Blues de canımı al ağabey!
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

Blues de canımı al ağabey!

Sizi dinleyeceğime blues dinlerim. Blues siyahi kölelerin direncini ve köklerinden koparılıp soğuk Chicago sokaklarına bırakılan gençlerin yerini arayışını anlatır. Her notada bir başkaldırı, her sözde bir umut gizlidir. Blues olmasaydı rock 'n roll da olmazdı. Ünlü gitarcılar ruhlarını şeytana satmışlardır. Haşa huzurdan 'Tanrı' lakaplı Eric Clapton'dan daha iyi bir gitarist: Stevie Ray Vaughan...

Blues de canımı al ağabey!

"Blues de canımı al ağabey!" cümlesini İstanbullu bir taksi şoförü bana ayrılırken arkamdan söylemişti. Zaten taksiye biner binmez bir müzikseverin dünyasına girdiğimi anlamıştım. Normal bir takside görülmeyen süper hoparlörler oldukça yüksek volümde Ella Fitzgerald çalıyordu. Bas gümbür gümbür, baterinin zilleri cıstak cıstak tiz ve Ella'nın boğuk sesi baştan çıkarıcıydı.

Caz hakkında biraz lafladıktan sonra şoför arkadaş bana taksinin sahibi olmadığı halde kendi cebinden bu JBL hoparlörlerini aldığını ve müziksiz yaşayamayacağını söylemişti.

Ben de İstanbul'da bir taksi şoförünün kazancının oldukça düşük olduğunu bildiğimden başkasının malına yatırım yapan bu müziksever arkadaşın önceliklerini takdir etmiştim. Tabii sıkı müzikseverler işten ya da eşten ayrılırken müzik sistemini de beraber götürür.

Umarım siz de blues müziğini seversiniz. Batı müziği diye dinlediğimiz janrların çoğunda blues'un etkisi vardır. Gençliğimde dinlediğim Rolling Stones'un ve Led Zeppelin'in ilk plaklarının Mississippi Delta ve Chicago kökenli siyahi blues ustalarından esinlendiğini Amerika'ya gidince anlamıştım.

Blues müziğinin kökenleri 19. yüzyılın sonlarında Amerika’nın güney eyaletlerine dayanır. Tarlalarda çalışan siyahi kölelerin ağıtları, kiliselerdeki ilahiler ve kölelik sonrası dönemin acı dolu hikâyeleri blues’un temel yapıtaşlarını oluşturur.

Blues’un büyüsü sadeliğinde saklıdır. Birkaç akorla sonsuz bir duygular evreni yaratır. Bu müzik “Ben buradayım, acım gerçek, ama yine de yaşıyorum” demenin melodik bir yoludur. Her bir notada direnç, her bir sözde umut gizlidir.

Blues’un güzel yanlarından biri bir şarkıcının sadece sesiyle değil, gitarının tek bir tınısıyla da kalplere dokunabilmesidir. B.B. King’in Lucille adını verdiği gitarından dökülen notalar, Eric Clapton’un parmaklarından süzülen ruh, Stevie Ray Vaughan’ın hırçın ama tutkulu solosunun hepsi blues’un bir parçasıdır.

Blues, rock’tan caz’a, soul’dan funk’a kadar pek çok türün atasıdır. Elvis Presley, Rolling Stones, Led Zeppelin gibi dev isimlerin ilham kaynağı Muddy Waters, Howlin’ Wolf, Robert Johnson gibi ustaların mirasıdır. Blues olmasaydı çağdaş müziğin yarısı eksik kalırdı.

Blues sadece bir müzik formu değildir, bir yaşama biçimidir ve felsefesidir. Yalnızlıkla barış yapmanın, zorluklara şarkı söyleyerek direnmenin yoludur. Blues başımıza gelenleri unutmadan ama onların esiri olmadan yaşamayı öğretir ve bu yüzden hiçbir zaman ölmez.

"Blues, güzel bir kadın gibidir. Bir kez sevdin mi asla bırakamazsın." – B.B. King.

