Kasım, doğanın döngüsünde bir vedanın, insan ruhunda ise sessiz bir içe dönüşün ayıdır; yaprakların yere düşüşündeki zarafette, biz de kendi fazlalıklarımızı bırakmanın, sadeleşmenin ve yeni bir başlangıca hazırlanmanın eşiğinde dururuz.
Yılın bu zamanında doğa, bir tür bilgelik dersi verir bize. Gözümüzün önünde olan biten yalnızca mevsim değişimi değildir; aslında varoluşun kaçınılmaz döngüsünün tatlı bir hatırlatmasıdır. Rüzgârın taşıdığı serinlik, havadaki nem, günlerin kısalması, kızaran yapraklar, adım adım kışa soyunan ağaçlar… Hepsi bize aynı şeyi hatırlatır: hiçbir şey sürekli büyümez; bazen olgunlaşmak için durmak, kabuğuna çekilmek gerekir.
Yazın dışa dönük neşesi yerini daha dingin, derin bir farkındalığa bırakır. Belki biraz hüzün, belki biraz yorgunluk ama en çok da bir tür “düşünceli huzur” taşır bu ay. Pencereden dışarı baktığımızda, rüzgârda savrulan bir yaprakta kendi dönüşümümüzü görürüz; kayıplarımızın, vedalarımızın, kabullenişlerimizin yankısını duyarız.
Doğa ile aramızdaki bu sessiz diyalog, aslında kadim bir hatırlamadır. Sonbahar bize hem yavaşlamayı hem de fark etmeyi işaret eder: Değişen ışık, etrafı büyüleyici bir kızıla boyayan gündoğumları ve günbatımları, gökyüzünde dans eden bulutlar, bahar yağmurları, yağmur ertesi toprağın kokusu, uçuşan yapraklar, çıplak ağaçlar, bir fincan sıcak çayın huzuru, bir dost sohbetinin dinginliği… Hepsi birer mevsimsel sığınaktır.
Kasım ayı, bizi kendine özgü halleriyle zaman zaman kalabalıklardan, gürültüden, sürekli üretme baskısından uzaklaşmaya, sadece “olma” hâlini hatırlamaya davet ediyor.
Bu ay pek çok coğrafyanın en güzel zamanı ve bu ayın en yakıştığı coğrafyalardan biri de Ege.
Geçtiğimiz haftalarda kendi ritmimle yeniden buluşmak ve bir süredir merak ettiğim Urla’yı keşfetmek üzere yaz sonundan beri uzak kaldığım Ege’ye indim.
Yaz aylarının yoğunluğunun yerini keyifli bir sakinliğe, serin sabahlara ve sonbahar yağmurlarına bıraktığı Ege deneyimimi sizle de paylaşmak isterim.

Sonbaharda Urla
Ekim ayının son günlerinde ziyaret ettiğim Keyurla, uzun zamandır keşfetmek istediğim Urla ile ilk temasımın başladığı yer oldu.
Urla; özellikle geçtiğimiz on yıldır verimli toprakları, dingin bağ yolları, kültürel mirası, bugün sayısı 100’ün üzerine çıkan iyi restoranlarıyla öne çıkan ve dünyaca tanınan bir gastronomi merkezi olma yolunda emin adımlarla ilerleyen bir destinasyon.
Urla’yı ziyaretim sırasında Urla’yı ve gelişimini, 1996 yılından bu yana bu topraklara kendini adamış olan Can Ortabaş’tan dinleme fırsatım oldu.
Ortabaş, 1996 yılında bölgenin yerlisi Bilal Amca’dan bir çeşit emanet duygusuyla satın aldığı araziye zaman içinde bir arboretum ve üzüm bağları kurmuş. Uzbaş Arboretum bugün yılda yaklaşık 150.000 ziyaretçi ağırlayan, bir bitki müzesi. Burada dünyanın pek çok yerinden ithal, Urla iklimine uyumlu bitkiyle tanışabilirsiniz. Arboretum aynı zamanda büyük bir selvi, palmiye ve çöl bitkileri üreticisi.
Ortabaş, sahip olduğu arazide arboretum kurmak üzere yaptığı çalışmalarda eski bağ kalıntıları ve içinde şarap kalıntısı bulunan toprak testilerle karşılaşması üzerine bu topraklarda yüz yıllardır şarapçılıkla uğraşıldığını fark ediyor ve bağ kurmaya karar veriyor.
Bu bağlardan elde edilen şarap ilk kez 2010 yılında satışa çıkıyor. Ortabaş, Urla’daki en eski iki şarap üreticisinden biri olarak Urla’nın gelişiminde en önemli lokomotifin şarapçılık olduğunu belirtiyor.
