Bu ülkede kadınlara milletvekili seçme ve seçilme hakkının tanınmasının 91’inci yıldönümünün arifesinde size biri iyi biri kötü iki haberim var.
İyi haber; kadınlar tüm dünyada artı eksi 100 yıldır seçme ve seçilme hakkına sahipler.
Kötü haberse kadınlar artı eksi yüzyıl öncesine kadar medeniyetin inşası boyunca dünyanın hiçbir yerinde seçme ve seçilme hakkına sahip olmadılar.
Bu ülke kadınlara milletvekili seçme ve seçilme hakkı bundan tam 91 yıl önce 5 Aralık 1934 tarihinde tanındı. Bazı ülkelerden geç bazılarından erken. Kadınların seçme ve seçilme hakkı kazandığı ilk yer Yeni Zellanda'ydı, yıl 1893’tü. Son kazandığı yer ise Güney Amerika’ydı ve yıl 1994’tü.
Haklarını savaşarak kazanan ya da haklarını ancak bahşedildiğinde alabilen kadınlar genelde dünya nüfusunun yarısını, hatta bazen nüfusun yarıdan da fazlasını oluşturmaktaydılar.
Ama insanlık “övündüğü” uygarlığını neredeyse yüz elli yıl önceye kadar kadınlara seçme ve seçilme hakkı tanımayan bir sistemin üzerine kurdu. Bugün demokrasinin fiilen işlemediği ve seçim yapılmadığı için kadın erkek kimsenin uzun süredir seçme ve seçilme hakkının olmadığı birkaç ülke ve özel yapısı nedeniyle Vatikan dışında her yerde kadınlar seçme ve seçilme konusunda hukuken aynı haklara sahipler.
Ama aynı insanlık “kadını seçme ve hatta tanıma” aklına hâlâ yeterince sahip değil. Uygarlığının inşasını eril akılla ve dille yaptığı için kadını da o uygarlığın bir parçası olarak görüyor ve bin yıllardır eşitlik ya da denklik derslerinde hep sınıfta kalıyor.
Kendi sesini kendisi de daha doğru dürüst duyamamış olan ve ancak eril bir ses çıkarabilirse sözünü dinletebileceği fikrinden kopamayan kadın da olağanlaştırılmış bir varoluşun başarılarına ömür boyunca yabancı kalabiliyor.
Binlerce yıldır kendi istediği yolda değil toplumsal öğretilerin ve yaptırımların gösterdiği yolda ilerlemeyi kendi tercihi zannedecek kadar isteklerine yabancılaşıp, kendisine atanan toplumsal cinsiyet rollerini sahiplenmekten başka bir seçeneği olabileceğini aklına getirmekten korkutulan bir kadınlığın hak arama savaşı o yüzden kadim yenilgilere uğrayarak hep yara alıyor.
Politik ve hukuki hakları bir kenara koyalım.
Çoğu kadın bugün anne olup olmamayı seçme hakkı olduğunu düşünmeye fırsat bulamadan çocuk doğuruyor. Doğurduğu çocuğu sevememe ya da asla anne olmayı istememe hakkı üzerine düşünmesi için ona açılmış özel alanlara ihtiyaç duyuyor. Ve ne kendisi ne de toplum ona böyle bir olanağı kolay sunmuyor.
Hayattaki önceliklerini toplumsal ahlakın belirlemesine göz yummaktan başka bir seçenek de olabileceğini aklına getirdiği anda suçluluk duygusuyla baş etmek zorunda.
Birçok sektörde erkek meslektaşlarından daha az maaşa değer görülmesini, iffetinin bir erkeğinkinden daha kıymetli sayılmasını, kendisini bazı işleri gerçekten yapamayacak kadar kırılgan sanmasını, arzulanıp arzulanmama odaklı bir öz değerin ölçüsüne bağlı bir mutluluk kuşanmasını doğal sanıyor.
Yaptığı tüm tercihlerin hesabını önce annesine ve babasına, sonra kocasına, ardından çocuğuna ve komşusuna ve akabinde koskoca bir topluma verme zorunluluğunun gölgesinde kararmış bir varlık evhamı içinde yaşıyor.
Cinselliği ile ilgili bireysel isteklerini ve tercihlerini gönlünce yaşama hakkı olup olmadığını sorgulayamadan bir ömür tüketiyor. Sevmediği, sevemediği, bedenen uyuşmadığı, uyuşamadığı erkeğe katlanmayı görev biliyor. Fedakârlık üzerine inşa edilmiş bir varoluşun taçlandırılma tuzaklarına düşen ruhu genelde bedeninden önce yaşlanıyor. Bedeni yaşlanmaya başladığındaysa zaten hasarlarla vardığı o noktada daha da çilekeş bir ömür tüketmeye başlıyor.
Bu belki yeryüzündeki tüm kadınların değil ama zaman ve coğrafyadan bağımsız olarak yeryüzündeki çoğu kadının binlerce yıllık ortak hikayesi.
Kadınların, çocukların, hayvanların, eşcinsellerin, yaşlıların, engellilerin, mültecilerin, işçilerin, memurların, vatandaşların haklarını kazandığı değil kimsenin hakkını kazanmak zorunda kalmadığı, hakların adilce kendiliğinden paylaşıldığı bir dünya hayal etmek için, kadınlara hukuki olarak seçme ve seçilme haklarının verilmesini kutlamak yerine onların bu haklardan binlerce yıl boyunca nasıl ve neden menedildiklerini sorgulamak ve insanın her türlü iktidarla ilişkisini alt üst etmek gerekiyor.
Şimdi en baştan düşünelim;
Aşağı yukarı yüz yıldır tüm dünyada seçme ve seçilme hakkına sahip olan kadınlar bugün “gerçekten” ne isterler ve isteklerini kendilerine bile itiraf etmekten neden ürkerler?


