Ağlamalar
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

Ağlamalar

Bazı rüyalar gündelik yaşantının kalıntılarını işlemekten, bastırılmış arzuları ifade etmekten ya da iç dünyayı sahnelemekten fazlasını yapar.  Geçmişle bir kopuş yaratan, ruhsal zamanı yeniden kuran, ilişkiyi ileri taşıyan ve yoğun bir duygusal etki bırakan bu rüyaların dönüştürücü özellikleri vardır

Ağlamalar

Ağlamalarımızın bazen kendimizi tanımanın, sevmenin ve bağışlamanın güzel bir yolu olduğunu düşündüm. Böyle düşünmeme vesile olan buluşmayı hatırlıyorum.

Günün sonuna doğruydu. Gün ışığının son huzmeleri de cılızlaşmış, Nyx kanatlarını açıp usul usul karanlığı yaymaya başlamıştı. Lambayı açayım mı diye düşündüm bir an ama on dakika sonra zaten seans bitecekti, kımıldamadım.

O bir rüyasını anlatmaya geçmişti, ben de (psikanalistler için dendiği üzere) dalgalı bir dikkatle dinliyordum. Rüyasında çocukluğundaki bir yaşantısı nedeniyle onun için büyük duygusal önemi bulunan bir mekânda, yıllardır görmediği bir sınıf arkadaşıyla karşılaşıyordu. Bu karşılaşmaya şaşırıp “Sen ne arıyorsun burada?” diye soruyor, diğeri “Her zaman geliyorum” diye cevaplıyordu. Sarılıyorlar ve o ağlamaya başlıyordu, ama “öyle böyle bir ağlama değil.” Uyandığında hala ağlıyor olduğunu ve bir süre daha ağlamaya devam ettiğini de ekledi. Bu son birkaç cümleyi, yani ağlamayla ilgili kısmı duyunca birden silkindim, önemli bir şey kaçırmış olabileceğim hissi beni rahatsız etti. Acaba bir ayrıntı atlamış mıydım? Biraz bekleyip anlayabilirdim belki. Ama rahatsızlık hissim bekleyebilmek için fazla şiddetliydi. Rüyasını tekrar dinlemek istediğimi söyledim. Şaşırdı ama usul usul, tane tane yeniden anlattı. Kaçırdığım bir şey yoktu, aklımda kalanları yeniden dinlemiş oldum, içimden gereksiz telaşım için kendime söylendim. Sonra asıl merak ettiğim şeyi sordum, “Nasıl bir ağlamaydı acaba bu?”

Hemen bir cevap gelmedi. Odaya bir sessizlik, huzursuzluk yaratmayan tatlı bir suskunluk yayıldı. Nedense, rüyada önemli bir şey olduğu hissine kapılmıştım. Neden arkadaşıyla karşılaşıp ona sarıldığında “öyle böyle değil” ağlamaya başlıyordu, neden bu ağlama uyandıktan sonra bile devam ediyordu. Sessizce, zihinlerimizi gelebilecek çağrışımlara karşı davetkar bir halde tutuyor, konu hakkında hummalı değil de hülyalı bir tarzda düşünüyorduk. Bunun olumsuz bir duygunun ortaya çıkardığı bir ağlama olmadığı açıktı. Üzüntülü, kederli, korkulu ya da öfkeli bir durum yoktu rüyada. Bir hayal kırıklığı yaşanmıyordu. Bunaltı ya da stres alameti yoktu. O halde olumlu ya da çelişik duygular eşliğinde ortaya çıkan bir ağlamaydı. İşin garibi bu ağlamayı çok iyi bilip anladığımı hissediyordum. Sadece bunu kelimelerle de ifade edilebilir bir hale getirmek istiyordum.

O sırada o da bunun kötü hissettiren bir ağlama olmadığını, aslında üzüntülü durumlarda zaten pek ağla(ya)madığını anlatıyordu. Ancak ilk etapta bundan öte bir şey söyleyemeyeceğini de ilave etti.  

