Büyük, kalabalık sofraların aynı anda hem neşe hem de huzur verici bir yanı vardır. Gürültülü, başka yerde bulamadığınız, en sevdiğiniz yemeklerin sofrada olduğu, birilerinin muhakkak daha fazla yemeniz için ısrar ettiği, hatırladıkça gülünen sofralardan bahsediyorum. İnsanı çocukluğuna, yaz aylarına ya da en sevdiklerinin seslerine götüren sofralardan. Zamanla yeni kişilerin katıldığı (ve o sofralarda sınandığı) ya da birilerinin eksildiği ve muhtemelen o eksikliğin yerinin hiç dolmadığı sofralardan. Şahsen, çok özlediğim sofralardan.
Farklı kültürlerde, çok farklı sofraları deneyimleyerek geçen çocukluğum ve ilk gençliğimin kendim olabildiğim neşeli sofraları da vardı, başımı tabağımdan kaldırmadan, kaşığımdaki yutabilmek için, her lokmanın üstüne su içtiğim sofraları da. Bu sofralardan öğrendiklerimle arkadaşlarımda kalıp onların aileleri ile akşam yemeğine oturduğum ilk zamanlarda her masanın kendi dinamiği olduğunu fark etmiştim. Bu da bana hala daha devam eden bir merakı ve alışkanlığı getirmişti: Başkalarının sofralarında neler yaşandığını görme merakı. Akşam saatlerinde sokaklarda evlerden gelen çatal-kaşık-konuşma seslerini dinleme alışkanlığını. Bu seslerin en çok izlenen ASMR videolarından daha fazla etkisi var üstümde. İstanbul’da kentsel dönüşümün yok ettiklerinden biri bu sesler. Ancak Kurtuluş’un ara sokaklarında, Arnavutköy’ün tepelerinde yani hala mahalle olan yerlerde duyulabilen sesler bunlar. Bir annenin çocuğunu masaya çağırışı, babanın tuz nerde diye soruşu, küçük çocuğun çatalı yere düşürüşü, kaşığın tabağa çarpan çınlaması ve fonda haberlerin sesi… Ancak alt katında cafelerin, büyük mağazaların olmadığı binalarda, dar sokaklarda duyulur bu sesler. Ya da yazlıklarda… Bugünün şehir yapısında, akşam saatlerinde sokaklarda daha çok binaların önüne yaklaşan yemek kuryelerinin motor sesleri, zil çalışları, açılıp kapanan kapı çarpışları duyuluyor. Ya da kalabalık restoranların, cafelerin gürültüsü…
O yüzden OMM’un yeni sergisi Ferhafeza’yı gezerken kendimi çok sevdiğim bir ara sokakta, sesleri duyabilmek için özellikle ağır ağır yürüyormuşum gibi hissettim. Hatta bazı evlerin önünde durup parmak uçlarıma kalkıp içeri baktım gizlice.
Müzenin 3 kata yayılan sergisinin zemin katında, önce Kıbrıs’taki kocaman, gürültülü, neşe, dedikodu, anne tarafındaki ailemin şakalaşma dolu sofralarının hissettirdiği güneş sıcaklığı vurdu yüzüme. Merve Şendil’in “Aynı Gökyüzü Altında” adlı üç parçalı enfes işi ile başlayıp ÇOK sevdiğim Robbie McIntosh’ın Öğle Yemeği Yiyen İnsanlar fotoğrafının önünde durunca gelen İtalya’nın güneşi ve makarna kokusu, deniz havası etkiliydi bunda elbette. Fotoğraftaki ekmek bile anneannemin sofrasındaki ekmekti. Azade Köker’in Yaz Sabahı’nı selamlayıp Özer Toraman’ın Hikayeleri Bekleyen Sandalyeler resminin önünde durunca çektiğim onlarca boş sandalye fotoğrafı geldi aklıma. Hiçbirini böyle güzel bir isimle, bu renklerle betimleyemezdim. Özer Toraman, kendi