Zaman zaman sosyal medyadan bana ulaşan müzik sevdalısı gençler oluyor. Kimisi ders almak istiyor, kimisi de yaşadığı bölgede kendi imkanlarıyla müzik konusunda kendisini nasıl geliştirebileceği hakkında fikirlerimi soruyor.
Öncelikle, ders vermiyorum. Bir dönem verdim, yıllar önce bıraktım. Zamanımı başka türlü değerlendirmeyi, geçimimi başka yollarla sağlamayı tercih ediyorum. Ancak bu, eğitim ve öğretimi önemsemediğim anlamına gelmiyor. Aksine, bu konuyu o kadar tutkuyla önemsiyorum ki, bana o gençlerden gelen mesajların hepsini uzun uzun yanıtlıyorum; bazen böyle bir mesajı gördüğüm anda o anki tüm işimi gücümü bırakıp bir yerlere geç kalma pahasına saatlerce cevap yazıyorum!
Bugüne kadar bu yazının onlarca varyantını yazmışımdır, her seferinde farklı bireylere. Bundan sonra soranlara bu linki vereceğim:)
Önce müziğin -kanımca- nasıl öğrenilmemesi gerektiğinden başlayalım. Yer yüzünde her gün binlerce çocuk, genç veya yetişkin müzik öğrenmeye heves ediyor -veya ebeveyni tarafından buna yönlendiriliyor- ve müziğin işleyişi konusunda hiç bir şey bilmeden bir özel hocaya, kursa veya okula başvuruyor. Sonra? “Bak, bu piyano. Kapağı böyle açılır. Tabureye böyle oturulur. Elini şöyle koy... öyle değil, böyle koy... Bak bu Do, bu da Re... hayır Fa orada değil, burada... haydi, bir, iki, üç, dört...”
Bence bu yöntem, henüz konuşmayı sökmemiş bir bebeğe gramer dersleri vererek Türkçe öğretmeye çalışmaya benziyor! Sonuç: yer yüzünde yüz binlerce amatör, yüzlerce ders aldıktan sonra bile müziğin özünde ne olduğunu anlamadan, bir müzik çalgısını mekanik bir görevi yerine getirir gibi çalıyor. “Şu tuşa basınca Mi sesi çıkıyor, şuna basınca Re diyez... sonra tekrar Mi... doğru sırayla bastım mı... işte bak, Für Elise’yi çalıyorum! Ne güzel!”
İnsanlar bundan belli bir zevk de alıyor... ama uğraştıkları şeyin işleyişini bilmeden. Aldıkları zevk, bir yapbozun parçalarını birleştirince ortaya çıkan manzaradan alınan zevk gibi. Resmi başkası çizmiş, biz sadece ortaya çıkarıyoruz; hayatımızda resim çizmemiş bireyler olarak.
Aslında sadece amatörler değil, profesyonel müzisyenler arasında da Klasik Batı Müziği eğitimi almış olanların bir çoğu aynı karanlıkta yaşıyor. Yıllarını verip çalgılarında ustalaşıyorlar. Önlerine konan notayı kolaysa ilk bakışta, zorsa bir süre çalıştıktan sonra gayet güzel çalabiliyorlar; hazır hale gelen eserleri konserlerde ve kayıtlarda dinleyicilere sunarak belli bir zevk alışverişinde bulunuyorlar. Ama kendileri müzik yaratmıyorlar!
E, diyeceksiniz, ne var bunda? Müziği yaratanlar besteci, yorumlayanlar icracı. İcracı neden müzik yaratsın ki?
Müzik bir dildir
Ben diyorum ki müzik bir dildir! ...ama bu insanlar o dili konuşmuyor. Sadece dilin seslerini çıkarmaktan ve ses dinlemekten zevk alıyorlar. Dili konuşmadıkları için o dilde cümle kuramıyorlar (yaratmıyorlar).*
Hiç Türkçe bilmeyen ama sesleri taklit etme konusunda yetenekli bir Çinliyi alalım. Ona hiç Türkçe öğretmeyelim, ama İstiklal Marşı’nı ezberletelim. Hecesi hecesine, doğru telaffuz edene kadar. Hatta, şiir okuyuşuna dramatik etki katmak için vurgulamaları üzerine de iyice çalışalım; belli sözcüklerin üzerinde dursun, belli yerlerde sesini yükseltsin, belli yerlerde gözünü kıssın, biraz da aktörlük yapsın -asla ağzından çıkan seslerin anlamını bilmeksizin-. Aylarca çalışsın. Sonra onu millî duyguları sağlam bir kitlenin önüne çıkartalım, ezbere okusun 10 kıtayı. Alın size tipik bir klasik müzik konseri! Sonuç “başarılı” olacaktır. Çinli dersini iyi çalışmışsa şiiri gayet güzel okuyacaktır; dinleyiciler de duygu seline kapılacaktır.