B.B. King – The Thrill Is Gone / Heyecan Bitti (1969)

Blues’un kralı B.B. King’in en bilinen ve Grammy ödülünü kazanan parçası The Thrill is Gone'dır. Duygusal vokali ve Lucille adlı gitarıyla yaptığı solosu kaybedilen aşkın hüznünü anlatır.

B.B. King’in 1969 tarihli efsanevi parçası The Thrill Is Gone sadece kulağımıza değil, kalbimize de hitap eden nadide eserlerden biridir. Bir iç döküş, bir hayal kırıklığı ve bir vedadır.

Bu parça blues’un özünü kristal berraklığında sunar. O da kaybetmenin, vazgeçmenin ve içten içe kabullenişin melodik halidir. “Thrill” yani “heyecan” gitmiştir. Aşk bitmiştir. Ama o acı hâlâ oradadır.

The Thrill Is Gone klasik blues kalıbını kullanmasına rağmen alışılmışın ötesindedir. O melankolik yaylılar soul’un derinliğini blues’un yalınlığıyla birleştirir.

Bazı şarkılar gelip geçer, bazıları ise kalır. The Thrill is Gone kalanlardandır.

Sizin için seçtiğim video büyük üstat 85 yaşındayken Eric Clapton'un 2010 Gitar Festivalinde kaydedilmiş. Ona üç diğer ünlü gitar üstadı eşlik ediyor: Eric Clapton, Robert Cray ve Jimmie Vaughan. Jimmie benim favori gitaristim genç yaşta kaybettiğimiz Stevie Ray Vaughan'ın ağabeyidir.

Gitar sololara dikkat. Bu klasik jam-session'da sanatçılar birbiriyle konuşuyor, cevap veriyor ve birbirini ustalıkta geçmeye çalışıyor. Tıpkı bizim kültürümüzdeki aşıkların atışması gibi.

Parçanın sonuna doğru festivaldeki tüm müzisyenler gruba katılıyor. Rolling Stones'tan Ronnie Wood, John Mayer, Johnny Winter, Susan Tedeschi ve Buddy Guy benim tanıdıklarımdan.

Beth Hart ve Joe Bonamassa: I’d Rather Go Blind / Kör Olaydım Daha İyi 

Müzik tarihinin en içten, en çıplak duygularla yoğrulmuş şarkılarından biri varsa o da Etta James’in 1967 tarihli I’d Rather Go Blind'ıdır. Parça bir aşk acısını anlatır, aynı zamanda kalbin en kırılgan, en savunmasız hâlini tüm çıplaklığıyla dinleyenlerin önüne serer ve bunu gerçek ve derin bir ağıtla yapar.

I’d Rather Go Blind aşkı kaybetmeyi kabullenemeyen bir ruh hâlinin portresidir. "Seni başkasıyla görmektense kör olmayı tercih ederim" demek mecazın sınırlarını aşan ve aşkın en kör kuyularına inilerek söylenmiş bir cümledir. Şarkının blues kökleri soul'un derinliğiyle birleşince ortaya çıkan zaman üstü bir ağıt olur.

İlişikte sunduğum Beth Hart ve Joe Bonamassa'nın Amsterdam'daki canlı I'd Rather Go Blind performansı müziğin ve duyguların zirveye çıktığı bir anı temsil ediyor.

Beth Hart her zamanki gibi sahnede sadece bir şarkıcı değil, bir hikâye anlatıcısı gibi. Sesi duygusal yoğunluğuyla kalplere işliyor. Her bir notayı derin bir iç acısını yansıtarak söylüyor.

Bence Beth Hart'ın I'd Rather Go Blind yorumu Etta James’in efsanevi yorumuyla eşdeğerdedir. Beth Hart bu şarkıyı kendi kimliğiyle adeta yeniden şekillendiriyor. Sesinin gücü ve tınısı blues'un yoğunluğuna ve ıstırabına çok yakışıyor.

Joe Bonamassa ise gitarıyla Beth Hart'a eşlik ederken şarkının ruhunu mükemmel şekilde yansıtıyor. Gitarı zaman zaman bir feryat gibi yükseliyor, bazen ise duygu yoğunluğuyla kıvrılıyor ve derin bir melodi oluşturuyor.

Lütfen Joe Bonamassa hakkında yazdığım yazıyı okuyun ve müzikleri dinleyin. İsminin üstüne tıklamanız yeterli.