Yıllar içinde artan bağlar, ortaya çıkan bağ yolları ve bu değerin etrafında gelişen gastronomi deneyimi ile birlikte ilçe önemli bir ekonomi üretme noktasına ulaşmış.
Ortabaş, ‘Urla’nın gastronomi yolculuğunda başına gelen en güzel şey Michelin’in gelmiş olması’ diyor. Yaratılan bu ekonomik ve kültürel değerin korunmasının ve gelişmesinin ancak yerel yönetimden, köylüye, yerli üreticiden yazlıkçıya herkesin ‘aynı yıldıza bakmasıyla’ mümkün olduğunun altını çiziyor.
Tüm bu gelişmeler dolayısıyla önemli bir çekim merkezi haline gelen Urla’da yol boyunca yapılmakta olan pek çok ev ve site inşaatı dikkatimi çekti. Gözüme çarpan güzel örneklerin yanında bazı projelerin çok yoğun ve sıkışık olması da dikkatimden kaçmadı. Görünen o ki Urla barındırdığı potansiyel ve ekonomik değerle rant sağlamak isteyen birileri için de bir çekim merkezi olmaya başlamış.
Dilerim Ortabaş’ın da belirttiği üzere Urla’nın yerlisi, köylüsü, yerel yönetimlerin tüm unsurları aynı yöne bakarlar ve Urla’nın planlı ve özenli bir şekilde gelişmesine katkı sağlarlar. Türkiye’deki diğer sahil kasabalarına ve ilçelere örnek olurlar. Çünkü yalnız Urla değil her yer özgün dokusuna sahip çıktığı ölçüde hak ettiği değeri bulabilir.
Urla; bağ yolu, ödüllü ve yerel restoranlarıyla dört mevsim hizmet veriyor fakat konaklama imkanları henüz talebi karşılayacak boyutta değil. Urla’yı özellikle yazın ziyaret edenlerin pek çoğu Alaçatı, Çeşme gibi çevre ilçelerde konaklıyor.
Urla seyahatim süresince konakladığım ve Ege’de keyifli bir sonbahar deneyimi için şık bir altenatif sunan Keyurla’dan da kısaca bahsetmek isterim.

Bir agroturizm örneği sunan Keyurla
Keyurla; Urla’nın verimli topraklarında köklenmiş, bölgenin bağ yolları ve kültürel mirası ile iç içe konumlanan, dev çam ağaçlarının gölgesinde kurulmuş, toprağın ritmine kulak veren bir yer.
Otelin mimari projesi Ağa Han ödüllü mimar Han Tümertekin liderliğinde, doğanın mimariyi yönlendirdiği bir anlayışla tasarlanmış. Öyle ki binaların her birinin yeri ve konumu arazide bulunan ağaçların konumuna göre düzenlenmiş.
Her biri ferah yaşam alanları olarak tasarlanmış olan 24 özel villa, bağ manzaraları, beraberinde bulunduğu dev çam ağaçları ve doğal peyzajla ilişki kuracak şekilde yerleştirilmiş.
Projenin pek çok unsurunda sürdürülebilirlik ve yerellik önceliklenmiş. Binaların yapımında kullanılan malzemelerde yöreye sadık kalınmaya özen gösterilmiş.
Bahçe peyzajında ise; otele çok yakın bir mesafede bulunan, Uzbaş Arboretumu’ndan seçilen iklime uyumlu, minimum sulama gereksinimi olan ve yerel ekosisteme entegre olabilen bitkiler tercih edilmiş.
Keyurla; yalnızca yerel ve mevsimsel ürünler kullanarak bölgenin doğası, ritmi ve mutfak kültüründen aldığı ilhamla kurulmuş olan ‘An Urla’ isimli restoranı, çevrili olduğu üzüm bağları ve bulunduğu çevreye has sunduğu özel aktivitelerle bir agroturizm deneyimi sunuyor.
Şef Seray Öztürk danışmanlığında oluşturulan menüsünde el yapımı makarnalar, taş fırın pizzalar, deniz ürünleri, domatesli pilav ve özel reçeteli yemekler sunan An Urla’nın mutfağı Şef Ali Çakmak’a emanet.
Urla’da geçirdiğim zaman; Ege’nin sonbahar mevsiminde güneşiyle, yağmuruyla, yağmur ertesi mis gibi kokan toprak kokusuyla ve tatlı serinliğiyle ne kadar keyifli olduğunu bana bir kez daha hatırlattı.
Herkese; zaman zaman biraz yavaşlayarak sonbahar mevsiminin ve doğadaki yansımalarının tadını çıkaracağı keyifli bir hafta dilerim.


