Şimdi herkes Maduro’yu konuşuyor.
Şaşkınız; afallayıp nutkumuzun tutulduğunu saklamayalım kendimizden ve birbirimizden…
Şaşkınlık, insanlık tarihinin sayfalarına oradan bir daha silinmeyecek ve izaha ihtiyaç duymayacak kadar kesinlikle, sabit mürekkepli kalemle yazılıyor.
Olan bitenin ardından, kazananı kaybedeni hesaplamaya ne lüzum var!
Kaybeden yine insanlığın onurudur.
Kibirin ve gururun sahte koruyuculuğuna sığınan kim varsa onların alaşağı edildikten sonra zavallı hallerini görüp, bundan hisse çıkaracağı yerde güce tapınmaya bir yandan devam eden insanlığın, bir yandan da yeni yeni "büyüklenmeler-böbürlenmeler" üretmesi sürecektir.
İnsanı eninde sonunda mahva sürükleyip yok eden kibire, yersiz gurura, aklını da zavallılığın iradesine teslim eden insanlığın tarihinde olduğu gibi…
Sizi şimdi rahat minderinizden kaldırıp, tarihin, hatırlanması için Bodrumlu hemşerimiz Halikarnassuslu Herodotos’un kitabına ihtiyaç duyduğumuz eski bir hikâyesini tekrar dinlemeye götüreyim.
Milattan evvel 425 yılında tamamladığı eserinin başlığı "Halikarnassuslu Herodotos"un Araştırmalarının Sunumu"dur, fakat Türkçeye çevrildiği gibi dünya dillerinde de "Herodot Tarihi" diye geçer.
Dokuz kısımdan oluşan dev eserin birinci bölümünde, ki tarihçimiz buna birinci kitap adını verir, bizi bu kitabı yazdığı günden yüz yıl evvelindeki bir olayı, oradaki tanığı gibi anlatarak aydınlatır.
MÖ 576 yılındayız. İran-Pers hükümdarı Büyük Kyros (Krezüs), artık niye olduğunu sormayınız ki zaten kurtla kuzu masalından beri hepimiz biliyoruz, gözünü Anadolu topraklarına dikmiş bulunuyordu.
Dev ordusuyla bugünkü Ege bölgesinin büyücek bir kısmını kaplayan Lidya Krallığını ezip geçti, efsanelere yakışan varsıllığıyla meşhur kralı, hani bizim Türkçemize "Karun gibi zengin" diye yerleşmiş deyişin kahramanı Kral Kroisos’u, Karun’u esir aldı.
Bizim Egeli Kroisos’u cascavlak "yatağından almış gibiydi."
Hazinesini, topraklarını, halkını kaybetmiş, elleri bağlı itile kakıla halkın arasından geçirilmiş, itibarı yerle yeksân edilmişti ve tabii bu arada eşleri, ailesinin tüm üyeleri de İranlı Krezüs’ün köle defterine yazıldı.
Bitmedi! Bugünkü Manisa’nın Salihli kasabası sınırlarındaki antik Sardes, yahut sonradan Sart denilen yerleşim yerindeyiz. Pers Kralı şehrin meydanına çırası üzerinden sakız gibi sızan odunlar yerleştirmelerini emredip tepeleme bir yığın yapılmasını istedi. Az sonra herkesin ortasında Karun’u ateşe verecekti.
Fakat burada Herodotos bizi bu feci olaydan 20 yıl evveline götürüp "flashback" yaparak başka bir hatırayı naklediyor.
Atina’da arkhon adı verilen kanun yapıcılığıyle meşhur devlet adamı Solon, muhtemelen 594 veya 593 tarihlerinde bir geziye çıkar ve yolu, zenginliğini hep merak ettiği Lidya Kralının sarayına düşer. İyi ağırlanır, saygı görür, sırtına ipek şal ve altına sırmadan halı serilir; Solon’un alışık olmadığı bir karşılamadır.