çektiği fotoğraflardan yola çıkıp kurguladığı işlerinde bu kez yazlık yerlerdeki o plastik sandalyelerin (Sahi neydi adı o sandalyelerin? “Selpak” gibi, markasıyla özdeşleşmiş bir ismi vardı…) dokusunu hissettiriyordu insana. Çünkü birazdan birileri gelip o sandalyeleri çekip oturacaktı. Birisi masadan uzakta oturacak, yemek yerken kırıntıları eteğine dökülecek, “sandalyeni biraz öne çek” uyarılarına maruz kalacak, öteki bilinçli olarak sandalyeyi geri çekip sigarasını yakacak, bir çocukla yemeğini yemesi için pazarlık yapılacak, biri illa ki yemekle ilgili eleştiri yapacak ve “o zaman sen pişir” lafı yapıştırılacak…
Devam ettikçe Şahin Paksoy’dan Nuri İyem’e, Ecem Yüksel’den Mehmet Güleryüz’e, Etel Adnan’dan Haluk Akakçe’ye, Ferruh Başağa’dan Nadide Akdeniz’e uzanan sofralardan geçiyorum. Hepsi bire bir sofra temsili değil ama aynı hissi devam ettiriyorlar. Zemin katta en son Belçikalı sanatçı Hans Op de Beeck’in 8 dakikalik video eserinde oturuyorum sofraya. Serginin küratörü Yağmur Elif Ertekin’in güzel anlatımıyla “Hans op de Beeck” hep “gerçekleşmesi beklenen bir şeyin hemen öncesi ya da gerçekleşmiş bir şeyin hemen sonrasını” aktarıyor. Daha önce gördüğüm bu “Kutlama” videosu, uzun metraj bir filmin hikayesi gibi gelmişti ilk izlediğimde. Şimdi, o hikaye kuruluyor kafamda ve müzenin ikinci katına doğru yol alıyorum.
Kutlama
Asansörden iner inmez OMM’un Eskişehir’in hem eskisini hem yenisini mükemmel bir perspektifle gösteren penceresinin önündeki İstila eseri ile Fırat Engin’in döküm polyesterden kahve bardağı yerleştirmesi çıkıyor karşıma. Bu katta daha çeşitli sanat teknikleri ile karşılaşacağımızın işareti bu. İstila’nın mesajı çok açık ama ben sofranın güzelliklerinde kalmak istiyorum biraz daha. Renk renk bir Mustafa Mualla duvarı yetişiyor imdadıma. Mustafa Taviloğlu koleksiyonundan 16 eserin her biri başka bir hikaye anlatıyor birbirine ipuçları bırakarak. Hüseyin Bahri Alptekin’in plajdaki haşlanmış mısır kokusunu hatırlatan işleri, Ecem Yüksel’in kalbimin ucunu acıtan “Uzak Mesafe Arkadaşlığı” tablosu, Nuri İyem’in haşarılığı, Aylin Zaptçıoğlu’nun detaylarına hayran bırakan, saatlerce izlenebilecek isimsiz tablosu; Özer Toraman’a, Erol Eskici’ye, Mustafa Boğa’nın tek tek işlenmiş portakal ağacına kadeh kaldırıyor. Slim Aarons’un “o masaya ışınlanmalıyım” dedirten “Dining Al Fresco on Capri” eserinden Toygun Özdemir’in bir caz barda şarap ve sigara kokusunu hatırlatan tablosuna, Can Sun’un İki Biber’ine, Sinan Orakçı’nın ziyafetine, Yaren Karakaş’ın Toplantı Odası’na, İhsan Oturmak’ın Yemekhane’sine uğrayıp Hilmi Can Özdemir’e, Nuri İyem’e, Elif Uras’a, Cihat Burak’a, Hakan Gürsoytrak’a hatta Abdülmecid Efendi’ye selam veriyorum saygıyla. Nedim Günsür’ün iki tablosunun önünde bir miktar daha fazla zaman geçirmemin sebebi, kendimi o balık tezgahlarında sardalyanın fiyatını sorarken bulmam ve Kahvehane’nin önünde birinin selamını alıp meraklı sorularına cevap vermem...