Muddy Waters – Hoochie Coochie Man / Kadınları Büyüleyen Adam (1954)

Willie Dixon’ın yazdığı Hoochie Coochie Man Chicago blues’un vaftiz babası Muddy Waters’ın söylediği maskülen ve büyülü bir parçadır. Blues’un “Ben buradayım” diyen özgüvenli ve erkek tarafını temsil eder. Ritmik gücüyle rock’ın doğum sancılarını başlatmıştır.

Ben doğmadan önce bir falcı kadın anneme demiş ki..." diye başlayan şarkı dinleyiciyi derhal mistik bir dünyaya çeker. Waters burada kendini kaderi yazılmış, doğaüstü güçlerle donatılmış bir Hoochie Coochie Man (kadınları baştan çıkaran büyücü) olarak sunar. Her bir dize gururlu bir meydan okuma ve kendine duyulan sarsılmaz bir güvenle yüklüdür. Parça blues’un büyü, batıl inanç ve erkeklikle olan derin bağlarını ortaya koyar.

Hoochie Coochie Man blues’un en önemli kurucu babalarından biri tarafından yazılmış bir erkeklik manifestosu ve şehirleşen siyah Amerikalının yeni kimliğinin ilanıdır.

Waters’ın sesi derin, karanlık ve kendinden emindir. Her kelimesinde bir ağırlık ve meydan okuma vardır. Hoochie Coochie Man sadece bir kadını etkilemeye çalışan bir adamın hikâyesi değil, aynı zamanda bir erkeklik ritüeli, köklerinden koparılıp Chicago sokaklarına bırakılmış siyahi erkeğin kendi yerini arayışıdır.

Muddy Waters bu parçada sadece şarkı söylemez, hükmeder. Büyücülerden, tılsımlardan, yedi sayısından bahsederken blues’un doğaüstü ve kadim bir güç olduğunu hatırlatır. Parça adeta bir sihirli ayin gibidir.

Sizler için seçtiğim klipte Muddy Waters ne kadar erkek olduğunu Rolling Stones grubuyla beraber ilan ediyor. Mick Jagger'ın dudaklarına dikkat edin.

Muddy Waters'ın Rolling Stones'ın isim babası olduğunu bilmeyenler kendilerini gerçek rock'çı saymamalıdır. Bu önemli gerçeği bilmemek bir erkeğin ofsaytın ne olduğunu bilmemesiyle eşdeğerdedir.

The Rolling Stones: I Just Want To Make Love To You / Sadece Seninle Aşk Yapmak İstiyorum (2003)

The Rolling Stones’ın 1964 yılında Five by Five EP’sinde ve daha sonra The Rolling Stones No. 2 albümünde yer verdiği "I Just Want To Make Love To You" blues’un özünü rock’n’roll’un vahşi enerjisiyle birleştiren süper bir yorumdur. Willie Dixon’ın yazdığı bu klasik parça Muddy Waters tarafından ölümsüzleştirildi.

I Just Want To Make Love To You Stones’un elinde adeta ikinci bir hayat buldu. Stones’un versiyonu grubun erken dönem sound’unun en saf ve en ateşli örneklerinden biridir.

Stones’un bu cover’ı canlı performanslarındaki elektrik enerjisini stüdyoya taşıyan nadir kayıtlardandır. 1960’ların başında genç ve aç bir grup olarak Chicago blues’una duydukları saygıyı kendi tarzlarıyla sentezlemeleri onları diğer İngiliz gruplarından ayıran en büyük özelliklerden biridir. 

Mick Jagger’ın vokali şarkıya özgün bir karakter katar. Dixon’ın orijinalindeki derin ve karanlık blues tonlarından farklı olarak Jagger daha genç, asi ve kontrolsüz bir tutku sunar. Her bir dizede duyulan o çığlık gibi tonlar rock’n’roll’un doğasında var olan isyankâr ruhu yansıtır.