Mekânın geçmişten gelen yükünü, oradaki anısının onu nasıl zorladığını biliyordum. Oraya yıllar sonra geçenlerde gidebildiğini hatırladım. Yaptıklarının ve yapamadıklarının doğurduğu vicdan azabı nihayet dinmiş, olayları daha “gerçekçi” bir açıdan görmeye başlamıştı. Yıllar boyu iç dünyasında ağır bir yük olarak taşıdığı olay, “gerçekte” çocukluk çağına ait basit bir kabahatten ibaretti. Ancak olaylar öyle gelişmişti ki bu kabahat ne cezalandırılmış ne de bağışlanmıştı; oysa her iki ihtimal de sonraki yükü azaltabilirdi. Çocuğun olgunlaşmamış ruhsal yapısı bu durumda olayla başa çıkamamış, onu bir yalıtıma tabi tutmuştu. Uzun yıllar boyunca olaydan kimseye söz etmemişti; bu yüzden bir taraftan kendini dış etkenlerin olası yıkıcı etkisinden korumuştu, ama bir yandan da büyüyüp olgunlaşmış, koca adam olmuşken bile olaya ilişkin tepkisi, olayın olduğu/yalıtıldığı zamanda kalmıştı. Bana olayı anlatalı yıllar geçmiş, sonra da ara ara konuya dönmüştü. Benim olayla ilgili duygu ve düşüncelerimi tahmin ediyor hatta biliyordu. Bunun ona kısmen faydası da olmuştu. Ama bu kabil işler genellikle basit bir seyir izlemezler.  Zorlu duyguların işlenmesi bilgiyle ya da yalnızca bilgiyle mümkün olmaz, daha ziyade ilişkiler ve yaşantılar üzerinden olur bu.[1]  

Yıllardır hayatında bir yeri olmayan o eski sınıf arkadaşıyla ilgili bazı çağrışımlarından söz ediyordu, ben de rüyada neden bu arkadaşın ortaya çıktığını anlamlandırmaya çalışıyordum. Anlattıklarını dinledikçe, arkadaşının kendisini temsil ettiği giderek aşikâr hale gelmeye başladı. Ben ne olup bittiğini anlamaya başlarken o da önemli bir hatırasını dile getiriyordu. Bilinci sisli olarak hasta yatağında yatan babasına onu çok sevdiğini söylediği ve bunu söylerken gözyaşlarına boğulduğu bir anıydı bu. O sırada gözlerinden yaşlar süzülüyordu. Rüyadakine benzer biçimde ağlamaya başlamıştı.

Rüyaya başlangıçta verdiğim ve biraz fazlaymış gibi gelen tepkinin yerinde olduğuna inancım arttı. JM Quinodoz’un “Yeni bir sayfa açan rüyalar” diye bir tarifi var, bazı rüyaların gündelik yaşantının kalıntılarını işlemekten, bastırılmış arzuları ifade etmekten ya da iç dünyayı sahnelemekten fazlasını yaptığını söyler. Yeni bir sayfa açan bu tür rüyalar kişinin içsel yaşamında bir dönüm noktası oluşturur. Geçmişle bir kopuş yaratan, ruhsal zamanı yeniden kuran, ilişkiyi ileri taşıyan ve yoğun bir duygusal etki bırakan bu rüyaların dönüştürücü özellikleri vardır. Gerçi anlattığım durumda bunları hisseden sanki daha ziyade bendim. O kendiliğinden bu rüyada özel bir şey olduğunu düşünmemişti. Yine de benim rüyayı tekrar dinlemek istememden itibaren onda da benzer duygular gelişmişti.

Çocukların olgunlaşmamış üstbenliğinin (süperegosunun) nasıl katı ve işkenceci olabileceğini, kimselere anlatılmamış ve önemi-anlamı mihenk taşına vurulup anlaşılamamış bazı yaşantıların onlara nasıl eziyet edebileceğini Herman Hesse’in Çarklar Arasında romanının kahramanı Hans Giebenrath’ın öyküsünde görebiliriz.[2] Hans, manastır okuluna kabul edilmeden önceki yaz bir başkasının bahçesinden izinsiz bir elma alır. Yani teknik olarak bir “çalma”dır bu. Ancak sıradan bir yaramazlıktan ibaret olan bu olay Hans için çok daha büyük bir anlam kazanır. İçten içe duyduğu suçluluk onu kemirdikçe kemirir: Ertesi sabah annesine söylemeyi düşündü. Ama sonra korktu. Bunu söylerse, annesinin gözleri bir daha aynı sevgiyle bakmayacaktı ona. Susmaya karar verdi. O günden sonra geceleri daha az huzurla uyudu.

