Ciddiyet ve ironi
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

Ciddiyet ve ironi

Yaratıcılık ve zihin açıklığı açısından bakacak olursak, ciddi olma gereğince oyun, hayal gücü, hayret, saçmalık gibi yaratıcı unsurlar “çocukça” bulunur; ciddiyet yaratıcı enerjiyi bastırır. Oysa tüm büyük dönüşümler – bilimde, sanatta – önce bir “saçmalık” gibi görünerek başlamıştır...

Ciddiyet ve ironi
İlahi Komedya

“Ciddiyet” kavramı üzerine düşünüyorum. Tek açıdan baktığımızda bunun etik ve erdem gibi kavramlara gönderme yaptığı düşüncesine kapılmak zor olmaz. İyi de insanlık tarihine baktığımız zaman her türlü merhametsizliğin ve yıkımın yine “ciddiyet” kanaati üzerinden yapıldığını gördüğümüzde aslında bütün meselenin “niyet”le ilgili olduğunu görmez miyiz? Ciddi olan nedir o zaman? İşte burada Dante Alighieri’nin İlahi Komedya’sı gelir aklıma. İlahi olan o kadar ciddiyse niye komedya? Oldukça paradoksal değil mi? “Ciddiyet” kavramının paradokslarını sorgulamak, hem felsefi hem de edebi bir kazı çalışması gibi. Bu kavram –ciddiyet– göründüğünden çok daha karmaşık ve hatta tehlikeli olabilir.

Geleneksel anlamda "ciddiyet", ağırbaşlılık, disiplin, sorumluluk gibi erdemlerle ilişkilidir. Bu haliyle, bireyin veya toplumun yüksek bir ahlaki zemin üzerinde durduğunu düşündürür. Ciddi olmak, oyundan, oyalanmadan ve boş işlerden uzak durmak anlamına gelir. Ancak burada önemli bir ayrım var: Ciddiyetin biçimi ile özü arasında büyük fark olabilir. Yani bir şey ciddi görünüyor olabilir ama niyeti, içeriği ve sonucu tamamen gayri ahlaki olabilir. İşte bu noktada “niyet” belirleyici olur.

Tarihin yıkıcı ciddiyetlerine bakmak istersek eski zamanlara gitmeye gerek yok. Hitler’in konuşmalarını düşünelim; retorik son derece “ciddi”ydi. Bir dava uğruna konuşuluyor gibiydi… Ya da Engizisyon Mahkemeleri, kilise doktrinlerini sorgulayanları soğukkanlı bir ciddiyetle odun yığınları üzerinde yaktılar. Bugün bile bürokrasinin dili, soykırımların ve adaletsizliklerin ciddiyet maskesiyle örtülmesini sağlar.

Bu bağlamda, ciddiyetin bir maskeye dönüşme riski vardır. O maske altına çok şey gizlenebilir: zorbalık, kibir, sinsilik, tahakküm... Bu anlamda Dante ve “İlahi Komedya” paradoksu ciddiyet ve ironi arasındaki ilişki açısından iyi bir inceleme zemini sayılabilir. “Divina Commedia” (İlahi Komedya) ismi, ilk bakışta bir ironi gibi durur. Cehennem, Araf ve Cennet gibi metafizik düzeydeki büyük temaları işliyor ama adı neden “komedya”?

Kapakta, "Antaeus, 9. çemberde Dante ve Virgil’i yere bırakıyor", William Blake

Orta Çağ’da komedya terimi bugünkü anlamda “güldürü” değil, “iyi sonla biten hikâye” anlamında kullanılıyordu. Tragedya yıkımla, komedya umutla biter. Dante’nin yolculuğu cehennemden cennete uzandığı için bu bir komedya sayılır. Ama bu teknik açıklamanın ötesinde daha derin bir ironi var: İlahi olanın ciddiyeti içinde insanlık hâllerinin komikliğini görme cesareti. Tanrısal adaletin mutlaklığı karşısında, insan tutkularının ve kibirinin trajikomik doğası…

Ciddiyet, içerik olmadan bir kabuktur, kendi başına bir erdem değildir; samimi bir niyetle birleşmediğinde ise yıkıcı olabilir. Dante’nin “İlahi Komedyası” bu yüzden bir tür uyandırıcı metindir: İlahi olanın ciddiyeti içinde insanlığın tüm çelişkileri tüm gülünçlüğüyle yüzümüze çarpar. Bazı düşünürler (örneğin Kierkegaard), “ironi”yi daha üstün bir varoluş biçimi olarak görür. İroni, şeyleri sorgulama cesaretidir. Ciddiyeti ciddiye almamaktır ama bu da bir çeşit daha yüksek ciddiyet olabilir – kendini ciddiye almama ciddiyeti.

Günlük hayatımızda “ciddi” olduğumuzu sandığımız yerlerde aslında neyi saklıyoruz? Toplumun ciddiyet kalıpları içinde kendimiz olmamıza engel olan şeyler neler? Ya da kendi içsel dünyamızda hangi hafiflikler aslında en ciddi olan şeyler? Bu soruların peşine düşmek aslında sadece bir düşünsel egzersiz değil, aynı zamanda bir özgürleşme pratiği. Çünkü toplumun ciddiyet kalıpları çoğu zaman görünmez duvarlardır; kendimizi gerçekleştirmemizi engelleyen, hatta çoğu zaman kim olduğumuzu unutturan kültürel zindanlardır.

Tüm ciddiyet normları otantik kendiliğe engel olan sosyal normların toplamıdır. Bu kalıplar içinde yetişen birey çoğu zaman kendine yabancı hale gelir. Ne düşündüğünü değil, ne düşünmesi gerektiğini düşünür. Ne hissettiğini değil, ne hissetmesi gerektiğini hisseder gibi yapar. Toplumun ciddi olma anlayışı aslında çoğu zaman korkuların düzenidir: başıma ne gelir korkusu, dışlanma korkusu, saygınlık kazanmama korkusu, kontrolü kaybetme korkusu… Ama insan kendi iç sesini duyabildikçe o kalıpların arkasında saklanan sahici insanı ortaya çıkarabilir. Ve belki de en büyük ciddiyet, kendi hayatını yaşamayı ciddiye almaktır toplumun sana biçtiği rolleri değil.

Yaratıcılık ve zihin açıklığı açısından bakacak olursak, ciddi olma gereğince oyun, hayal gücü, hayret, saçmalık gibi yaratıcı unsurlar “çocukça” bulunur; ciddiyet yaratıcı enerjiyi bastırır. Oysa tüm büyük dönüşümler – bilimde, sanatta – önce bir “saçmalık” gibi görünerek başlamıştır... İnsanlar, toplumsal rollerinin arkasına saklandıkça gerçek bağ kuramazlar. Herkes “ciddi” davranır ama kimse gerçek duygularını göstermez.

Sanırım ciddiyetin ağırlığı karşısında içsel hafifliği onarmak gerek. İroniyle hafifleyen ciddiyet burada yüzeysel değil, içsel bir özgürlük anlamında. Kendinle barışık olmak, hata yapmaktan korkmamak, gülmekten çekinmemek gerek… Kimin ne dediğinden çok, senin hangi davranışta kendini “canlı” hissettiğin önemli. Çünkü hakiki ciddiyet belki de şudur: Hayatını kendi ritmine göre yaşamayı göze alacak kadar hafif olmak…

İlgili İçerikler