Aslında az şey değil! Ama buz dağının tepesi bu. O Çinli bir bilse, bu şiirin kurtuluş savaşı henüz devam ederken yazıldığını, o sırada geleceği belirtiz ulusumuzun nasıl bir tehlike içinde olduğunu, dolayısıyla “Korkma!” diye başlamanın anlamını; bilse Türk tarihini derinlemesine, Türklerin “ezelden beri hür” yaşadığını, bunca yüzyıl hür yaşamış bir ulus için “zincire vurulmanın” nasıl kabul edilemez olduğunu, “istiklal” yoksa ölümü yeğleyeceğimizi... O Çinli bir bilse Türkçeyi, önce temel düzeyde öğrenmiş olsa, sonra ilerletmiş olsa, edebiyatımızın büyük isimlerinin eserleriyle hemhâl olmuş olsa; bir sancağın şafaklarda “yüzmesi”nin ve bir “mâbedin göğsüne namahrem eli” değmesinin nasıl incelikli mecazlar olduğunun farkında olsa... Ne çok şey değişir, değil mi? Şiiri okurken telaffuzunda değişen bir şey olmaz. Şiir aynı şiir. Ama onca anlamı bilmek, hissetmek, içselleştirmek... ve onu aynı şekilde içselleştirmiş olanlarla paylaşmak... bambaşka bir derinlik!
Tekrar söylüyorum, müzik bir dildir, a dostlar! Konuştuğumuz dilde her birimizin bir repertuvarı var mı? Sadece ezberlediğimiz metinleri mi okuyoruz birbirimize? Klasik eğitimli bir piyanistin ezberleyip konserinde çaldığı Bach prelüd-füg, Beethoven sonat, Chopin etüt birer şiir gibidir. Onlar üzerlerinde çok düşünülmüş, tasarlanmış eserlerdir, elbette ki ezberleyip “sunmak” için varlar. Ama onları yaratmak için kullanılan malzeme, günlük iletişimimiz için kullandığımız dilden farksız. Onları yaratanlar bu dili konuştukları için yaratabiliyorlar. Uygulayıcının dili konuşmaması için bir neden var mı?**
Konuştuğumuz dil nasıl isim, sıfat, bağlaç gibi belli sırayla kullanılan ama belli bir esnekliği de olan unsurlardan oluşuyorsa, müzik de öyledir. Bir roman bölümlerden oluşur. Bölümler paragraflardan oluşur. Paragraflar cümlelerden, cümleler kelimelerden, kelimeler hecelerden, heceler harflerle ifade edilen seslerden. Bunların bir araya gelerek oluşturduğu bütünün tek bir amacı vardır: fikirleri ve duyguları aktarmak. Aynı şekilde bir senfoni de bölümlerden oluşur. Bölümler alt bölmelerden, pasajlardan, müzik cümlelerinden oluşur. Müzik cümleleri ise daha küçük cümleciklerden, o cümlecikler daha küçük nota kümelerinin oluşturduğu motiflerden, o motifler notalardan, ritimlerden, tınılardan oluşur. Bu bütünün de amacı aynıdır: fikir ve duyguların aktarımı. İletişim! Müzik sözlüyse iletişim daha spesifiktir, fikir aktarımı ve hikaye anlatımı daha yoğundur; müzik enstrümantalse duygu aktarımı ön plandadır.
Müziğin yapısı dil kadar karmaşıktır. Uçsuz bucaksız bir matematik! Bu nedenle müzik öğrenmeye sıfırdan ders alarak başlayan insan karşısında dağ gibi bir kurallar yığını bulur. Bu kuralları ezberlemeye ve uygulamaya çalışırken insanın zihni yorulur. O kadar yorucudur ki bu yol, başlayanların bir çoğu yarı yolda işi bırakır, o çalgı evde süs eşyası gibi kalır. Bırakan insanlar -ve müziğe hiç başlamamış olanlar- ipin ucunu bırakmamış olanlara, yani biz müzisyenlere müstesna birer yetenek sahibi özel kişiler gözüyle bakar.
