir tarihte bir araya getirmem zaman aldı. Kralın kanser haberi 2024'ün ilk aylarında yayılmıştı. Ben eseri Mart ayında yazdım, kaydınıysa ancak haziran sonunda gerçekleştirebildik.

İngiltere'yle sıkı bağlantıları olan bir abimizden duyduğuma göre Buckingham Sarayı emaillere cevap vermiyor, ancak postayla gelen iletileri dikkate alıyormuş. Ben de PTT'yle iadeli taahhütlü olarak yolladım. Ellerine ulaştığından emin oldum...

Aradan 1.5 yıl geçti, saraydan bir ses, seda çıkmadı. Bilmiyorum ve merak ediyorum: Kral Charles'ın bu eserden hiç haberi oldu mu? Eserim, Bach'ın Brandenburg Konçertoları gibi açılmadan sarayda bir rafa mı kalktı? Yüzlerce zarfın arasında kayıp mı oldu? fark edildi de zaman mı elvermedi okunmasına? Veya anlık bir inceleme ve tebessümün ardından üzerinde durulmayarak unutuldu mu? Beğenildi mi, beğenilmedi mi? Yoksa takdirle karşılandığı halde cevap vermemeyi mi tercih ettiler? Veya cevap verildiği halde bana mı ulaşmadı?

Bu kişisel hediyenin sahibine ulaşması için onu internete de yükledim, tanıdığım yerli ve yabancı müzik yazarlarına, gazetecilere de ilettim. Hiç biri ilgilenmedi, haber yapmadı. İçinizde Kral Charles'ın özel sekreteriyle golf falan oynayacak kadar yakın kimse varsa haberim olsun;)

İlgili İçerikler