Birey yoksulluğundan utanır, devletler ise sistematik sansürle bu utancın üzerini seve seve örter. Ve kitlesel yoksulluk ‘el birliğiyle’ görünmez olur. Yoksulluğa uygulanan ‘sansürün’ örnekleri kadar aldığı biçimler de boldur. Asgari ücret artışına temel teşkil eden enflasyonu ‘deneyimlenen enflasyondan’ daha düşük gösteren TÜİK’in istatistikle savaşı, örneğin, yeni değildir. Yardıma muhtaç hane sayısına ilişkin veri akışının durdurulmuş ve Türkiye’nin yoksulluk karnesi niteliğindeki Aylık İstatistik Bülteni’nin geçtiğimiz günlerde yayından kaldırılmış olması da istatistikle savaşın farklı cepheleridir. İstatistikle savaş, o halde ‘yoksullukla savaş’ demektir.
İstatistik bir bakıma, istisna halinin zıttıdır. Bir niceliğin/durumun “istatistiksel olarak anlamlı” olması, onun istisna veya gelişigüzel olmadığını fakat varlığının ısrarcı, sürekli ve kayda değer olduğunu gösterir. Bu anlamda istatistik bir varlık-yokluk/inkâr mücadelesidir.
Devleti bir baskı ve ‘dışlama’/dışarıda tutma aygıtı olarak gören Engels halkın önemli bir kısmını karar mekanizmalarından dışlaması sayesinde devletin egemen sınıfların/kapitalistlerin devleti olduğunu söylemişti[1]. Aksi halde, örneğin işçi sınıfının ekonomik karar alma süreçlerine dahil olması halinde, beslenme, sağlık ve barınma gibi temel talepler dururken ekonominin tek amacı kârlılık olamazdı.
Bu anlamda istatistik veya ‘ahlaklı’ bir istatistik, devletlerin nüfusun önemli bir kısmını dışlama, dışarıya atmasına karşı bir içerleme, içeriye alma mücadelesidir. Ama görünürlüğün tek yolu da istatistik değildir. TÜİK’in rakamlarında görünmez olan zira bir pazar yerinde yerlere dökülmüş sebze meyve atıklarını toplarken, askıda ekmek beklerken, domatesi taneyle alırken, süpermarketlerin kasalarında ‘hırsızlıktan’ yakalanmış, yaşından başından utanırken ve içinden çıkamadığı yoksulluk yüzünden önce çocuklarını sonra kendisini öldürürken görünür.
Bir kez bardaktan taştıktan sonra, peki yoksullukla nasıl baş edilir?
Yoksullukla ‘baş etme’ yöntemleri
Bu, baş edene ve yoksulluktan kimin sorumlu tutulduğuna göre değişir. Geleneksel Japon kültüründe, hatırlanacaktır, yoksulluğun sorumlusu evlere yerleşen yoksullar tanrısıdır. Ve onunla baş etmenin/onu evden kovmanın bir yolu, bir baharat olan misoyu suda eritip evin dışına koymaktır. Misonun kokusunu seven tanrı, kokunun peşinden gidip evden ayrılacaktır. Diğer bir yöntem, bozuk para tutturulan bir bambuyu nehre atmaktır. Tanrı paranın peşinde, dosdoğru nehre atlayacaktır. Daha fazla efor gerektiren ve belki de işlevini gerektirdiği bu efora borçlu olan fiziksel-ruhsal bir ‘iç dökme’ ayininde Japonlar tapınaklardaki tahta Yoksullar Tanrısı heykelini sopayla döver. Ve sevmediği bilinen kurufasulyeleri üzerine fırlatır.
BimboGami Tapınağı’ndaki Yoksullar Tanrısı heykeli, Tokyo
Bunların, ‘masalsı günlerde’ kaldığı düşünülebilir. Oysa, küresel krizin etkisiyle Japon ekonomisinin durgunluğa girdiği ve insanların kitlesel halde işlerini kaybettiği 2009 yılında dahi, ‘talebi karşılamak üzere’ yakınlarda bir tapınağa inşa edilen Yoksullar Tanrısı heykeli ziyaretçi akınına uğramıştı. Dört saat uzaklıktaki Tokyo dahil, birçok şehirden her gün otobüs turları düzenleniyor ve insanlar akın akın tanrıyı dövmeye gidiyordu. Tanrıyı döven 77 yaşında bir adam “son altmış yılın kininden” kurtulduğunu söylüyordu.