Oysa iddia ediyorum ki, Türkçe konuşabilen, okuyup yazabilen herkes bir müzik aletini çalabilme, müzik okuyup yazabilme, yani beste ve doğaçlama yapabilme kapasitesine sahiptir -“Yetenek” diye algıladığımız şeyin ne olduğuna dair görüşlerim için bu yazıma göz atabilirsiniz-.
Bu kapasitenin bütünüyle ortaya çıkabilmesi için müziğin bir dil gibi öğrenilmesi gerektiğini savunuyorum.
Bir dil nasıl öğrenilir?
Hatırlayalım: dilimizi nasıl öğrendik? Dünyaya geldiğimiz andan itibaren her gün etrafımızda bizimle ve birbiriyle konuşan insanlar oldu. Her gün saatlerce Türkçe’ye maruz kaldık. Bir süre sonra Türkçe’nin seslere dayalı bir iletişim sistemi olduğunu, her gün gördüğümüz insanların bu sesler yoluyla birbirleriyle anlaştıklarını fark ettik. Biz de doğduğumuz günden itibaren doğal olarak vücudumuzun ses çıkarma kapasitesini kullanmaya başladık. Ancak başlangıçta bunu iletişim için yapmıyorduk. Henüz bizim için “dil” diye bir şey yokken bile ağladık, güldük, her tür duygumuzu ses çıkararak ifade etmeye koyulduk. Biraz zaman geçtikten sonra seslerle deneyler yapmaya başladık. “Geg geg geg geg geg geg!... Uvvvaaa!... Bbbbbbb... (A, bu ne ilginç bir sesmiş! Haydi tekrar deneyeyim:) Bbbbbbb... Bbbbbbbbrrrr... (Sevdim! Madem yapabiliyorum, bundan sonra her gün Bbbbbbb diyeceğim!)... Bbbbbbrvvvv... Aaaavvvbbbbrrr!...”
Bebeğin ilk çıkardığı sesten, ilk kelimesini söylediği âna kadar toplam kaç gün, kaç saat insan seslerine maruz kaldığını ve toplam kaç saat kendi ağzıyla anlamsız sesler çıkarmanın tadını çıkardığını tahmin edebiliyor musunuz? Bu sırada kaç kere birileri ona “baapıyoçun çen?!” veya “acıktın mı?” demiştir dersiniz? O aşamadan sonra bebek “meme ver” veya “kuş uçtu” gibi ilk kısacık cümlelerini kurana kadar kaç ay, kaç gün, kaç saat geçer? Gününün ne kadarını seslerle iletişim kurmaya ayırır? Haftasonları falan buna ara verir mi? Bebek büyüyüp de çocuk olana kadar ve o çocuk daha karmaşık cümlelerle kendini ifade etmeye başlayana kadar kaç yıl geçer? Peki bebeğin öğretmeni var mıdır? Anne baba onunla konuşurken telaffuzunu ve gramerini düzeltmekle uğraşır mı? Hayır. Bebek onlara bakıp onları taklit ederek günlerini, aylarını geçirir.
Bütün bunlar ciddî bir mesaidir. “Ciddî” derken süre anlamında. Yoksa bu mesai ciddiyet içermez, yargılanma korkusu içermez, bir müzik öğrencisinin seyirci karşısında “ya hata yaparsam?!” diye yaşadığı kaygıyı içermez. Bunları içermediği için de bu süreç boyunca beyinde nöronlar hızla ve neşeyle yeni bağlantılar oluşturur. Çocuk hızlı öğrenir bu karmaşık yapıyı!
Bunca mesainin aynı şekilde, aynı kafayla bir müzik aletini öğrenmeye harcandığını hayal edin. Tek yapacağınız her gün müzik dinlemek ve her gün elinizdeki müzik aletini kurcalaya kurcalaya, anlamsız sesler çıkara çıkara keşfetmek. “Keşfetmek” burada anahtar kelime! Çocukken dilimizin kurallarını öğrenmeye çalışmayız, “Zarf ne? Edat ne?” diye sormayız. Dili, konuşanlardan dinleye dinleye, onları taklit etmeyi deneye deneye, güle oynaya keşfederiz. Keşfetmek, ardı arkası kesilmeyen bir kurallar yığını ezberlemeye çalışmaktan çok daha zevklidir. Beyin zevk alırken daha verimli çalışır.
