Soruların dönüştürücü gücü
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

Soruların dönüştürücü gücü

Göçten bağ kurmaya, hazdan mutluluğa uzanan sorgulamalar

Soruların dönüştürücü gücü

Sorular, hayat yolculuğumuzda bize yön veren sessiz pusulalar gibidir. Ne aradığımızı, neye gerçekten merak duyduğumuzu ve içten içe hangi anlamın peşinde olduğumuzu onlar ortaya çıkarır.

İnsan; varoluşunu anlamlandırmaya çalışırken, değerlerini belirlerken, kararlarını verirken ya da bir yön ararken aslında sürekli sorularla düşünür.

Bu yüzden bazen bir sorunun kendisi, onun cevabından çok daha dönüştürücüdür. Çünkü soru sormak; merakı ateşler, düşünceyi derinleştirir, bizi kendimizle yüzleştirir, kalıplarımızın dışına taşır ve yeni ihtimallerin kapısını aralar. En önemlisi de, insanın varoluş serüveninde ilerlemesini mümkün kılar çünkü çoğu içsel dönüşüm, cesaretle sorulmuş tek bir soruyla başlar.

Sorular yeni ihtimallerin farkına varmamıza vesile olur. Bu farkındalık da dönüşümü mümkün kılar.

Bu hafta katıldığım iki ayrı buluşmada çok çarpıcı, düşündürücü ve dönüştürücü sorularla karşılaştım. Sizlerle de paylaşmak istediğim bu soruların her biri üzerine saatlerce düşünülüp uzun uzun yazılar yazılabilir.

Ben bu hafta sizleri de pek çoğu modern zamanlarda insan olma deneyimine dair olan bu sorularla baş başa bırakmak istiyorum. Paylaşacağım sorularda herkesin kendi yaşam deneyiminden bir parça bulacağına inanıyorum.

“Sonuçta Bu Kimin Hikayesi?”- Meshru

Bu hafta, Pera’da Meşrutiyet Caddesi üzerindeki eski Union Française binasında yer alan, sanatın farklı disiplimlerini ve yenilikçi isimlerini bir araya getiren Meshru’da ziyaret etme şansı yakaladığım “Sonuçta Bu Kimin Hikayesi?”; aynı coğrafyadan çıkan iki sanatçının, Esra Gülmen & Cengiz Tekin, —biri göçle köklerini yanında taşıyan, diğeri kalışıyla toprağa tutunan— yollarının kesiştiği bir alandan ortaya çıkan bir sergi.

“Sonuçta bu kimin hikâyesi?”, sergi mekanının zeminine serilmiş toprağın üzerine yerleştirilen mozaik çalışma ve bir duvar üzerine yazılmış sorular ile izleyiciyi bir anlatıyı izlemekten çok, onun içinde düşünmeye çağırıyor.

Sanatçılar ürettikleri sorularla , izleyiciyi sadece bakmaya değil, birlikte sormaya davet ediyor.

Ve sanatçıların bu davetiyle sanat, soru sorma ve dinleme pratiği sunan bir deneyime dönüşüyor.

Esra Gülmen ve Cengiz Tekin’in bizi üzerine düşünmeye davet ettiği sorulardan bazıları şöyle;

  • Göç etmek — bir bedeni taşımak mı, yoksa bir hikâyeyi sürgüne göndermek mi?
  • Kökler bizi nereden uzaklaştırır, ve nereye geri çağırır?
  • Hafıza kimin elinde kalır — anlatanın mı, dinleyenin mi?
  • Bir hikâye anlatıldığında, bir başkasının sesi silinir mi?
  • Köksüzlük: kayıp mı, yoksa başlangıç mı?
  • Kök salmak — direniş mi, teslimiyet mi?
  • Bir hikâyeyi kazı yapmakla mı, susmakla mı koruruz?
  • Bir coğrafyanın adı değiştiğinde, hikâyeleri de mi silinir?
  • Toprakla barışmalı mıyız, yoksa kavga etmeyi sürdürmeli mi?
  • Aynı toprağın iki evladı, farklı hikâyelerin taşıyıcısı olabilir mi?
  • Bir hikaye anlatıldığında kime ait olur?
  • Sonuçta bu kimin hikayesi?