Bunlar bir işe yaramazsa, umut yok değildir. Yoksulluktan kurtulmanın son yolu, ‘tanrıya bile fazla gelen’ bir yoksulluktur. Japon masalında, tanrı Gohei’nin yoksulluğuna daha fazla katlanamaz. Ve evi terk eder. O da terk ettiğine göre, yoksulluktan artık Yoksullar Tanrısı sorumlu değildir. Peki tanrı değilse, bu ‘yeni’ yoksulluğun sorumlusu kimdir?
Modern, seküler toplumlarda, hiç değilse devletlerin resmi anlatısında, yoksulluğun sorumlusu elbette ‘döşemenin altına gizlenen tanrı’ değildir. Ama bir sorumlusu olsa gerektir. Bu da yine masalın içindedir. Hatırlanırsa, döşemenin altından kafasını uzatan tanrıya Gohei şaşkın şaşkın bakınca tanrı “Beni hâlâ tanımadın mı?” demiştir. Gohei yoksulluğunun sebebini ‘tanımamıştır’. Ve tanımadığı için bu sebebi, kendi başarısızlığı sanıyordur.
Devletin ‘sosyal yükünü/sıfatını’ üzerinden attığı, modern neoliberal devletlerin yoksulluğa bakışını özetleyen bu yanlış tanımada, tek ‘düğmesi’ kâr ve büyüme olan bir sistemin neden olduğu anlamda yoksulluk diye bir şey yoktur. ‘Özgür’ sermaye ile ‘özgür’ emekçinin bir alışveriş etkinliğiyle, aracısız karşı karşıya geldiği pazar yerinde zira yoksulluk en iyisinden bir talihsizlik veya tembellik fakat son kertede bireysel bir başarısızlıktır. O halde, her ne kadar yaygın veya istatistiksel olarak anlamlı olursa olsun, yoksulluk daima ‘bir istisna halidir’.
Bir istisna hali olarak yoksulluk
Önce istisnanın karşıtına, istatistiksel olarak anlamlı olana bakalım. Birkaç rakam yeter. Haziran-2025 verileriyle Türkiye’de açlık sınırı 25 bin 811 TL, yoksulluk sınırı 89 bin 282 TL’ye yükselmiş. Özel sektör çalışanlarının yarıdan fazlası asgari ücretli, aylık 22 bin 104 TL alıyor. Dahası, ülkedeki ortalama maaş asgari ücrete yakınsıyor. Yaklaşık 17 milyon emekli bundan da azına mahkum, ortalama 17 bin 252 TL alıyor. Sonuç; aileleriyle birlikte düşünüldüğünde, milyonlarca insan açlık sınırının altında, yaşamaya çalışıyor.
Bunlar, elbette, yoksulluğa dair istatistiksel ‘bütünlük’ler. Bu bütünlüklerin içinde, yoksulluğun istisnai görünümleri mevcut. Biraz daha uyuyup, çocukları açlığı biraz daha geç hissetsinler diye sabah perdeleri geç açan anneler, oturacak yer parasından ‘tasarruf edip’ parklarda bankları dolduran emekliler ve canı lahana çekip de alamayan ve sosyal medyada yarattığı etkiyle hakkında Ekşi Sözlük’te başlık açılan 83 yaşındaki yaşlı kadın…
Yirmi yıldır pazarcılık yapan ve televizyonlara yansıyan rakamlardansa pazarın nabzını kendi terazisiyle tutan bir pazarcı, gelinen durumu en kısasından özetliyordu. “Narı ikiye bölsem…” İnsanlar “onun da yarısını” soracaklardı!