Aylar, yıllar geçer... Ancak ilkokula başladığımızda “Türkçe” diye bir ders çıkar karşımıza. O derste konuşmayı öğrenmeyiz; o noktada zaten artık Türkçe biliyoruzdur. O derste bildiğimiz ve her gün kullandığımız dili okumayı, yazmayı öğreniriz; bir de bu dilin inceliklerini öğreniriz, işin detaylarına ineriz ve zaten kullandığımız yapıların adlarını öğreniriz: her gün “ben” dediğimiz şeyin o dersteki adının “özne” olduğunu, elmanın “isim” olduğunu, elmayı “kırmızı” diye tanımlarken kullandığımız kelimenin “sıfat” olduğunu öğreniriz. Sonra edebî eserlerle tanışırız Türkçe dersinde. Bu bilgiler bize temel Türkçe öğretmese de kültürümüzü artırır, bizi insan olarak ileriye götürür. Diğer bir deyişle, bu bilgiler Türkçeyi en iyi şekilde konuşacak, yazacak, okuyacak olan insanın yetişmesi için yararlı ve gereklidir. Ancak bu bilgilerin verilmeye başlandığı noktaya dikkatinizi çekerim: Türkçeyi kendi çabamızla öğrenip hayli ilerlettikten sonra...
İşte müzik de böyle öğrenilmeli! Veriyorum reçeteyi:
1. Dinle! İşe bol bol müzik dinleyerek başlayın. Fırsat buldukça konserlere gidin, canlı müzik dinleyin. Onun dışında da radyo, kayıt, ne bulursanız. Sürekli aynı şeyleri dinlemeyin. Sevdiğiniz parçaları tekrar tekrar dinleyebilirsiniz ama her fırsatta yeni müzikler de keşfedin. Bunu hep sürdürün. Mümkün olduğunca iyi müzik dinlemeye bakın, her tür müziğin kaliteli örneklerini. Bu linkteki yazımın sonunda benim uzmanlık alanım olan üç müzik türünün kaliteli örneklerini içeren bir dinleme listesi var.
2. Agu! Hangi müzik aletini merak edip edindiyseniz onunla her gün zaman geçirin. Taşınabilir bir çalgıysa her gittiğiniz yere götürün, her boş anınızda kurcalayın, rastgele sesler çıkarın. Çalgınızın özelliklerini çocuk gibi, deneye deneye keşfedin; bir bebeğin “agu, bugu” demesi gibi; kural, kaide dinlemeden, kafasını gözünü yara yara girişin elinizdeki çalgıya! Kimsenin çıkardığınız sesleri eleştirmesine kulak asmayın. Mümkünse insanları rahatsız etmeyecek bir yer bulun, orada çalgınızla “oynayın”.
3. Ders yok, oyun var! En baştan ders almayı düşünmeyin. Sebebini aşağıda açıklayacağım.
Burada bir parantez açmak lazım: Müzik aletlerinin çoğu hassastır, bilmeden yanlış bir şey yapıp bozabilir, kırabilirsiniz. Biraz sağduyu gerektirir. Yetişkin bir insan kendine keman, klarnet, kânun vb. almışsa, önce bir bilenden bazı temel bilgileri alması yararlı olacaktır. Düzenli ders değil, kısa ve temel bir “kullanma kılavuzu” bilgisi. Abartacak bir şey yok:) Söz konusu olan bir çocuksa, eline pahalı bir müzik aleti vermek iyi bir fikir değil. Önce oyuncak (ama doğru dürüst ses çıkarabilen) bir çalgıyla başlamak iyi olur; ksilofon, melodika, org gibi. Çocuğunuza ders aldırmayı aklınızdan geçiriyorsanız şu yazıma göz atmanızı öneririm (bir önceki linkin aynısı).
