15 Aralık 2022

On beş

Ona duyduğum sevgi onun da beni sevmesine değil ama kendisini sevmesine yol versin isterim. Sevgi çok fazla olunca bir kısmını başka biçimlere dönüştürerek mi ifade etmek gerekir?

Almayı hak edebilmek için kendimi almaktan alıkoyduğum şey, toprağa atılan tohumun bir fidana dönüşerek yüzeye çıkması gibi önümde beliriyor.

Küçük şeyler ne görkemli, dikkatle bakınca. Ona yönelik dikkatim, belki elimden başka bir şey gelmediğinden, sevgimin yegâne ifadesi olduydu. Yanı başında öylece beklerdim, perişanlığım ona bulaşmasın diye, biraz mesafeyle. Ancak dolaylı bir yolla söyleyebilirdim diyeceklerimi, ancak dolaylı bir dille konuşabilirdim. Zelzelenin ardından enkaz toprağında büyüyen fidan, ne güzelsin. Sen yeşerdikçe, kuruyan gövdemden taze bir dal ayrılıyor.

***

Haydi, yürüyelim: Vefa’ya ve Şehzadebaşı’na. Haydi, Süleymaniye’ye ve Haliç’e; Mısır Çarşısı’na ve Çukurcuma’ya. Haydi, Cağaloğlu’ya ve Çemberlitaş’a ve Nuruosmaniye’ye. Haydi, Tahtakale ve Unkapanı, haydi Dolapdere ve Dolmabahçe. Haydi, Tophane’ye ve Yahya Efendi’ye ve Ortaköy’e. Ben kendimden uzağa, sana doğru yürüdüm sanki. Yürüyerek nereye yaklaşıyorduk bilmiyordum. Yürürken yakınlığı ne aradım, ne düşledim, ama yakınlığımızı fark ettim. Yürüdüğümüz yerler benim geçmişimdi, bazen sana anlatmak, aktarmak, açıklamak istedim. Seni tümüyle ve olduğun gibi severken içimde kendimi dönüştürerek seni dönüştürmek arzusuna da rastladım. Şehrimizde aksak titrek iki yoldaş dolaşırken kendimi biraz daha anladım. Bu senin beni anlayabilmen için miydi diye endişelendim. Kendimi anlamayı ve anlaşılmayı sana sevgime itaat etmeye mecbur kılmak istedim. Bilemiyorum, en iyisi haydi yürüyelim.

***

Onda bir neşe emaresi görürsem kendi payımı talep etmeksizin bundan mutlu olurdum. Bunu gözlediğimde kendimi yalnızlıktan kaçmaya çalışmakla itham ettim, kal orda dedim kendime, kal ki daha yakın olabilesin. Neşesini kendimle ilişkilendirmekten uzak durdum; durdum ki o neşenin saflığına halel gelmesin. Kendimi onun varoluşuna hasretmek istiyordum ama bunda bir güçlük vardı, bu istek yeterince mütevazı değildi sanki. Aklımdan ve irademden daha fazla vazgeçmekten korkuyordum, ama bir hayali değil onu sevmek istiyorsam sanki bu yolda yürümeye devam etmeliydim.

***

Ona duyduğum sevgi onun da beni sevmesine değil ama kendisini sevmesine yol versin isterim. Sevgi çok fazla olunca bir kısmını başka biçimlere dönüştürerek mi ifade etmek gerekir? Yoksa bu sadece benim bir zaafımdan, bir kusurumdan dolayı mı böyle tecelli etmiştir, bilmiyorum. Dikkat, ilgi, merak, itaat, kendini anlamaya çalışma, adanma, koruma, hiçbir şey yapmadan durma ve daha birçok biçim altında seviyorum onu. Fidan büyüyor. Bugün on beşi, o on beş.

Aynı sözcükler, eylemler ve oluşlar bağlamına göre basit de görünebilir olağanüstü de. Belki de yalnızca daha fazla dikkat, daha fazla ilgidir onları olağanüstü yapan. Sefaletle ihtişamı yan yana barındıran küçük ve sıradan hallerde onunla yan yana olmak isterim. Saygıyla, şefkatle, şükranla ve sevgiyle. 

 

 

   

 

 

Yazarın Diğer Yazıları

On altı

Seninle yan yana yürürken istesem de istemesem de çokluk senin hakkında, ikimiz hakkında düşünürüm. Türlü şeyler anlatırım sana, bazen sesli olarak, bazen içimden. Gözüne güzel manzaralar ilişsin, kulağına hoş-avaz kuşların nağmeleri dolsun isterim. Dünyayı beğendirmeye çalışır, sanki sana "bak bu da var!" der gibi ilginç şeyleri işaret ederim

"Hiç" oldum Muvakkit

Muvakkit'in zihninin içinden süzülen şöyle bir cümle duydum: "Hayatında sadece acı varsa, hiç acı yoktur". Üstelik sormadan anladım ki, bununla acının fazlalığından kaynaklanan bir kayıtsızlık halini kastetmiyordu. Tuhaf bir fikir diye düşündüm, ama bir açıklama istemedim. Öylece kalmaya, salınmaya devam ettim. İfadeyi tersinden kursaydı, örneğin "Hayatında sadece zevk varsa, hiç zevk yoktur" deseydi, kabul etmek o kadar zor olmayacaktı sanki. Sonra, öylece kaldım ve yavaş yavaş ne demek istediğini anladım. 

Muharrem İnce ve Freud'un fıkraları

Seçimlere kısa bir süre kala bazen kendimi öylesine sıkışmış, cansız ve isteksiz bir ruh haliyle mahut günün gelmesini ve ne olacaksa olmasını bekler bir durumda buluyorum ki, ilgimi başka konulara yöneltmek ihtiyacı hissediyorum. Bu hafta sonu da gündemden birkaç saatliğine uzaklaşmak için Elliott Oring'in Sigmund Freud'un Fıkraları: Mizah ve Yahudi Kimliği Hakkında Bir Çalışma adlı kitabını okuyordum. Kitap beklediğimden hayli farklıydı ve Freud'un incelemek için seçtiği fıkralarla kendi hayat öyküsü arasında ilginç bağlantılar kuruyordu[i]. Öte yandan kitapta incelenen fıkraları okurken zihnimin bunları bir şekilde Muharrem İnce'ye bağlayıp durduğunu fark ettim. Bir iki fıkra sonra da bunu kendim için eğlenceli bir hafta sonu uğraşı haline getirdim. Derken, belki bunu bir yazıya dökebilirim diye düşündüm.