Mustafa Boğa, Portakal Bahçesi
Slim Aarons, Dining Al Fresco on Capri
Toygun Özdemir, Smalls
Hilmi Can Özdemir, Keyifli Buluşma
Elif Uras, Sultan Sofrası
Durmam gerekeceğini bildiğim bir yer var: Antonio Cosentino’nun eserlerinin köşesi. Kent belleğini, İstanbul’u en iyi anlatan sanatçılardan biri ve olduğu tüm karma sergilerde onun eserleri içinde daha fazla zaman geçireceğimi her zaman biliyorum. Yine aynısı oluyor. İlginçtir ki, Cosantino’nun hangi eserlerini göreceğimi bilmeden gezdiğim bu sergiye gelmeden bir gün önce aniden aklıma “3 renkli park ışıkları” gelmişti. Artık o ışıkların hiçbir yerde olmadığını düşünmüştüm. Şimdi Cosantino’nun köşesinde karşımdalardı. Çay, bira, rakı, çubuğa dolanırken karamelize olan pamuk şeker ve közlenmiş mısır kokularının birbirine karıştığı yaz akşamlarının parkları, çay bahçeleri canlandı aniden gözümün önünde. Bir anlığına da olsa elinde eski tip bir gazlı içecek şişesiyle koşarken aynı anda pipetle içeceğe üfleyip içeceği fışkırtan halime döndüm. Eserlerin içerdiği derin eleştirilere rağmen kendime politikayı ve dünyayı düşünmeyi o an için yasaklıyorum. “6 farklı eserin bir arada “pop up” bir masal kitabını hatırlattığı bu köşedeki her şeyin minyatürü müze mağazasında olsa ne güzel olmaz mıydı?” diyerek devam ettiğimde karşılaşacaklarımdan habersizim: The Magician.
Anke Eilergerhard’ın sapsarı silikondan, merengli bir pastayı andıran heykeli ile gözlerim kamaştıktan sonra Eren Göktürk’ün eseri karşımdaydı. İlk bakışta 70’lerden kalma bir reklam ve vanitas karışımı hissi verdi ama The Magician ismini küratörden duyunca, “bir yerden hatırlıyorum” hissinin cevabını almış oldum. John Fowles’ın Büyücü romanından bir sahne gibiydi bu eser. (Eserin açıklamasında da bu yazıyormuş, görünce irkildim) Böylece Sicilya’dan Capri’ye ve bir Yunan adasında geçen bu romana adalar arasında vapurla gelmiş oldum. O vapur belki de Cosantino’nun Suriye isimli vapuruydu ve beni arada Kıbrıs’a da Diyarbakır’a da taşımıştı…
Üçüncü kata çıkınca serginin başından beri yanımda yürüyen çocukluğum gitmiş, yerini bir Ara Güler fotoğrafı ile Beyoğlu’nda rakı masasında arkadaşlarımla olduğum halim almıştı. Gülsün Karamustafa’nın kolajları da bunu tamamlamıştı hiç bilmeden. Devam eden eserlerde meyhanelerde gezdikten sonra Tunca’nın Desire serisindeki Franklin D. Roosevelt, Nicolae Ceaușescu ve Mao ile masaya oturdum. Tabii ki onlar yedi ben izledim. Nezaket Ekici’nin Türk Adası’na, Neşe Erdok’un Flört’üne tanık olduktan sonra, İdil Tabanca koleksiyonundan, kimlik, aidiyet ve kuşaklar arası travma temalarına odaklanan Francesca Hummler imzalı iki esere gülümsedim. Claudia Comte’nin karaçam ağacından heykeline yine Eren Göktürk’ün çarpıcı fotoğrafları eşlik etti. Bir de Cevdet Erek’in “Çıngır” adlı yerleştirmesinin sesi. “Dokuz adet üfleme cam nesne, stereo ses dosyası, cep telefonu ve bina cephesinde hoparlörler”den oluşan eser, tüm sergi boyunca duyduğum -aslında orada olmayan- sesleri bir araya topladı.
Ara-Güler-Beyoğlu, Eğlencesi (NHK Koleksiyonundan)
Gülsün Karamustafa, İstanbullular 7
Sergi ile vedalaşırken son eserin Karaköy Lokantası’nda her gördüğümde kendi mutfağımda görmeyi hayal ettiğim Pınar Akkurt imzalı “hurdacı presinde ezilmiş güğümler ve tencere” olması ironikti ama kesinlikle rastlantı değildi. Bizi, bireysel ve ülkesel olarak her versiyonumuzu aynı göğün altında birleştiren sofraların bir simgesi olan bu güğümler, küratör Yağmur Elif Ertekin’in kurduğu sofranın palate cleanser’ı, çay ikramıydı resmen.
Bir tren yolculuğu ile Odunpazarı’na gidip bu sergiyi gezeceklere uyarı: Lütfen aç karnına gezmeyin.
Serginin her eserini tek tek anlatıp bizi OMM’da ağırlayan Defne Casaretto ve Yağmur Elif Ertekin’e, bu buluşmayı organize eden Pelin Davidyan’a teşekkürlerle…