Piyano, org gibi bazı çalgılar çok sağlamdır, kolay kolay bozulmazlar. Bir bebeğin kendi sesini keşfetmesi kadar zararsızdır bu çalgıların keşfedilmesi -kullanma kılavuzu istemez-. Müziği ilk defa öğrenenler için de ideal bir araçtır, bana sorarsanız. Keman çalacak insan bile önce bir süre klavyeli bir çalgıyla müziği keşfedip sonra kemana girişse yararlı olur. Orgu tutup bir yere vurmazsanız, ateşe tutmazsanız kırılmaz, bozulmaz. Piyano, üzerine sıvı dökmediğiniz veya baltayla girişmediğiniz sürece kolay kolay kalıcı bir zarar almaz.
4. Taklit et! Sırada taklit var. “Sırada” derken, ne zaman içinizden gelirse:) İster ilk günden, ister günlerce rastgele sesler çıkardıktan sonra; duyduğunuz, dinlediğiniz, bildiğiniz müzik parçalarını (veya o parçaların küçük bir bölümünü) elinizdeki çalgıyla çalmaya çalışın; notasız, kulaktan, deneye yanıla. Bu hemen olmuyorsa umutsuzluğa kapılmayın. Bebek kapılıyor mu? Her gün denemeye devam!
5. İlk ezgiler! Her kim olursanız olun, bir süre sonra çalgınızla “müzik” yapmaya başlayacaksınız. Bunun için “yetenekli” olmanız gerekmiyor. Sadece istemeniz ve bir bebek gibi her gün, durmadan denemeniz gerekiyor. Önce 3 notalık basit çocuk şarkıları veya türküler çalabilirsiniz. Zamanla gittikçe daha karmaşık şeyler çalmaya başlarsınız. Bu süreçte önce kendinizi tatmin edersiniz; sonra “mantıklı” bir müzik yaptıkça çevrenizi, sizi dinleyenleri tatmin edersiniz, onlarla yepyeni bir yoldan bağ kurarsınız.
6. Eğlen! Hata yapmaktan korkmayın. Saçmalamaktan çekinmeyin. Hata yapma veya yargılanma korkusu zihinsel ve bedensel kapasitenizi daraltır, veriminizi düşürür. Neşe ve özgüven ise tam tersini yapar:) Bu giriştiğiniz işin amacının herşeyden önce eğlenmek olduğunu unutmayın! Bu bir görev değil. Görevse de, görevimiz önce “aguuuu!... ebüvvvvveeee!” demek ve bunu yaparken deliler gibi eğlenmek:D Çok sonra “baba” demeye çalışırken “babba” veya “bbaaa!” demenizde bir sakınca yok:) Benim kızım 1 yaşında bakıcısı Oya ablasına “Ayo” diyordu, bugün 5 yaşında halen salyangoza “sangalyoz” diyor ama kendini ifade etme yetileri hayranlık verici bir hızda gelişiyor. Onun kadar kaygısız olursanız ve onun kadar eğlenirseniz, siz de onun kadar hızlı ilerlersiniz:)
7. Ders al, nota öğren! Bir noktada müzik öğrenmeye karşı tutkunuz, azminiz, zorluklardan yılma ihtimalinizin üstüne çıkacak. O noktaya gelmek için önce kendi başınıza biraz yol almanız lazım, “A, bak yapabiliyorum!” demeye başlamış olmanız lazım, bir bebeğin ilk adımlarını atması gibi ilk basit parçalarınızı çalarken. Ne kadar sürer bu? Size bağlı. Bence birkaç parçayı kendi çabanızla -veya çok az yardımla- baştan sona basit düzeyde bile olsa hemen hemen hatasız çalabilir hale gelmiş olmanızda yarar var. Çıkardığınız her parça size biraz daha özgüven ve şevk verecek. Bir noktada kulaktan parça çıkarma hızınız size yetmeyecek. Daha karmaşık eserleri daha detaylı şekilde bir an önce çalabilmek için sabırsızlanacaksınız. O zaman hoca tutmanın ve nota öğrenmenin zamanı gelmiş demektir. Bazılarınız bu sabırsızlığı en başta hissedebilir. Ancak bunun üzerine en başta derslere başlamanız risklidir. Sonra “çok istedim ama zor geldi, bıraktım” diyebilirsiniz, üstüne de eklersiniz “bende o yetenek yokmuş” diye. Zor gelen, o kurallar yığınına zamanından önce dalmaktır. Size “bende yetenek yokmuş” dedirten de bu işin zorluklarının azminize ağır basmış olmasıdır: zorlanınca keyfiniz kaçmıştır, bu zihninizin ve bedeninizin öğrenme hızını yavaşlatmıştır, sonuç olarak yılmışsınızdır. Bu nedenle derslere çok erken başlama konusunda sizi uyarıyorum.