Yeryüzündeki her ‘iş, oluş ve hareketi’ tıklama sayısına tahvil edilebilecek bir ‘maden’ olarak gören ve bu azimle hiçbir deliğe girmekten çekinmeyen sosyal medya kameraları sayesinde, malum, tekil yoksulluk halleri artık sürekli gözler önünde. Oysa bu ‘göze sokulan’ göz önündelik, yoksulluğu görünür kılmaktan öte, onun istisnaileşmesine yardımcı oluyor ve böylelikle, her ne kadar iyi niyetle yapılmış olursa olsun, neoliberal ideolojiye ‘görsel kanıt’ sunuyor. Tıpkı lahana alamayan yaşlı kadın için başlatılan kampanya çağrıları ve yardımsever insanların adresi/telefon numarası nedir gibisinden kadına ulaşmak için sıraya girme çabalarında olduğu gibi toplumun tekil örneklere aşırı duyarlılığı da özünde bu istisna halini pekiştirir. İdeolojik denklem basittir; sistemin ürettiği ve derinleştirdiği eşitsizlik anlamında yoksulluk diye bir şey yoktur, fakat lahana alamayan 83 yaşında talihsiz bir kadın ve ona lahana almak için sıraya giren yüzlerce hayırsever vatandaş vardır. İstisna/tekil yoksulluk, böylelikle tekil hayırseverine kavuşur.
Yoksullukla baş etmede ‘istisna’ bir örnek
Sosyal medyanın yaptığı ‘yoksul yayıncılığını’ ilk olarak 1990’larda televizyon kanalları başlatmıştı. 24 Ocak kararlarıyla neoliberalizme açılan Türkiye on yıl içinde, kentli ve kitlesel yeni yoksullarla tanışıyordu. Şaşırtıcı olmayan bir şekilde, bu hayır programları da bu dönemde artmıştı. Ramazan aylarında yayınlanmaya başlayan Deniz Feneri bunların öncülerindendi. Program kapsamında, yardım yapılacak evlere gidilir ve tıpkı Viktoryen dönem gecekondu ‘turistleri’ gibi izleyiciler evlerin içlerini, buzdolabının buzluğuna kadar ‘gezerlerdi’. Seyirlik bir manzara olarak bu yoksulluk sahnesinde, öte yandan, yoksulun ‘kendi kaderini eline alması’ yönünde örtülü bir teşvik de vardı. Tıpkı günümüzde çalışanlarından, kişisel WhatsApp veya Instagram hesaplarından işyerinin tanıtımını bekleyen yeni nesil ‘aşırı girişimci’ işletmeler gibi bu programlar da yoksulun bir kenarda pasifçe yardım beklemesini değil, fakat yardımı ‘hak eden’ aktif bir yoksul olmasını, gösterdiği ‘çıplak ayaklı’ performansla kaderini eline almasını beklerdi.
Bir Viktoryen gecekondu turisti, bu turların ne işe yaradığını soran arkadaşına “Sanırım onlar gibi olmadığın için şükran duyuyorsun” demişti. ‘Onlar gibi’ olmadıkları ve fitre görevini yerine getirebildikleri için, muhtemelen bu programları izleyen bağışçılar da, Ramazan ayında Allah’a iki kez şükrederdi.
Öte yandan, pijamadaki bir deliğe girecek kadar teşhirci olmasına karşın veya belki de tam da bu ‘aşırı yakından bakması’ sayesinde, bu programlar yoksulluğu bir eşitsizlik ve dağılım sorunu olarak görünür kılmamış, tam tersi onun bir istisna hali olarak kurulmasına yardımcı olmuşlardır. Başka şeyler bir yana, yoksulluğunu kamera önünde kanıtlaması gereken o ‘çıplak ayaklı’ yoksul, zaten başlı başına bir istisnadır!
Yoksulluğun seçici görünürlüğü
Daha da istisna bir örnek, şehit cenazeleridir. Gözler önüne gelecektir, başka yerde üzeri örtülen yoksulluk, bu cenazelerde ‘devlet teşvikiyle’ görünür olur. Şehit haberlerine ‘baba evinin’ yoksulluğu eşlik eder. Yoksulluğun seçici bir şekilde görünür olduğu bu cenazelerde evler sıvasız, damlar çinkodur. Yaslı aile, yoksulluk yetmezmiş gibi bir de evlatlarının kaybıyla baş etmeye çalışır, bir yandan da devlet büyüklerini ağırlarken, kameralar sıvasız duvarların ‘derdindedir’. Elbette, gösterilen yoksulluk değil, fakat “Neden hep garibanların çocukları ölüyor?” olası isyanına karşı ideolojik bir ‘tersine çevirmedir’. Zira hep garibanların çocukları ölmüyor, fakat öldürenler hep garibanları öldürüyordur!