Lidyalı Karun gururuna, kibirine yeniktir, dayanamaz Solon’u alıp hazinesini gezdirmek bir yana dursun, tutar bir de haremine götürüp eşleri dahil dünyanın görüp göreceği en zengin ve en güzel neleri varsa bunların hepsini gösterir.
“Söyle Solon, gezip gördüğün insanlar arasında benden daha mutlu, daha bahtiyar birini gördün mü?”
Solon, bilge bir insan, ne desin bilemez!
Cevabı şöyledir:
“Bir insanın mutlu olup olmadığı, ancak hayatı tamamlandıktan sonra söylenebilir.”
Sonra, Atina’dan bildiği bir ailenin hikâyesini krala aktarır.
Tellos adlı sıradan ama onurlu bir Atinalıyı örnek verir; şöyle der:
Tellos, Atinalı bir yurttaştı. Refah içinde bir şehirde yaşadı; iyi ve erdemli evlatlar yetiştirdi, hepsinin büyüdüğünü ve soylarının devam ettiğini gördü. Hayatını yoksullukla değil, ölçülü bir bollukla sürdürdü. En sonunda, Atina için savaşırken, Eleusis civarında düşmanla çarpışmada şanlı bir ölümle öldü. Atinalılar onu savaş alanında gömdüler ve onurla andılar.
Karun şaşkındır, belli etmez ama çok içerler bu sözlere.
"Yani benden, bu kadar zenginliğe ve güzel kadınlardan oluşan bir haremim olduğu halde, bana rağmen, ben varken, ben ki Karun’um, ben var ya ben…" türünden sözler saçarak Solon’u sarayından def eder.
Karun kadar zengin Karun, gün gelir işgalcilerin eline düşer ve halkının seyrettiği bir infazla yakılarak ölecektir.
Haykırır: "Solon, Solon, Soloooon!"
Kroisos, çoğu Türkçe tarih anlatıcılarının söylediğince, Krezüs, "Ne diyor bu adam, ölmek üzereyken?" diye sorar maiyetine…
Efendim, Atinalı Solon’un adını haykırıyor derler, çözülsün ipleri, getirilsin huzuruma der işgalci kral.
Karun, Krezüs’ün önüne getirilir; o da hikâyesini aynen böyle anlatacaktır.
"Haklıymış Solon, dünyada en mutlu insan hayatını böyle tamamlayan değildir" diye konuşur...
İranlı Krezüs’ün sırtı ürpermiş olmalı. Kendisini de, gün gelir devran döner, zira çarkıfelektir bu, bir gün böyle bir sonun bekliyor olabileceğini düşünerek titremiştir galiba; serbest bırakır kralı..
Değerli yazarımız Eray Özer’in, Maduro’nun yatak odasından Mafyavari bir tarzda derdest edildiği gün yazdığı yazıdan aklımızda kaldığı gibi "İki kötü arasında seçim yapmaya zorlandığımız" bugünlerde, ben,"İki kibir arasında kalmış, tarihi seyreden insanlardan birisiyim."
MFÖ [Mazhar-Fuat-Özkan] şarkısı "New York Sokaklarında"yı hatırlatan, Maduro’nun New York’ta, bir tek kovboyların boynuna ip bağlayıp dolaştırmadığı kaldığı, hani fırsatını bulsalar Vahşi Batı’dan kalma adet gereği, "Tar and Feathering" -katranlayıp kuş tüyüne bulamaya benzer o görüntüleri görünce, Krezüs’ten başlayıp tarihin kibir sayfasını tekrar düşünmemek elde değil.
Hele, "Küçük dağları ben yarattım, büyükler de babamdan kaldı!" diye gezinen Maduro’nun avukat eşi Cilia Flores’in, onu kelepçelerinden çekiştiren Amerikan gardiyanına bir bakışı var ki insanın içi ezilir.
İnsan bu kadar düşmemelidir! Onu ayaklar altına alanın kibir gün gelir düşüreni de yakar.
Latince özdeyişler arasında "Superbia praecedit ruinam" deyişi buna cuk oturuyor:
Kibir yıkımdan önce gelir!