Bu aşamada özel ders, kurs veya konservatuvar... hangisi o noktada biriktirdiğiniz müzik öğrenme tutkusunu karşılayacaksa, hangisine erişiminiz varsa onun peşine düşün. Nota öğrenin. Notayı en başta değil, şimdi öğrenin, tıpkı bir çocuğun önce konuşmayı, sonra yazmayı öğrenmesi gibi! Müziğin gramerini öğrenin. O güne kadar adını bilmeden bastığınız tuşların veya perdelerin, varsa akorların adlarını öğrenin. O güne kadar kopuk kopuk veya bağlı çaldığınız notalar için kullanılan teknik terimleri öğrenin. Müziğin tarihini okuyun. Müziğin edebiyatına dalın, becerileriniz ilerledikçe daha ileri seviyeli eserler öğrenin -hem teknik, hem felsefî derinlik anlamında ileri-.
8. Kendine iyi davran! Fazla derin veya zor eserlere erkenden dalarsanız sıkılabilirsiniz. Bunu yapmayın. Her çalgının kendine görü zorlukları vardır ve her insanın bu zorluklar karşısında farklı tercihleri vardır. Herkes belli zorluklarla uğraşmayı sever (örneğin bulmaca çözmeyi), diğer bazı zorluklarla uğraşmayı sevmez (örneğin kürekle çukur kazmayı). Hangi zorluklarla nereye kadar uğraşmaktan “zevk” aldığınıza dikkat edin. Kendi zevkinizin kâhyası olun. Zorlandığınız zaman ara verin, sonra tekrar deneyin. Bir tam gün ara vermek, gece üstüne yatıp ertesi sabah tekrar denemek bazen şaşırtıcı ve sevindirici sonuçlar verebilir. Bu işe yaramıyorsa bir veya birkaç adım geriye dönün, “yapabildiğiniz” yerden itibaren tekrar deneyin.
9. Esnek ol! Yukarıdakileri uygulamanıza ve içtenlikle çaba göstermenize rağmen bir an gelir ve çalgınızın hiç bir zorluğuyla uğraşmak uzun süre içinizden gelmezse çalgı öğrenimine ara vermeyi deneyin. Müzik aşkı devam ediyorsa farklı bir çalgıyla baştan başlamayı deneyin. Bu sefer daha hızlı yol alırsınız, çünkü ilk çalgınızla müzik hakkında öğrendiklerinizi bir yere kadar yeni çalgıya uygulayabilirsiniz. Belki çalmak değil, şarkı söylemek veya dans etmektir size uygun olan? Belki farklı bir müzik türü? Değişik şeyler deneyin.
10. Yürü koçum! Zorlanmak şöyle dursun, aksine çok mu hızlı ilerliyorsunuz? Güzel! Sınırlarınızı zorlayabilirsiniz; bu konuda çok tutkuluysanız bunda sakınca yok. Yeter ki kendinizi sakatlayacak boyutta olmasın, tercihen öğretmen kontrolünde olsun, boğuşmayı seçtiğiniz zorluklar sizi yıldıracak düzeyde olmasın ve bu iş olumlu bir ruh halinde devam etsin. Bir şeyi kanıtlamak için değil, daha fazla zevk almak için, daha fazla zevk vermek için, müzik dilinin daha derinlerini keşfetmek için, müzik yoluyla insanlarla daha derin iletişim kurmak için yapın bunu.
11. Oku! Nota okumayı biliyorsunuz ya artık? Gazete okur gibi her gün yeni bir nota okuyun! Sadece hocanızla derslerde çalıştığınız parçaları değil, onların yanı sıra her gün daha önce hiç görmediğiniz bir notayı okuyup çalın. Buna “deşifraj” denir -fiil hali “deşifre etmek”-. Kendi başınıza deşifraj çalışmaya birkaç dersten sonra, basit notaları kendi başınıza doğru olarak okuyacak seviyeye geldikten sonra başlayın. Deşifre etmek için hocanızla çalıştığınız eserlerden daha kolay olanlarını seçin. Konumuz Klasik Müzikse, org sitesinde ömrünüzce tüketemeyeceğiniz kadar ücretsiz indirebileceğiniz nota var, her seviyeden. Yararlanın. Caz, geleneksel Türk müziği veya başka bir müzik türüyle ilgileniyorsanız o alanlarda da benzer kaynakları internette kolaylıkla bulabilirsiniz.
