Bilgiye ulaşmak kolaylaştıkça hekimlerin işleri zorlaşıyor. Dijital ortamda doğru bilgiler yanında doğru olmayan ve zararlı bilgiler bulmak da mümkün. Durum böyle olunca herkesin ilgisini çeken sağlık haberleri de ön plana çıkıyor. Favori organlar arasında ön saflarda beyin, kalp, akciğer ve karaciğer geliyor.
Bu organlara hangi yiyeceklerin yararlı, hangilerinin zararlı olduğu ile ilgili haberler dolaşıp duruyor. Bazen bu haberler birbiri ile çelişse de herkes işine geleni tercih edip uyguluyor.
Adı az geçen organlar bu duruma üzülüyor mu bilemeyiz, gerçekte hepsi vücudumuz için gerekli.
Hakkı yenilen ve gölgede kalmış bir organ da dalak. Halkımız dalağı şişince hatırlar. Sporla yakın ilişkisi olmayan kişiler koşuya başlayıp bir süre sonra nefes nefese kaldığında dalağı suçlar ve “dalağım şişti” diyerek işin içinden sıyrılmaya çalışır.
Oysa bu durumda dalak suçsuzdur. Zaten dalak ani olarak şişip inen bir organ da değildir. Elbette dalağın büyüdüğü birçok hastalık var.
Dalak karnın sol üst tarafında yerleşmiş, 150 gram ağırlığında bir organ. Sessiz sedasız çalışan dalak eskimiş kan elemanlarının filtre edildiği yer. Kanı bu şekilde temiz tutan dalak ayrıca enfeksiyonu engelleyen beyaz kürelerin (lökosit) de üretildiği yer.
Dalaksız yaşanabilir elbette ama cerrahi olarak alındığında bazı bakteri türlerine karşı korumasız kalındığı için koruyucu aşılar gerekiyor.
Dalağın vücutta nasıl bir görev gördüğünü anlamak kolay olmamış. 1916 yılında Prag’daki Alman Üniversitesinde 26 yaşında bir tıp öğrencisi olan Paul Kaznelson durdurulamayan sık burun kanamaları olan bir kadında dalağın da normalden çok daha büyük olduğunu saptamış.
O dönemlerde dalağın kan yapımında önemli bir görevi olduğu kabul edilirken Kaznelson dalağı kan hücrelerinin mezarı olarak tariflemiş. Kanda kanamayı durdurmaya yarayan trombositlerin yok olması kadınlarda adet kanamalarının aşırı olmasına, diş etlerinde ve burunda anlamsız kanamaların oluşmasına neden olur.
Kanda trombositlerin yokluğunun kanamalara yol açtığı Kaznelson’dan önce 1915 yılında Erich Frank tarafından üç hasta tariflenerek yayınlanmış. Kaznelson’u önemli kılan dalağı cerrahi olarak çıkarmanın bu sorunu çözebileceğini farketmiş olması. Prag’daki üniversitenin cerrahı Prof. Hermann Schloffer’i ikna etmiş ve dalağın alınmasından sonra kandaki trombosit sayısının normale döndüğünü ve kanamaların durduğunu, muhtemelen büyük bir mutlulukla görmüş. Bu klinik durum günümüzde ITP (immün trombositopenik purpura) adı ile anılıyor.
Hikayenin sonrası, bizleri de ilgilendirdiğinden, daha da ilginç bir biçim alıyor. Hem Paul Kaznelson’un hem de Erich Frank’ın Yahudi olması bu ikilinin hayatını değişik yönlere çekmiş.
Erich Frank
Almanya ve tüm Avrupa’da antisemitizmin yükselmesi ve ardından Nazi ordularının Çekoslovakya’yı işgal etmesi üzerine Kaznelson ülkeyi terk etmek zorunda kalmış. Daha sonraki komünist rejim ile de uyuşamamış ve 1959 yılında yalnız ve unutulmuş bir bilim insanı olarak hayata veda etmiş.
Öte yandan Erich Frank, Nazi zulmünden kaçan birçok Yahudi bilim insanı ile birlikte 1934 yılında İstanbul Üniversitesinin daveti üzerine Türkiye’ye gelmiş. Üniversitelerin çağdaş seviyelere gelmesi için verdiği çabalar yanında Vakıf Gureba hastanesinin başhekimi olarak dahiliye bölümünü kurmuş ve yönetmiş. Yetiştirdiği sayısız hekim yanında fakir hastalara yaklaşımı onu bir efsane yapmış.
Savaş sona erdikten sonra Almanya ve ABD’den teklifler almasına rağmen Frank kendisine kucak açan ülkede kalmayı tercih etmiş ve 1957 ylında İstanbul’da hayata veda etmiş. Görkemli bir cenaze töreninden sonra Frank Aşiyan Mezarlığı'na defnedilmiş.
Erich Frank'ın mezarı

