Bize sıtmayı gösterip ölüme razı ettiler!
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

Bize sıtmayı gösterip ölüme razı ettiler!

Gazeteciliğin kayıpları çok. En büyük kayıplarından biri dayanışma ve onun sonucu da insanın içini yakan büyük bir yalnızlık! Bu 23 yıllık iktidar düzeninde “En çok kaybeden kim” diye sorulsa, ben ilk sıralara gazeteciliği koyarım…

Bize sıtmayı gösterip ölüme razı ettiler!

Bugün başka bir yazı yazmak vardı aklımda.
 
Heyet artık Öcalan’a da gittiğine göre sıra yasal düzenlemeler aşamasına gelmiş olmalı diye düşünüyorum. Yasal düzenlemeler konusunu gündemde tutmak gerektiğine inanıyorum.
 
Barış gazeteciliğinde de ısrarlı olmak gerekir; yasal sürecin sadece Kürt siyasetinin değil, barış hususunda kalem oynatanlar için de önemli olduğunu hatırlatacaktım.

Fakat sabah saatlerinde genç meslektaşım Furkan Karabay’ın duruşmasına gittim. Biz İstanbul gazetecileri için Çağlayan Adliyesi bir kişisel siyasi tarih anlatısı gibidir.
 
Onlarca duruşma, onlarca mücadele, tanıklıklar, yıllar, eski–yeni tanışlar, dostlar, meslektaşlar…
 
Siyasi değişimler, o değişimlerin gazetecilere yansıması, o yansımanın sosyal yaşama ve kişisel ilişkilere sirayeti…

Aradan geçen yılları düşününce az şey görmedik. Az sürece de tanıklık etmedik. Ama bakınca insan ister istemez o eskinin bir aradalık hâlinden eser kalmamış olmasına üzülüyor.
 
Gazeteciliğin kayıpları çok. Gazeteciliğin en büyük kayıplarından biri dayanışma ve onun sonucu da insanın içini yakan büyük bir yalnızlık!
 
Bu 23 yıllık iktidar düzeninde “En çok kaybeden kim” diye sorulsa, ben ilk sıralara gazeteciliği koyarım.
 
O kadar çok kaybettik ki artık kaybetmeye devam etmekte olduklarımızı dahi fark edemez vaziyetteyiz. Bir arada olamamak, kutuplara, görüşlere ve hatta partilere ayrışmış olmak acı. Çünkü aslında hepimiz biliyoruz ki: Ya hep beraber ya hiçbirimiz.
 
Ama uygulayamıyoruz işte.
 
23 yıllık Erdoğan iktidarının en başarılı olduğu alanlardan biri şüphesiz ki “böl, parçala, yönet” taktiğiydi.
Bizi iyi böldü.
 
Gazetecileri birbirinden uzağa savurdu ve bizler sessizce izledik; “Bize ne oluyor”, “Bu zihniyetle bir arada kalarak mücadele etmek gerekir” bile demedik.
 
Kayıplarımız sadece sosyal bir bölünmeyle de sınırlı kalmadı. İş bulmak imkânsızlaştı, meslekten para kazanmak imkânsızlaştı, sadece belli bir görüşün muhalifi olmak dışında kalana yaşam hakkı bırakılmadı.
 
En önemlisi de bize sıtmayı gösterip ölüme razı etmiş olmaları; bu vesileyle de muhakeme yeteneklerimizi zedelediler.
 
Türkiye genelinde gazetecilerin tutuklanmasını “normal” kabul ettirdiler! Onunla da yetinmeyip bizlere dahi; sivrilen, dikkat çeken, konuşulan gazetecilerin tutuklanmasını normalleştirdiler.

Evet, dün Çağlayan’dan sevinçle ayrıldık çünkü Furkan Karabay tahliye oldu.
 
Oysa hiçbir suçu ve gerekçesi olmadan 201 gün bir hücrede tutuldu; üstelik ceza verilerek bırakıldı.
 
Gencecik bir gazetecinin 201 günü yok yere elinden alındı.
 
