16 Temmuz 2023

"Hiç" oldum Muvakkit

Muvakkit'in zihninin içinden süzülen şöyle bir cümle duydum: "Hayatında sadece acı varsa, hiç acı yoktur". Üstelik sormadan anladım ki, bununla acının fazlalığından kaynaklanan bir kayıtsızlık halini kastetmiyordu. Tuhaf bir fikir diye düşündüm, ama bir açıklama istemedim. Öylece kalmaya, salınmaya devam ettim. İfadeyi tersinden kursaydı, örneğin "Hayatında sadece zevk varsa, hiç zevk yoktur" deseydi, kabul etmek o kadar zor olmayacaktı sanki. Sonra, öylece kaldım ve yavaş yavaş ne demek istediğini anladım. 

Kalbime sekte vuran temmuz ayı geldiğinde şehirde tuhaf bir tenhalık baş gösterir. Aslında belki herkes yerinde durur, durur da ben artık kimselere varamaz olurum. Kimsem kalmayınca kendimle muhavereye başlarım. Eski defterleri açarım, hafızam canlanır ama aklımı kaybederim. Cenap'ın dediği gibi memat gelmemiş, ama hayat gitmiştir.

Böyleyken ne dünyayı kendi arzularıma göre düzenlemeye gayret edebilir ne de kendimi dünyaya ayak uydurmaya zorlayabilirim, o vakit öylece kalırım.

Öylece kaldım. Geceyle gündüz, arzla sema, rüyayla hakikat karıştı. Düzensiz atan kalbim bir sıkışıp bir ferahladı. Sokaktan çocuk teraneleri yükseliyordu. Pencereden başımı uzattım, çocuklardan biri ağlamaklı bir ses tonuyla galiz küfürler ediyordu. Diğerleri ona güldüler.

Telefon çaldı, arkadaşlar buluşmaya çağırıyorlardı. İşim olduğunu söyledim, hep bir işim olur. Hem eğlence meclislerinde yalnızlığın gölgesi dolaşır, o gölgeyle karşılaşmak istemiyorum.

Saate baktım, ama ancak saatin kendisini görebiliyordum, vakti gösteren rakamlar, işaretler, akrep, yelkovan hepsi kaybolmuş, zaman silinmişti. Kadranın içine doğru süzüldüm. Etraf karanlıktı, sadece "hiç" vardı, ama "hiç" var olur muydu ki? Ben varsam eğer, evetti bunun cevabı. Murakabe halindeki bir sofi gibi kendimi sezgilerime bırakarak Muvakkit'i aramaya başladım.

Hemen sonra onun sesini duydum: "Bana doğru gelmene gerek yok, ben senin geldiğin yerde olurum". "Ne demek istiyorsun?" diye sordum. "Hiç", dedi. "Anladım", diye cevap verdim, bir şey anladığım yoktu.

Nefesimin olmadığını, soluk alıp vermediğimi fark ettim, ama sanki bu bir mesele değilmiş gibiydi. Nasıl olup da başka her şey aynı kalırken nefesim kaybolabiliyordu acaba? Hafiflemiş ve katılaşmış bir haldeydim. Aklıma "son nefesini vermek" deyimi takıldı. Ama ölümden ziyade salahın kapısına varmıştım sanki.

Muvakkit sessiz ve hareketsizdi, benim halime ayak uyduruyordu. Öylece durduk, kaldık. Tam bir farkındalıkla aşırı bir kayıtsızlığın ortasında salınıyorduk. Ne kendimize ne diğerimize yönelik bir dikkatimiz yoktu, bundan dolayı da adeta bir durugörü içindeydik.

Muvakkit'in zihninin içinden süzülen şöyle bir cümle duydum: "Hayatında sadece acı varsa, hiç acı yoktur". Üstelik sormadan anladım ki, bununla acının fazlalığından kaynaklanan bir kayıtsızlık halini kastetmiyordu. Tuhaf bir fikir diye düşündüm, ama bir açıklama istemedim. Öylece kalmaya, salınmaya devam ettim. İfadeyi tersinden kursaydı, örneğin "Hayatında sadece zevk varsa, hiç zevk yoktur" deseydi, kabul etmek o kadar zor olmayacaktı sanki. Sonra, öylece kaldım ve yavaş yavaş ne demek istediğini anladım.

Muvakkit'in "hiç"le "mutlak"ı bu kadar kolaylıkla yan yana getirmesinden hem bir şaşkınlık hem de garip bir memnuniyet duymuştum. İtilmesine son verilen bir salıncağın salınımlarının kısalması gibi zihnimin yavaşlayıp durulmaya başladığını fark ettim. Kalbimin teklemesi dikkatimi bedenime yönlendirdi. "Fena oluyorum" diye mırıldanarak gözlerine bakıp yardım istedim. "Telaşlanma", diye cevap verdi, "sadece fani oluyorsun".

Derin bir nefes aldım.

TIKLAYIN | Muvakkit’le karşılaşmalar

TIKLAYIN | Muvakkit'le karşılaşmalar

TIKLAYIN | Muvakkit'le hasbihâl

TIKLAYIN | Muvakkit'in peşinde

TIKLAYIN | Muvakkit’in sorusu

TIKLAYIN | Ben bıktım Muvakkit, ya sen?

Yazarın Diğer Yazıları

On altı

Seninle yan yana yürürken istesem de istemesem de çokluk senin hakkında, ikimiz hakkında düşünürüm. Türlü şeyler anlatırım sana, bazen sesli olarak, bazen içimden. Gözüne güzel manzaralar ilişsin, kulağına hoş-avaz kuşların nağmeleri dolsun isterim. Dünyayı beğendirmeye çalışır, sanki sana "bak bu da var!" der gibi ilginç şeyleri işaret ederim

Muharrem İnce ve Freud'un fıkraları

Seçimlere kısa bir süre kala bazen kendimi öylesine sıkışmış, cansız ve isteksiz bir ruh haliyle mahut günün gelmesini ve ne olacaksa olmasını bekler bir durumda buluyorum ki, ilgimi başka konulara yöneltmek ihtiyacı hissediyorum. Bu hafta sonu da gündemden birkaç saatliğine uzaklaşmak için Elliott Oring'in Sigmund Freud'un Fıkraları: Mizah ve Yahudi Kimliği Hakkında Bir Çalışma adlı kitabını okuyordum. Kitap beklediğimden hayli farklıydı ve Freud'un incelemek için seçtiği fıkralarla kendi hayat öyküsü arasında ilginç bağlantılar kuruyordu[i]. Öte yandan kitapta incelenen fıkraları okurken zihnimin bunları bir şekilde Muharrem İnce'ye bağlayıp durduğunu fark ettim. Bir iki fıkra sonra da bunu kendim için eğlenceli bir hafta sonu uğraşı haline getirdim. Derken, belki bunu bir yazıya dökebilirim diye düşündüm.

On beş

Ona duyduğum sevgi onun da beni sevmesine değil ama kendisini sevmesine yol versin isterim. Sevgi çok fazla olunca bir kısmını başka biçimlere dönüştürerek mi ifade etmek gerekir?