Jagger parçanın tüm cinselliğini ve özgürlük arzusunu cüretkar bir biçimde dışa vurur. Jagger, Muddy Waters’ın boğuk ve derinden gelen blues tavrını kendi İngiliz tınısıyla harmanlarken şarkının özündeki arzuyu sahici ve haylaz bir şekilde yorumlar. Seksüel çağrışımlarla dolu bu parçayı söylemek cesaret ister. Stones bunu gençliğin verdiği isyanla yapar.

Keith Richards’ın gitarı klasik blues riff'lerini çiğ bir enerjiyle işler. Bu Amerikan kökenli blues’un İngiliz gençler tarafından yeniden yorumlandığı, ama içindeki ruhu bozmadan, hatta onu daha geniş bir kitleye taşıyarak sunduğu bir örnektir. Charlie Watts’ın davulu Bill Wyman’ın basıyla birlikte tam bir groove makinesi gibi işler.

John Lee Hooker – Boom Boom (1962)

John Lee Hooker’ın 1962 tarihli efsanevi "Boom Boom" parçası blues müziğin en özgün, en vurucu ve en bulaşıcı şarkılarından biridir. Hooker’ın karakteristik boğuk sesi, hipnotik gitar riffleri ve sade ama güçlü ritmiyle bu şarkı adeta bir elektrik akımı gibi dinleyiciyi çarpar. 

Hooker bu unutulmaz açılış dizesiyle sevgilisini vurup onun kalbini çalacağını söylerken aslında dinleyicinin de kalbini çalar. Parça tutkulu bir aşkın ve arzunun yanı sıra blues’un karanlık ve ateşli ruhunu yansıtır. Hooker’ın sözleri basit ama etkilidir. Birkaç kelimeyle bir hikaye anlatır ve duyguları uyandırır.

Hooker’ın müziğinde davul olmasa bile ayak vuruşları ve gitarın vahşi ritmi değişik bir atmosfer yaratır. Boom Boom dans etmek için değil, içgüdüsel olarak sallanmak için yazılmış bir şarkıdır. Bu Hooker’ın delta blues köklerinden gelen ve bedenin müziği hissetmesi gerektiği felsefesinin bir yansımasıdır.

Bu parça Hooker’ın kendine özgü “Konuşan blues” tarzının bir özeti gibidir. Ne bağırır ne ağlar, sadece konuşur, ama bu insanın sırtından bir elektrik akımı gibi geçer. Gitarı tok, sert ve dolaysız bir yumruk gibi kullanır. Şarkının o meşhur "Boom boom boom boom" girişi bir savaş tamtamı kadar etkileyicidir.

Parçanın yapısı basittir. Ama bu sadelik Hooker’ın müziğinde bir eksiklik değil, tersine gücüdür. Ritmi neredeyse ilkel bir dürtüyle akar. Dinleyici olarak kendinizi bir anda o ritme ayak uydururken bulursunuz. Başınızla, ayağınızla ya da içinizden gelen bir kıpırtıyla eşlik edersiniz.

Bu parça ayrıca blues'un şehirleşen, barlara ve kulüplere giren halinin de temsilcisidir. Elektrikli blues'un kısa, öz ve vurucu halidir. Hooker burada Delta'nın tozunu Detroit'in sokaklarına serper. Funk, rock'n roll ve soul stilleriyle oynaşır.

Eğer blues’un kalbi varsa, o kalp "Boom Boom" diye atar.

Sizin için seçtiğim klip Blues Brothers filminden. Görmediyseniz süper müzik dinlemek, inanılmaz danslar izlemek ve gülmek için mutlaka izleyin.

Albert King ve Stevie Ray Vaughan: Born Under a Bad Sign / Şanssız doğdum (1983)

Eğer blues bir kader meselesiyse Albert King’in Born Under a Bad Sign parçası bu yazgının kutsal kitabıdır. 1967’de William Bell ve Booker T. Jones tarafından yazılan bu eser acının, talihsizliğin ve kadere karşı isyanın gitar teline kazınmış halidir. Albert King’in dev gövdesinden çıkan o erkeksi ve ağlamaklı ton bir insanın bahtına yazılmış tüm talihsizlikleri aynı anda yankılar gibidir.

Born Under a Bad Sign blues’un en saf, en dokunaklı ve en güçlü ifadelerinden biridir. Albert King bu şarkıyla yalnızca bir müzisyen değil, aynı zamanda bir hikâye anlatıcısı olduğunu kanıtlamıştır.