Bu büyük insan hakları ihlaline karşı hadiseyi doğru adlandırıp ortada olmayan bir suçun yaratımıyla insanları, gazetecileri özgürlüklerinden ettiler, ediyorlar, edecekler… Her insanın tek ve biricik yaşamlarından çok kıymetli günleri çaldılar, çalıyorlar, çalmaya da devam edecekler.
 
Bizler de ceza verilip tahliye edilene, ev hapsi alana, denetimli serbestlikle salınana sevinirken bulduk, bulacağız kendimizi.

Sahi biz neyle mücadele ediyorduk?
 
Biz kimdik?
 
Ne söylüyorduk?
 
Temel mesele neydi?
 
Hepsi adeta önce bizlerin zihninde birbirine karışmış…

E kardeşim, arkadaşını, meslektaşını alıyorsun; özgürlüğüne kavuşmasına tanık oluyorsun, nasıl sevinmeyeceksin” diyeceksiniz.

Ama işte haklarımızı da böyle böyle gasbettiler. Bir gün cezaevinde kalmaması gereken insanları hapsederek, dayanaksız ‘suçlamalar’la düşünce beyanını, haberi, yayınların içeriğini kriminalize edip tamamen mesleğin icrasına yönelik operasyonlarla gazetecileri iş yapamaz kılmanın yanında, bir şekilde işini yapmaya devam edebilenlerin de tutuklanmasının normal olduğu algısına neredeyse tüm toplumu getirdiler.

“Bu bir dava konusu değil; burada bir suç yok, burada tutuklamaya dayanak olacak bir durum da yok” demeye ısrarla devam etmek gerekliliğini bir kenara bıraktık; dosyaların içeriğini yorumlamaya, konuşmaya başladık. Olmayan, oluşmamış, yeterli tespitler yapılamamış “suçlar”dan tahliyelere sevinip tahliye olamayana da çeşitli sebepler sunar olduk.

O sebeple belki de ilk anda izleyenlere sert gelse de, Furkan Karabay’ın iddianameyi yırtıp heyete yönelik savunma vermeyi reddetmesinin, “Oluşmamış bir suçun savunması da yapılmaz” demenin önemini bir kere daha hatırladık diye düşünüyorum.
 
Çağlayan Adliyesi, Furkan Karabay davası: T24 yazarları Hasan Cemal ve Tuğçe Tatari, duruşma salonu önünde
 
“Barışı savunuyorum ve savunacağım, muhalifim ve muhalif kalacağım!”
 
Okura not:

Geçen hafta son yazımın finalini Devlet Bahçeli’ye yönelik pozitif tanımlarla bitirmiş olmam bazı okurlardan tepki aldı. Alsın, alabilir… Görüşlerimiz desteklenmediğinde de sahip çıkarız. Şahsen eleştirilere yanıt vermeyi tercih etmem, farkındasınızdır. Ama burada mesele bir yanlış anlamaya dönmüş ve köklü okurların da hayretli tepkisine neden olmuş. Bu açıklamayı onlara borç bildim:

Muhalif bir gazeteciyim. Tek muhalefetim de Tayyip Erdoğan’a yönelik değildir; Devlet Bahçeli’ye de ve yeri geldiğinde siyasetin her yelpazesindeki insanlara da muhalif biriyim. Ama hep söylüyorum, tekrar edeyim: Barış masasını kim kurarsa o masaya oturulur.
 
Geçen hafta övgüyle bahsettiğim şey, Bahçeli’nin dünü, bugünü ve yarınını da içeren genel bir siyasi değerlendirme değildi. Devlet Bahçeli’nin sürecin yürütücüsü pozisyonundaki tutumu; süreci sahiplenme, sürece dönük olumlu hamleler ve güvenilir söylemler açısından Tayyip Erdoğan’a oranla açık ara önde olduğunu vurgulamak istemiştim.

Sözün özü;

Barışı savunuyorum ve savunacağım; muhalifim ve muhalif kalacağım!

İlgili İçerikler