Zaman da mekân da genişlemişti. Geçmiş ve şimdi, belki gelecek de aynı anı paylaşıyorlardı. Rüya, içinde geçtiği mekân, hatırlattığı arkadaş (rüya dışında o arkadaşın oraya gelmesi hiç olası değildi) ve sarılıp ağlama sahnesiyle tüm zamanları birbirine katmıştı.  Artsüremli (diyakronik) zamandan farklı olarak eşsüremli (senkronik) zamanda geçmiş, şimdiki zamanın içinde canlıdır.[3] Buna analitik zaman da diyebiliriz. Şu aşağıdaki paragrafta enfes bir benzetmeyle anlatılıyor bu:

Eşsüremli zamanda, geçmiş, bir ağacın kesitinde görülen halkalara benzetilebilir; her biri, yıllık büyüme ve durgunluk dönemlerinin kaydını taşır. Bu halkalar, geçmişin kendisi değildir; ama yaşayan ağacın şu anındaki canlılığın içinde, geçmişin yankılarıdır. Halkalar, yansıttıkları deneyimin kendisi değildir; onlar, ağacın geçmişe verdiği yanıtın, ağacın şimdi var olan canlılığındaki yansımalarıdır. Eşsüremli zaman açısından bakıldığında, çocukluktaki travmatik olayın kendisi artık geride kalmıştır; ama o, kişinin şu anki varoluşunun dokusunda bıraktığı iz aracılığıyla bugünde yaşamaya devam eder. Bu iz, bireyin varlığının en derin liflerinde canlıdır; kişiyi “o kişi” yapan şeyin içinde yaşamaktadır. Çocukluk travması, hastanın üzerinde geçmişin bıraktığı izin içinde canlıdır.[4]

Hâlâ ağlıyor olmasına karşın odada hiç de ağır bir hava yoktu. Tekrar arkadaşına dönmüş onunla ilgili bir iki şey daha hatırlamıştı. “Bar Psikoloğu” olarak tanınan Ferhat Aydın, kendimizle ilgili bazı şeyleri “bir arkadaşa” aitmiş gibi anlatışımızı ima ederek “Ben değil de bir arkadaş” diye hoş bir kitap yazmıştı.[5]  Rüyadaki durum da biraz böyleydi işte. Onun kendisiyle (değil de bir arkadaşla) karşılaşması, bağışlaması, sarılması. Nihayet bu eski yükten kurtulmakta olduğunu düşündüm. Kalan sürede bunları biraz konuşabildik, içimde bir ferahlık hissettim, herhalde ona (veya ona da) aitti. 

Az sonra yalnız kaldığımda oda iyiden iyiye kararmıştı. Bir süre koltuktan kalkmak istemedim. Karanlığın iyice yerleşmesini izlemek hoşuma gitti. Hafiflemiş ve huzurlu hissetmeme karşın usul usul ağladığımı fark edince içimden kendime pek de sevecenlikten yoksun sayılamayacak bir sesle "Hadi kalk artık", dedim, "bugünlük tamamdır.”


[1] Analitik ilişkileri ve yaşantıları kastediyorum ama bu tek yol değildir tabii.

[2] Hermann Hesse, Çarklar Arasında,  Çev: Kamuran Şipal, Can Yayınları, İstanbul, 2019.

[3] Anlatımı yavaşlatmasın diye burada zikretmedim, ama artsüremlilik-eşsüremlilik konusuyla ilgilenenler, Ferdinand Saussure’un Genel Dilbilim Dersleri ve Claud Levi-Strauss’un Yapısal Antropoloji kitaplarına bakabilirler. 

[4] Thomas H. Ogden, What Alive Means?, Routledge, Londra ve New York, 2025, s. 49.

[5] Ferhat Aydın, Ben Değil de Bir Arkadaş, Okuyanus Yayınları, İstanbul, 2020.

İlgili İçerikler