Cumhuriyet'teki gazetecilik yıllarımda tanımak fırsatı bulduğum ¨iktisat muhabiri, yazarı ¨ Kenan Mortan'ın, bir süredir Gmail adresi üzerinden dostlarına göndermeyi sürdürdüğü haftalık bülten tarzındaki kısa haber ve yorumların adreslerinden birisi de benim.
Her hafta, yazının gidişatına göre edebiyatımızın dev çınarı Yaşar Kemal’den bir seçki sunar Kenan Mortan...
¨Yaşar Kemal usta der ki!¨ başlığıyla verdiği alıntılarla kapanır bülteni.
Böylece, Yaşar Kemal alıntısı kadar Prof.Dr. Kenan Mortan'ın ekonomi-politik değerlendirmeleriyle farklı pencerelerden dünyaya bakmak imkânı buluruz.
İstanbul'daki Cihangir Atölye Sahnesi-CAS’ın sahnelediği ve Türk tiyatrosunun iddialı eserlerinden ¨Filler ve Karıncalar¨ [*] başlıklı o muhteşem epik oyunu yakın zamanlarda izledikten sonra, Yaşar Kemal’in sıklıkla okunması gereken bir yazar olduğuna inançla kitaplarına tekrar sarıldım.
Kimi yazarlar, edebiyatçılar öyledir; elinizden bırakamazsınız.
Don Kişot için Amerikalı yazar ve Cervantes uzmanı Samuel Putnam şöyle diyordu:
“Bir insan Don Quixote’u hayatında üç kez okumalıdır: birincisini gençlikte (duyguların kahkaha ve coşkuyla harekete geçtiği zaman), ikincisini orta yaşta (mantığın daha baskın olduğu zaman) ve üçüncüsünü yaşlılıkta (her şeyi felsefi açıdan değerlendirebildiği zaman).”
Bu, kısa olmasını dileyerek başladığım yazıda, ama upuzun ve dallanıp budaklanarak geleceğe sarkmış hayat hikâyesiyle bir büyük ustanın, Yaşar Kemal'in eserleri için aynı şeyin söylenmesi gerektiğini ileri süreceğim.
2015'de kaybettiğimiz Yaşar Kemal'i özüyle sözüyle folklorik halk geleneğine bağlı anlatıcı, hatta edebiyatın masalcısı sayanı çoktur.
Öyle ki onun çağdaş Homeros olduğunu vurgulayanı da çıkar; pek kabul görmeyecek iddia değildir. Ne var ki Yaşar Kemal’i yalnızca folklorik bir anlatıcıya, sözlü kültürün yazıya geçmiş bir yankısına, sözlü kültür tarihi çalışmacısına indirgemek, onu Anadolu'da köy köy gezen bir meddah, dahası Kürt köylerine giden dengbej gibi görmek olur.
Oysa Yaşar Kemal, Batı'dan aldığımız burjuva roman tekniğini harmanlayarak masal anlatan bir bilge olduğu kadar, iktidarın, mülkiyetin, şiddetin, ‘direniş ve tahakküm sanatının’ haritasını çıkaran sert bir araştırmacı, yazar, hatta tarihçidir.
Yaşar Kemal rahmetliyi İngiliz Romantizminin kurucu ismi William Wordsworth ile kıyaslayasak yeridir; ikisi de doğayı konuşturur. Wordsworth bir şiirinde ‘doğa kendisini sevene asla ihanet etmez’ [†] derken; Yaşar Kemal usta, ‘doğa insanın zulmünü affetmez, asla unutur sanmayın’ diyecektir.
Romanlarının çoğuna mekân olan Çukurova onun için yalnızca bir coğrafya değil; eşrafın, mütegallibenin, ağalığın, yanaşmanın, dağa çıkmış eşkıyanın, jandarma ve devletin ve dahi yoksulluğun birbirine dolandığı siyasi bir sahnedir.
Bu yüzden Yaşar Kemal genç yaşta okunduğunda başka, orta yaşta başka, yaşlılıkta bambaşka konuşur okuruyla.
Örneğin; Gençlikte İnce Memed bizler için bir başkaldırı masalıdır; zulme karşı atılmış romantik bir çığlık gibi okunur. Orta yaşta, aynı metinlerde bu kez şiddetin sürekliliği, sonra ¨Eşkıya dünyaya hükümdar olmaz¨ deyişi gelir yerleşir içinize ve isyanın nasıl olup da yeni bir iktidar biçimine evrildiği fark edilir. Yaşlılığında ise okur, İnce Memed’in peşinde değildir artık, geride bıraktığı köyün, tarlanın, sessizliğin ve yavuklusunun izini sürer; çünkü asıl trajedinin orada, insanda saklı olduğunu anlar.
Yaşar Kemal bu anlamda, yalnızca bir destan yazarı değil, çağdaş edebiyatın sesidir. Onun metinleri okurun yaşıyla birlikte yer değiştirir; aynı cümle, farklı bir hayatta başka bir yaraya dokunur.
Putnam’ın Don Kişot için söylediği söz, belki de Türkiye edebiyatında en çok Yaşar Kemal’e yakışır. Romanlarında karmaşa yoktur ve her şey doğanın kendi halinde işleyişi, akıp gidişi, kimseyi enterese etmeden, umursamadan, takıp takıştırmadan, aklına geleni değil, zamanı ve sırası geldiği için bir şeyleri unutmadan tamamlayarak gidişatını okuruz. Bir sakinlik ve huzur içinde o büyük, gürültülü, tantanalı karmaşayı bize aktarır.