Funk, soul ve Delta blues’un bir bileşimi olan bu parça sadece blues'culara değil, rock dünyasına da ilham olmuş ve Eric Clapton’dan Stevie Ray Vaughan’a kadar birçok gitaristi etkilemiştir.

Kötü şansım olmasaydı hiç şansım olmazdı. İşte blues’un ana fikri tam da budur. Esas sorun umut değil, kaderdir. Albert King bu şarkıyla yalnızca kendi hikâyesini değil, sokaklarda ne pahasına olursa olsun hayatta kalmaya çalışan milyonların hikâyesini de dile getirir.

Born Under a Bad Sign duygunun ve insanın yitirdiği umutların gitar solosuna dönüştüğü bir manifestodur.

İlişikteki videoda Albert King'e benim favori gitaristim Stevie Ray Vaughan eşlik ediyor. Genelde hocasının yanında ritim gitar çalıyor ama arada yaptığı sololarla parlıyor.

Stevie Ray Vaughan: Texas Flood / Texas Seli (1983)

Texas Flood aslen Larry Davis’in 1958’de kaydettiği bir şarkıydı, ancak Stevie Ray Vaughan 1983’te bu parçayı adeta yeniden yarattı. Vaughan’ın gitarı Teksas’ın sıcak ve kasvetli havasını, yağmurun toprağa düşüşünü, hüznün ve tutkunun sesiyle anlatır.

Texas Flood gökyüzünü ikiye yaran bir blues şimşeğinin yarattığı gök gürültüsüdür. Bu parça modern blues’un yönünü değiştiren albümün adını taşıyan kasırga gibi bir giriş parçasıdır ve Vaughan’ın yeteneğini ve duygusal derinliğini en ham haliyle sunar.

Açılış solo adeta bir feryat gibi dinleyiciyi yakalar. Vaughan gitarıyla konuşur. O agresif stili bazen hüzünlü, bazen öfkeli, bazen de umut dolu bir anlatı sunar. Texas Flood hem teknik bir şaheser hem de derin bir duygusal yolculuktur.

Stevie Ray Vaughan gitarı Fender Stratocaster’ını ruhunun bir uzantısı gibi kullanır. Gitar burada yalnızca çalınmaz, konuşur, ağlar ve bağırır. Gitar adeta bir tren gibi yaklaşır. Yavaşça büyür, yoğunlaşır, sonunda üzerinizden geçer ve sizi karışık duygular içinde bırakır.

Texas Flood aynı zamanda sarsıcı bir vokal blues performansıdır. Vaughan’ın sesi delik deşik olmuş bir kalbin, nemli bir bar gecesinin ve yalnız bir adamın sesidir.

Şarkının sözleri ise sade ama etkileyicidir. "Texas'ı seller bastı / Tüm telefon hatları kesik" diye başlayan dizeler dışardaki fırtınayı anlatırken aslında içerdeki yalnızlığı resmeder.

Texas Flood Stevie Ray Vaughan’ın blues’u yeniden dirilttiği andır. Stevie bize sadece bir şarkı değil, bir miras, bir tutku ve blues’un ölümsüz ruhunu bırakmıştır.

"Gök ağlıyor...Yollarda göz yaşları akıyor".

Genç yaşta kaybettiğimiz Stevie Ray Vaughan'ı San Francisco'da bir konserde canlı izlemek mutluluğuna erişmiştim. Aynı konserde iki diğer ünlü gitar ustası, Jeff Beck ve John McLaughlin de vardı. Kim demiş Nirvana'ya erişmek çok zordur diye.

Zenginlik yalnızca parayla ölçülmez.

* * *

Bu yazıdaki tüm parçaları dinlemek için lütfen tıklayın. Beth Hart ve Joe Bonamassa'nın tüm Amsterdam konserini de beğenilerinize sunuyorum.

Her gün bir süre olun iyi müzik dinlemeyi ve bu kötü dünyadan kopmayı ihmal etmeyin.

Dünya işleri dünyalılara ve umurunda olanlara kalsın.

İlgili İçerikler