Türkçe okur yazar bir insan olarak sadece şiir mi ezberliyoruz? Hayır! Her gün dergi, gazete okuyanlarımız var. Her gün sosyal medya haberleri takip ediyoruz, oradan birbirimizle yazışıyoruz. Gündelik okumak ve yazmak Türkçe yetilerimizi canlı tutuyor. Aynı şekilde gündelik nota okumak -ve aslında yazmak da- müzik yetilerimizi canlı tutar.
12. Aktar! Transpozisyon yapın. “Transpozisyon”, adı üstünde, pozisyon değişimidir. Herhangi bir müzik parçasını herhangi bir çalgının herhangi bir tuşundan/perdesinden başlayarak çalabilirsiniz**. Beethoven’in Für Elise’si hangi notayla başlıyor? Mi. Ama biz onu Fa’dan veya Si bemolden başlayarak da çalabiliriz (farklı bir tondan çalabiliriz). Bunu yapabilmek için ilk notanın yerini değiştirdiğimiz gibi, parçanın tüm diğer notalarının yerini de aynı oranda kaydırmak gerekir. Bunu nota öğrenmeden önce kulakla da yapabilirsiniz; ancak başta kolay olmayabilir. Denemekten bir zarar gelmez, hata yapsanız da kolunuz kırılmaz;) Altın kural: Her şeyde olduğu gibi transpozisyona da kolaydan başlamak, azar azar zora yönelmek gerekir. Transpozisyon teknik bir konudur; bazı okurlarım için bir şey ifade etmeyebilir. Ancak bunu okumakta olan müzisyen adayları için, yani müziğin dilini çözmek isteyenler için çok önemli bir araçtır. Bir parçayı farklı tonlara transpoze edebildiğiniz zaman o parça gerçekten sizin olur, armoni ve kontrpuanın sırlarını çözerek bestecinin kafasının içine girmeye başlarsınız! Ayrıca şarkı söyleyenlere eşlik ederken çok işinize yarar, zîra herkesin sesi farklı kalınlıktadır; bazı sesler için bazı şarkıları transpoze etmek her müzik türünde yaygın bir uygulamadır.
13. Uydur! Doğaçlama yapın, beste yapın. Hem mevcut eserlerin üzerinde değişiklikler yaparak oynayın, bozun, hem kendiniz yeni müzikal fikirler uydurun. İyi oldu, kötü oldu, çalıntı oldu... bunların üzerinde durmayın. Sadece yapın! Yaptıkça gelişir. Beğendiğiniz denemelerinizi notaya alın. Türkçemizi de böyle ilerletiyoruz: aklımıza gelen fikirleri ve kalbimize doğan duyguları konuşarak ifade ediyor, bazen de yazıyoruz. Her gün Whatsapp yazışmaları yapabilen bir insan aynı mesaiyi müziğe verirse beste de yapabilir. Türkçe konuşanın Türkçe yazması ne kadar doğalsa, müzik konuşanın da müzik yazması doğaldır; hatta yüzeysel bir müzik anlayışının ötesine geçmek için gereklidir. Her müzisyen bir bestecilik kariyeri yapsın, demiyorum. Her Türkçe konuşan şair veya yazar mı oluyor? Biliyorum, herkes bir Charlie Parker veya Beethoven olamayabilir. Ama ilkokula gitmiş her Türk Türkçe konuşup yazabiliyorsa, her müzisyen de müzik dilinde doğaçlama ve beste yapabilir. Kariyeri sadece bir repertuvarı icra etmek üzerine olsa bile bu etkinlikler onu geliştirecektir.
14. Başa dön! Buraya kadar önerdiklerimin hepsini sürekli yapın. Bunlar birbirini izleyen aşamalar değil, birbirine eklenmesi gereken aşamalar. Nota okumayı çok iyi sökmüş olsanız bile zaman zaman kulaktan parçalar öğrenmeye devam edin. Keith Jarett, Ravi Shankar veya Necdet Yaşar düzeyinde doğaçlama yapabiliyor olsanız bile ara sıra en başa dönün, çalgınızı ilk keşfettiğiniz günlerdeki gibi saçmalayın, “aguuuu!” deyin:) Bir sürü kural içselleştirdikten, bir sürü teknik beceri geliştirdikten sonra tüm bildiklerinizi unutmuş gibi yapmak ferahlık verir, içinizdeki çocuğu canlı tutar, yaratıcı iştahınızı körükler.