Kendimizi tutamayıp, onun ¨Dağın Öte Yüzü¨ [‡] üçlemesinin ilk kitabı olan Ortadirek romanını açar, evvelden okuduğumuz için kenarına işaret, satırlarına da çizgi çektiğimiz o muaazzam ‘iç konuşmaya’ kulak veririz.
Pamuk hasadının habercisi olan döngele ile başlar roman; romanda Torosların tepesindeki Yalak köyü halkının macerası. Döngele, yazın yeşil ve dikenli bir bitkiyken, kuruyunca kökü zayıflayıp, dikenleri sertleşen, yerinden kopup rüzgârla sürüklenerek alıp başını giden bitkidir; çalıdır. Döngele döne döne yuvarlanınca Çukurova’da ağaların, beylerin tarlasındaki pamuğun toplanma zamanı gelmiş olur; bu köylünün köyünü kapatıp emek göçüne gittiği zamanın işaretidir. Yalak köylüler Çukurova’ya doğru yuvarlanır gibi koştururken, kafilenin gerisinde kalan Uzun Ali, karısı Elif’le denkleri yüklenip, evlatları Hasan ve Ummuhan’ı yanlarına katıp, tabii evin kocakarısı Meryemce’yi de alarak ovaya doğru arkalarından yola çıkar.
Erken varan pamuğun bereketlisine konacak, geç kalan döküntüsüyle idare edecek, daha az toplama parası kazanacaktır. Meryemce’nin bindiği kocamış, kadit atını evvela köyün bir başka yaşlısına verip bindirdiği için oğlunu sorumlu tutan Meryemce tek varlıkları bu beygir yolda öldüğünde kıyameti koparır, evladına demediğini bırakmaz; üstüne üstlük bir küskünlüğü tutar ki, ¨Mühürledim ağzımı¨ deyip birbirine yapışmış dudaklarını bıçak kesmez.
Dağdan ovaya inişte göçenlerin ardında yalnız kalmış aile, doğanın kâh ürkütücü kâh coşkunluk veren haliyle baş etmeye çalışır. Aslına bakarsanız bütün hikâye bu kadarcıktır ama bundan 350 sayfalık bir destan roman çıkarır Yaşar Kemal…
Ortadirek’ten küçük bir alıntı bu yazıyı okuma zahmetine değiyor:
Meryemce almış başını bir kenara çekilmiş doğayla fısır fısır konuşuyor, insan olmanın zorluğunu doğaya yakınıyor.
¨Suların apak oluk. Gün ışığınca parlar ulu dağlar, yollar aşar, parıldayıp gidersin. Yerin altına girer, gün yüzüne çıkarsın. Oğlun yok, uşağın yok. Sen de insan olmadığına şükret!
¨Hey bre üstümdeki küçümencik yıldız. Sen kimin yıldızısın? Kim bilir sahibin nerede? Hangi ovada, hangi dağda, belde. Belki de sıcacık yatağında uyuyordur gamsız gasavetsiz. Ekmek istemez, su istemezsin sahibin gibi. İşin gücün parlayıp sönmek. İnsan olmadığına şükret!
¨Yanımdaki tazecik ot! Dokunsam kırılır, incinirsin. Baharın parlar, güz gelir yanarsın. Ömrün azıcık, amma sürünmezsin. Sen de insan olmadığına şükreyle!
¨Altımdaki kara toprak, her işin başı, her işin sonusun, çok incinir, çok yıpranırsın, sana olmadık işler ederler, türlü türlü hallere sokarlar, incinmez gücenmezsin. Yüreğin geniş, yayla gibi serinsin, cümle yaratık sende gönenir, barınır, ağaçlar bağrına batar, sular seni oyar, yıldırım seni bulur, dile gelmez haller gelir başına, amma gene de insan olmadığına şükret!¨
Doğaya insanı şikâyet ederek seslenen Meryemce, Yaşar Kemal’in sesinde ebediyen yankılanacak.
İstanbul Şehir Tiyatrolarında iki yıldan bu yana neredeyse kapalı gişe sahnelenen onun Ağrı Dağı Efsanesi eseri bu sözümüze bir kanıttır.
İşte tam da bu nedenle; CAS'ın “Filler ve Karıncalar” oyunundan sonra, Yaşar Kemal’in sesine tekrar dönme ihtiyacı duymam da boşuna değil.
Çünkü epik olan geçmişte kalmış büyük anlatılar değil, bugünün dünyasında hâlâ geçerli olan güç ilişkileridir. Yaşar Kemal’in asıl ustalığı da burada yatar, masalını bugüne taşır; destansı sözünü bugünün gerçekliğine yakıştırır.
Ve yine, işte tam da bu yüzden, Kenan Mortan’ın bülteni her hafta Yaşar Kemal’le kapanır. Ekonomi-politik analizlerin, grafiklerin, istatistik ve rakamların, ekonometrik değerlendirmelerin ardından bir romancının sesi duyulur; çünkü, nihayetinde hakikatler yalnızca edebiyatın diliyle söylenebilir.
Evet, ¨Yaşar Kemal usta der ki!¨
[*] https://t24.com.tr/yazarlar/mahmut-senol/yeryuzunun-butun-karincalari-birlesin,52348
[†] William Wordsworth, Lines Composed a Few Miles above Tintern Abbey (1798); “Nature never did betray the heart that loved her.”
[‡] Dağın Öteki Yüzü üçlemesinin ilk kitabı Ortadirek 1960, Yer Demir Gök Bakır 1963 ve Ölmez Otu 1968’de yazılıp tamamlandı.


