Fakat sabah saatlerinde genç meslektaşım Furkan Karabay’ın duruşmasına gittim. Biz İstanbul gazetecileri için Çağlayan Adliyesi bir kişisel siyasi tarih anlatısı gibidir.
Aradan geçen yılları düşününce az şey görmedik. Az sürece de tanıklık etmedik. Ama bakınca insan ister istemez o eskinin bir aradalık hâlinden eser kalmamış olmasına üzülüyor.
Bizi iyi böldü.
Evet, dün Çağlayan’dan sevinçle ayrıldık çünkü Furkan Karabay tahliye oldu.
Sahi biz neyle mücadele ediyorduk?
“E kardeşim, arkadaşını, meslektaşını alıyorsun; özgürlüğüne kavuşmasına tanık oluyorsun, nasıl sevinmeyeceksin” diyeceksiniz.
Ama işte haklarımızı da böyle böyle gasbettiler. Bir gün cezaevinde kalmaması gereken insanları hapsederek, dayanaksız ‘suçlamalar’la düşünce beyanını, haberi, yayınların içeriğini kriminalize edip tamamen mesleğin icrasına yönelik operasyonlarla gazetecileri iş yapamaz kılmanın yanında, bir şekilde işini yapmaya devam edebilenlerin de tutuklanmasının normal olduğu algısına neredeyse tüm toplumu getirdiler.
“Bu bir dava konusu değil; burada bir suç yok, burada tutuklamaya dayanak olacak bir durum da yok” demeye ısrarla devam etmek gerekliliğini bir kenara bıraktık; dosyaların içeriğini yorumlamaya, konuşmaya başladık. Olmayan, oluşmamış, yeterli tespitler yapılamamış “suçlar”dan tahliyelere sevinip tahliye olamayana da çeşitli sebepler sunar olduk.
O sebeple belki de ilk anda izleyenlere sert gelse de, Furkan Karabay’ın iddianameyi yırtıp heyete yönelik savunma vermeyi reddetmesinin, “Oluşmamış bir suçun savunması da yapılmaz” demenin önemini bir kere daha hatırladık diye düşünüyorum.
Çağlayan Adliyesi, Furkan Karabay davası: T24 yazarları Hasan Cemal ve Tuğçe Tatari, duruşma salonu önünde
|
“Barışı savunuyorum ve savunacağım, muhalifim ve muhalif kalacağım!”
Okura not:
Geçen hafta son yazımın finalini Devlet Bahçeli’ye yönelik pozitif tanımlarla bitirmiş olmam bazı okurlardan tepki aldı. Alsın, alabilir… Görüşlerimiz desteklenmediğinde de sahip çıkarız. Şahsen eleştirilere yanıt vermeyi tercih etmem, farkındasınızdır. Ama burada mesele bir yanlış anlamaya dönmüş ve köklü okurların da hayretli tepkisine neden olmuş. Bu açıklamayı onlara borç bildim: Muhalif bir gazeteciyim. Tek muhalefetim de Tayyip Erdoğan’a yönelik değildir; Devlet Bahçeli’ye de ve yeri geldiğinde siyasetin her yelpazesindeki insanlara da muhalif biriyim. Ama hep söylüyorum, tekrar edeyim: Barış masasını kim kurarsa o masaya oturulur. Geçen hafta övgüyle bahsettiğim şey, Bahçeli’nin dünü, bugünü ve yarınını da içeren genel bir siyasi değerlendirme değildi. Devlet Bahçeli’nin sürecin yürütücüsü pozisyonundaki tutumu; süreci sahiplenme, sürece dönük olumlu hamleler ve güvenilir söylemler açısından Tayyip Erdoğan’a oranla açık ara önde olduğunu vurgulamak istemiştim.
Sözün özü; Barışı savunuyorum ve savunacağım; muhalifim ve muhalif kalacağım! |