İktidarın meşruiyetini tartışmaya açan gündelik yaşam yoksulluğu inkâr ve idare edilirken, şehit cenazelerindeki ‘sıvası dökülmüş’ yoksulluk, böylelikle, milliyetçi bir yakıta dönüşür.
Şehit asker evleri
Masalın devamı veya neoliberal ‘kurtuluş’
Gohei o kadar yoksuldur ki Yoksullar Tanrısı “Şimdi sana söyleyeceklerimi iyi dinle!” diye ona bir şans vermek ister. Gece yarısı, yeni yılı haber veren ilk çan sesiyle birlikte meydandan üç atlı süvari geçecektir. Birincisi sapsarı, ikincisi bembeyaz ve üçüncüsü kapkaradır. Üçünün de yüzü asık ve korkutucu, ama sakın korkmamalıdır! “Birincisine yaklaş…” der. “Atın dizginlerini yakala ve sımsıkı tut!” Birinci olmuyorsa ikinci, ikinci olmuyorsa üçüncü, ama birinden biri mutlaka yakalanmalıdır. Bunlar sırasıyla altın, gümüş ve bronzu temsil ediyordur. Ve Gohei hangisini yakalarsa, ondan ömrünün sonuna kadar yetecek bir miktara sahip olacaktır.
Gohei gece yarısı meydanda hazır bulunur. Birinci çanla birlikte karanlıkta üç süvari belirir. Ama o daha ne olduğunu bile anlayamadan birinci süvari bütün hışmıyla önünden geçip gider. İkincisi gelirken Gohei kendini toplayıp, süvarinin korkunç yüzüne bakmamaya çalışarak karşısına çıkar. Dizginleri yakalamak için elini uzatır. Ama at ürker ve öyle korkunç bir şekilde kişner ki Gohei korku içinde, elini geri çeker. Bir kez daha başarısız olan Gohei içini çekerek üçüncü ve son atı bekler. Ellerini tam zamanında dizginlere uzatır. Ama şaha kalkan at elinden kurtulur ve koyu karanlıkta kaybolur. Gohei son şansını da kaybetmiş, ağlamaklıdır. Tam o sırada yeniden at sesleri duyulur. Yanlış mı hesaplamış, yoksa dördüncü bir at mı geliyordur? Gohei cesaretini toplar. Ve yolun ortasında durup, dizginleri sımsıkı yakalar. Oysa tuttuğu ne sarı, ne beyaz, ne de kara attır. Fakat Yoksullar Tanrısı’nın gri atıdır. “Yine beni tuttun!” der tanrı. Gohei yine yoksulluğu tutmuştur.
Neoliberalizmde yoksulluk da ‘kurtuluş’ da bir bakıma budur; kendisine verilen fırsatları değerlendiremeyen Gohei’nin dönüp dolaşıp yine Yoksullar Tanrısı’nı tutması, ancak onun sorunudur!
Bırakın da lahanaları…
Toparlarsak… Modern, seküler toplumlarda tanrı “ne haliniz varsa görün” diye aradan çekilmiş, neoliberal sistem “çalışan kazanır” diye yasayı koymuş ve geriye, bireysel ‘başarısızlıklar’ ve başarısızlıklarından ‘utanan’ bireyler kalmıştır.
Kuşkusuz, lahana alamayan 83 yaşında bir kadın varsa, o kadına lahana almak için sıraya giren iyi insanlar da vardır. Ama o tekil hikâyeyi, istatistiksel olarak anlamlı/kitlesel yoksulluk adına, mutlu bir sonla bitirmemek de bir görevdir.
Binbir Gece Masalları’nın aşktan deliren aşığı “Bırakın da deliliğimi…” demişti. “Bana, aklımı alanları getirin!” İstatistiğe ve iyi insanlara saygıyla… “Bırakın da lahanaları, beni utandıranları getirin[2]!
Kaynaklar:
[1] Aaron Benanav, Beyond Kapitalizm, New Left Review, May/June 2025
[2] Ali Shar and Zumurrud, The Book of the Thousand Nights and One Night, Çev. John Payne, Volume 4.
| Bırakın da yoksulluğumu, beni yoksullaştıranları getirin! |