Lisede felsefe öğretmenimiz Demir Ünsal vardı -nur içinde yatsın-. Bir gün okula gelirken veya okuldan eve giderken yollarımız kesişmişti, arabasına binmiştim. O kısa yolculuk sırasında eğitim, öğretim konusunda söylediklerini hiç unutmadım: Bilgi eskiden zor ulaşılan bir şeydi. Öğretmenin görevi tüm gerekli bilgileri öğrenciye doğrudan aktarmaktı. Öğrenmenin başka yolu yoktu. Bugün ise öğrencinin ulaşabileceği kaynaklar, kütüphaneler var. Bugün artık öğretmenin rolü yol göstermektir; öğrenciye nasıl kaynak bulacağını, bu kaynaklardan nasıl yararlanabileceğini göstermektir. Öğrenci araştırır, bulur ve öğrenir. Öğretmen bu süreci yönetir, gözetir, denetler. Bazı bilgileri kendisi aktarır, ama her bilgiyi bebek besler gibi kaşık kaşık öğrenciye vermesi gerekmez.
Demir hoca bunu söylediğinde internet henüz hayatımıza girmemişti. Onun sözleri bugün daha da geçerli. Artık Google, YouTube, Spotify, Wikipedia, Imslp, yapay zeka dönemindeyiz. Araştırmasını bilen için internet bir okul! Ben okuldaki hocalarımdan öğrendiğim kadarını, belki fazlasını benden yüzlerce yıl önce ölmüş adamlardan öğrendim. Bach, Liszt, Rahmaninof, Tamburi Cemil, Art Tatum ve niceleri... hepsini hocam sayarım. Çünkü onların eserlerini, icralarını nerede bulacağımı ve nasıl inceleyeceğimi biliyorum -canlı hocalarımın yol göstericiliği sayesinde-, onları halen inceliyor ve onlardan öğrenmeye devam ediyorum.
Bu nedenle benim daha fazlasını öğrenmek için illâ master, doktora yapmama, profesör olmama gerek yok. Sadece lisans derecem var -bana yetti- ama bugün doktora öğrencilerinin danıştığı, tezlerinde yer verdiği bir birikimim var. Benden bir şeyler öğrenmek isteyen gençlerin de benden ders alması şart değil. Bestelerim, düzenlemelerim, kitabım, ses ve görüntü kayıtlarım, yazılarımla tüm müzik öğrencilerinin hizmetindeyim!
* Bu durum daha ziyade Klasik Batı Müzikçiler için geçerlidir. Caz ve Geleneksel Türk Müziği’nde doğaçlama yollu aktif yaratım, eğitimin temel bir parçasıdır. Klasik Müzik konservatuvar eğitiminde de armoni, kontrpuan, form bilgisi gibi derslerle müziğin yapısal özellikleri öğretilir; ancak bunlar teorik bilgi olarak kalır. Bu bilgilerle çalgı üzerinde uygulama yok denecek kadar az olduğu için, bu dersleri almak bir konservatuvar öğrencisinin müziği dil gibi kullanmasına (yani cümle kurar gibi doğallıkla müzik yaratmasına) yetmez.
** Eski dönemlerde Klasik Müzik aleminde de “müzisyen” hem icracı, hem besteciydi, yani müzik dilini konuşuyordu. 19. yüzyıla kadar Avrupa’da çoğu müzisyen bu nitelikteydi; her biri beste ve doğaçlama yapıyor ve birden fazla enstrüman çalıyordu. Zamanla tıpta olduğu gibi müzikte de uzmanlaşma yoluyla branşlar ayrıldı; bestecilikle icracılık ayrı meslekler oldu.
*** Bazı çalgılarda bazı pozisyonlardan bazı eserleri çalmak zor veya imkansızdır. Klavyeli çalgılarda her eser her tuştan başlayarak çalınabilir. Klavyeli çalgılarda tüm tonları, tüm pozisyonları, diğer çalgılarda da olabilen pozisyonların hepsini zaman için çalışmak lazım.


