Sanat, sanatçı ve statü endişesi
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

Sanat, sanatçı ve statü endişesi

Günümüz sanat ortamı, özellikle büyük şehir merkezlerinde, sanat üretiminden çok statü inşasına hizmet eden bir mecra hâline geldi. Sanat artık yalnızca estetik, politik veya düşünsel bir faaliyet değil; aynı zamanda bir sosyal sermaye biçimi...

Sanat, sanatçı ve statü endişesi

Sanat ortamının şaşalı bir statü egzersizine maruz kaldığı düşüncesindeyim. Sanatın sınıfsal bir bariyerle sınandığı görüşündeyim. Sanatın artık “sanat nedir” sorusuna ihtiyacı yok gibi... Çoğul, farklı ve karşıt yaklaşımlarla sanatın modalitesi üzerine akıl yürütmek zihni bir sorgulama etkinliğine tabi tutmakla birlikte yapılan işe anlam verme açısından da hem etik hem de epistemik bir sorumluluktur. “Sanatçı” adayları artık, kendi yapıtları adına kendileri yerine sanat kurumlarının marka promosyonu memuruna dönüşen küratör ve sanat eleştirmenlerinin yazmasını, konuşmasını kariyerinin gereği olarak görüyor.

Bu süreçte sanatçı ve yapıtı bir başarı hikâyesinin öznesine değil figüranına dönüşüyor. Çünkü iş bu kadarla da kalmıyor; isim yapma arayışında olan sanatçının onay alması gereken bir sanat aristokrasisi de oluşmuş durumda. “Aristokrasi” dediğim de parasını verip önemsenmiş olmak adına ısmarlama metin ve reklamlarla kutsanmış olan yapıtı alan zengin zümredir. Burjuva demiyorum çünkü klasik anlamda kültürel donanıma sahip bir yüksek zümreden bahsetmiyoruz burada...

Burada işin en çarpıcı yanı “burjuva” teriminin bile artık açıklayıcı olmaması. Artık klasik anlamda kültürel sermayeye sahip bir zümreden değil, daha çok parası olan ama bağlamı olmayan bir yeni zenginlik biçiminden bahsediyoruz. Bu yeni elit, sanatı bir itibar nesnesi olarak alıyor ama onunla bağ kurmak, eleştirel düşünmek, anlam üretmek gibi dertleri yok. Birçok koleksiyon, bir çeşit finansal yatırım ve statü beyanı olarak görülüyor.

Günümüz sanat ortamı, özellikle büyük şehir merkezlerinde, sanat üretiminden çok statü inşasına hizmet eden bir mecra hâline geldi. Sanat artık yalnızca estetik, politik veya düşünsel bir faaliyet değil; aynı zamanda bir sosyal sermaye biçimi. Koleksiyonculuk, sanat fuarları, bienaller ve küratöryel ağlar bu sermayeyi dağıtan ve yöneten kanallar gibi işliyor. Bu durumda sanat üretimi, içerikten bağımsız olarak “kim sundu, kim onayladı, nerede sergilendi” gibi dışsal faktörlere bağlı olarak değer kazanıyor. Bu da sanatçının özne olarak değil, sistemin vitrinine yerleştirilmiş bir nesne olarak konumlandırılmasına neden oluyor.

Günümüzde sanat, çoğul, çelişkili, melez ve yer yer kavramsal olarak bulanık bir alan. Bu çoğulluk değerli; ama bu çoğulluğun belirsizliğe ve manipülasyona açık bir zemin yarattığını da kabul etmek gerekiyor. Sanatın etik ve epistemik bir sorumluluk taşıdığını söylemek bile güncellik adına eğilim dışı sayılıyor. Ne var ki, bu sorumluluk hatırlanmadığında, sanat sadece sermaye dolaşımının bir aracı hâline geliyor. İçeriği değil, dolaşımı değerli oluyor. Bu da sanatın hem anlam hem de etki gücünü zedeliyor.

Küratörlüğün vardığı noktayı daha önceki metinlerimde farklı kavramlar eşliğinde defalarca ele almışımdır. Küratörlerin ya da sanat eleştirmenlerinin, sanatçıların yapıtları adına konuşması elbette yeni bir şey değil. Ama geçmişte bu tür yorumlar genelde eseri açımlamak, izleyicinin sanatla ilişkisini derinleştirmek adına yapılırdı. Bugünse çoğu zaman bir marka stratejisinin parçası olarak işliyor bu anlatılar. Sanatçı, kendi sözünü söylemeden, kendi kavram haritasını kurmadan, küratörün sunduğu anlatının arka fonuna dönüşüyor. Bu durumda da sanatçı artık eserinin üreticisi değil, pazarlanabilirliğinin nesnesine dönüşüyor.

Sanatın tarihsel seyri boyunca farklı tanımları, işlevleri ve bağlamları oldu. Ancak bugün gelinen noktada “sanat nedir?” sorusu, artık yalnızca felsefi bir merak değil, aynı zamanda sosyolojik ve politik bir sorgulamanın da kapısını aralıyor. Çünkü sanatın içeriğinden çok, dolaşımı; estetik değerinden çok, ekonomik karşılığı; öznel ifadesinden çok, kurumsal onayı öne çıkmış durumda.

Ne yazık ki, sanatın temsil mekanizmaları, sanatçının sesini değil, küratörün söylemini değerli kılıyor. Böylece sanatçılar, kendi üretimlerinin anlamlandırılmasında söz sahibi olamayan figüranlara dönüşüyor. Bu durum yalnızca sanat kurumlarının, küratörlerin ya da sermaye sahiplerinin dikte ettiği bir sistemden ibaret değil; aynı zamanda birçok sanatçının da gönüllü katılım gösterdiği bir döngü. Sistemin dışına çıkmayı değil, o sistemin içinde bir yer edinmeyi arzulayan, bunun için üretimini değil, görünürlüğünü merkezine alan bir sanatçı profili de söz konusu.

Sanatın gerçek gücü, kurumsal onayda ya da ekonomik değerde değil, özgün düşüncede ve ifade cesaretinde yatar. Bu gücü yeniden keşfetmek için sanatçıların, eleştirmenlerin ve izleyicilerin sanatla kurduğu ilişkiyi sorgulaması gerekir. Statüye değil, anlamaya; pazarlamaya değil, düşünmeye yönelen bir sanat ortamı hâlâ mümkündür.

Burada sorumluluk yalnızca kurumlara ya da koleksiyonerlere ait değil. Sistem, ancak içeriden de desteklendiğinde bu kadar sağlam hâle gelir. Bugün birçok sanatçı, üretimin niteliğiyle değil, kariyer planlamasıyla meşgul. Statü endişesi, yalnızca sanatın alıcılarında değil, üreticilerinde de hâkim.

Sistem tarafından görünür kılınmanın yolları, sistemin dışında durmakla değil, ona uyum sağlamakla gerçekleşiyor gibi gösteriliyor. Bu da sanatçıları, kendi dilini kurmak yerine, sistemin değer yargılarına göre üretim yapmaya yöneltiyor. Oysa sanatı dönüştüren şey, çoğunluğun izlediği yolu takip etmek değil, o yolu sorgulamaktır.

İlgili İçerikler