Yapılan iyilikler hakkında konuşmalı mı?

Bu hafta beni düşüncelere salan diğer sorularla da İyi ki Vakfı Destek Programı’nın 2025 Sosyal Etki Projesi ödül töreninde karşılaştım.

Destek Programının bu yılki kazananının bir çiftçi çocuğu ve tarım uygulamalarını iyileştirmeye yönelik bir yazılım projesi geliştiren yazılım mühendisi Melsan Zehra Yılmaz olduğunun anons edildiği törende iş dünyasında ve sosyal/kültürel/toplumsal hayatta ‘iyilik’ konusunun ele alındığı bir de söyleşi gerçekleşti.

Prof. Dr. Deniz Ülke Kaynak’ın moderatörlüğü üstlendiği söyleşide, Kaynak yaptığı giriş konuşmasında düşündürücü güncel konulara değindi.

Kaynak konuşmasında; ‘Eskiden, yaptığımız iyilikler hakkında konuşmak makbul değildi fakat bugün yapılan iyilikler hakkında konuşulmadığı taktirde kötülük yaygın görünüyor’ dedi ve yapılan iyiliklerin daha çok öne çıkarılması gerektiğinin altını çizdi.

Ben de yapılan iyilikler hakkında daha çok konuşulması ve iyiliklerin kötülüklerden daha çok görünür olması gerektiğine inanıyorum; ancak yaptığım iyilikleri bir başkasının anlatması yerine kendimin dile getirmesi konusunda pek rahat hissetmiyorum.

Siz bu konuda nerede duruyorsunuz?

İyiliğin, ilham vererek çoğalma gücünü göz önünde bulundurarak, yaptığımız iyilikleri yüksek sesle paylaşmak mı yoksa kültürümüzde alışılageldiği üzere yaptığımız iyilikleri anlatmaktan çekinmek, utanmak mı?

Kaynak konuşmasının devamında günümüz dünyasında çoğu zaman iç içe geçen veya birbirine karıştırılan ‘üretim- tahrip edicilik’, ‘mutluluk- haz’ ve ‘bağlantı-bağ kurmak’ gibi kavramlara da değindi.  Benim de sıklıkla üzerine düşündüğüm bu konular zihnimde bazı soruları harekete geçirdi. Sizlerle de paylaşmak isterim.

  • Ürettiğimiz her şeyin ardında bıraktığı görünmez tahribatı bilirken, hâlâ ‘ilerleme’ dediğimiz şeyin gerçekten neyin pahasına mümkün olduğunu sorgulamaya cesaret ediyor muyuz?
  • Daha fazla üretmek için daha fazla tüketirken, aslında neyi çoğaltıyor, neyi eksiltiyoruz?
  • Mutluluğun mu peşindeyiz , yoksa sadece kendimizi hazzın daha iyi bir versiyonuyla mı oyalıyoruz?
  • Mutluluğun izini sürerken, hazzın yoğunluğu mutluluğun derinliğini gölgelediğinde kendimize karşı ne kadar dürüst kalabiliyoruz?
  • Anlık hazlara erişmenin bu kadar kolay olduğu bir çağda, gerçekten ne zaman mutlu olduğumuzu ayırt edebiliyor muyuz?
  • Hızla gelişen teknoloji ile tüm dünyayla bağlantı kurabiliyorken kendimizle, yakın çevremizle, doğayla ne kadar bağ kurabiliyoruz?
  • Sonsuz bağlantı imkânı, bizi gerçekten birbirimize bağlıyor mu?
  • Dünyayla bağlantı hızımız gelişirken bağ kurabilme kabiliyetimiz geriliyor mu?

Bu konulara dair sorgulamaların farkındalık uyandırıcı ve dönüştürücü olduğunu düşünüyorum.

Bu hafta süresince yaşadığım deneyimlerden hareketle içimde serpilen bu soruların sizin içinizde de anlamlı sorgulamalara ve dönüşümlere vesile olmasını dilerim.

İlgili İçerikler