“Bilim ve Siyaset: Bilim ve gerçek ile çıkarcılık arasındaki gerilim” yazı dizisi üzerine yansımalar
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

“Bilim ve Siyaset: Bilim ve gerçek ile çıkarcılık arasındaki gerilim” yazı dizisi üzerine yansımalar

“Dünyaya nasıl göründüğümü bilmiyorum; fakat bana öyle geliyor ki, ben yalnızca deniz kıyısında oynayan bir çocuk gibiyim. Zaman zaman sıradan olandan daha düzgün bir çakıl taşı ya da daha güzel bir deniz kabuğu bulmakla oyalanırken, hakikatin büyük okyanusu önümde hala bütünüyle keşfedilmemiş duruyor”

“Bilim ve Siyaset: Bilim ve gerçek ile çıkarcılık arasındaki gerilim” yazı dizisi üzerine yansımalar
Desen: Ümit Kartoğlu

3 Ağustos – 7 Eylül 2025 tarihleri arasında T24 Haftalık’ta 6 hafta süren, psikiyatrist Dr. Oya Saldı Özgür ile bilim ve gerçek ile çıkarcılık arasındaki gerilimi irdeleyen Bilim ve Siyaset başlıklı bir söyleşi yapmıştım. Ne zamandır bilim/tıp ile siyasetin ilişkisi üzerine okuyor, kafa yoruyordum. Bu ilişkiyi farklı bir boyutta tartışmak için Oya’yı aradığımda, ilk tepkisi, niye böyle bir söyleşiyi sağlık sistemleri ve siyaset üzerine uzman kişilerle yapmadığımı sorması olmuştu. Ben de kendisinin konulara olan sıra dışı yaklaşımları nedeniyle onu seçtiğimi, klasik bir söyleşiden ziyade farklı bir perspektifte bilim ve siyaset ilişkisini tartışmak istediğimi söylemiştim. Sonunda, Oya’nın deyişiyle içinde kimi cevapları da içeren, her biri bir sayfa tutan altı soru göndermiştim Oya’ya. Bizleri tanıştıran sevgili Yakup Karahan’a da her bir yazıya bir karikatür çizme görevi düşmüştü.

Söyleşide, bilimin tarih boyunca otoriteyle çatışmasından başlayarak günümüze uzanan süreçte, bilimsel bilginin siyasi, toplumsal ve kurumsal baskılar altında nasıl biçimlendiğini tartıştık. Galileo ve Descartes’tan günümüzdeki örneklere kadar, hakikati savunan bilim insanlarının cesaretinin önemini vurguladık. Sağlık araştırmalarında donör politikalarının belirleyiciliği, yerel ihtiyaçların geri plana atılması ve niteliksel yöntemlere yönelik önyargıları sorguladık. Bu tartışmada, bilginin toplumsal, kültürel ve politik bağlamdan bağımsız olamayacağı; araştırma sorularının, fonlamaların ve önem atfedilen konuların bu ilişkilerden etkilendiği hususu öne çıktı. Halk sağlığı özelinde, bilimin iktidar ilişkileriyle iç içe geçtiği, pandemi gibi krizlerde bilginin araçsallaştırıldığını örneklerle gösterdik. Hakikatin politikası bağlamında, bilimin siyasetten tümüyle yalıtılamayacağı kabul edilirken, etik ilkelerle sınır çizmenin ve evrensel değerleri içselleştirmiş bireyler yetiştirmenin önemini belirttik. Son olarak, bilimin artık yalnızca merak değil, siyasi ve ekonomik baskılara rağmen hakikati savunan bir direniş alanı olduğunu; araştırma iletişimi aracılığıyla bilginin yalnızca akademiye değil, topluma ve karar vericilere ulaştırılmasının da bilim insanının kamusal sorumluluğunun bir parçası olduğunu ifade ettik.

Doğal olarak, bizleri yüreklendiren ilk tepkiler yakın çevremizden geldi. Yazı dizisi ile ilgili süreç içinde gerek sosyal medyada gerekse eposta ile bizlere ulaşarak paylaşılan düşünceleri derleyip bir değerlendirme yazısı yazmanın önemli olduğunu düşündük.

En yoğun yorum, sağlık araştırmaları ile ilgili 2. Bölüm üzerine oldu. Dünya Sağlık Örgütü’nde çalışırken soğuk zincirle ilgili düzenlediğim otobüs kurslarının önemli bir durağının kilit isimlerinden, şimdi Mediline Isothermal Solutions Türkiye’de yönetici olarak çalışan Mehmet Songür, “Her kelimesini okudum. Çok teşekkürler deneyimlerinizi bu yazı ile paylaştığınız için” diyordu. Songür, niteliksel analize çok önem verdiğinin altının çizerek, sübjektivite riskine rağmen, kritik olanın kullanılan yöntem, özneler ve amacın kalitesi olduğundan, “Kabaca database değil knowledge base olarak nitelenen, özel veya genel tecrübe, geniş ve derin entellektüel çerçevenin, bazı konuların analizlerinde sayılardan daha önemli olabileceğini düşünüyorum.” diyordu. Niteliksel yöntemlerin içerik uyarlama ve karşılıklı etkileşim yoluyla yeni sektör ve alt sektörlerde uygulanması, başlı başına bir devrimdir... Nitel araştırma yöntemleri, başlangıçta genellikle sosyal bilimler, antropoloji ya da eğitim gibi belirli alanlarda yaygın kullanılıyordu. Ancak, içerik uyarlama sayesinde, bu yöntemler kendi özgün kavram, araç ve süreçlerini farklı sektörlerin ihtiyaçlarına uygun biçimde yeniden tasarlanabildi. Karşılıklı etkileşim ise, bir sektörün nitel araştırmadan öğrenirken aynı zamanda kendi deneyimlerini ve pratiklerini, bu yöntemlerin gelişimine katması anlamına geliyor. Bu çift yönlü etkileşim, nitel araştırma yaklaşımlarının sağlık, teknoloji, iş dünyası, tarım ya da kamu yönetimi gibi daha önce yoğun olarak kullanılmadığı sektörlere uyarlanmasını sağladı. Songür’ün yazıda söz konusu ettiği alanların dışında yaptıklarının çok değerli olduğuna inanıyorum. Çünkü bu, yalnızca bir yöntem transferi değil, aynı zamanda bilgi üretme ve sorun çözme biçimlerinde de köklü bir değişim anlamına geliyor. Çünkü nitel araştırmalar, sayısal verilerden çok insanların deneyimlerini, algılarını ve bağlamsal gerçeklikleri merkeze alıyor. Yeni sektörlerde bu bakış açısının yerleşmesi; politika yapımından ürün tasarımına, hizmet geliştirmeden topluluk temelli projelere kadar birçok alanda daha kapsayıcı, bağlama duyarlı ve yenilikçi çözümler üretilmesine olanak tanıyor.

Haziran 2012’de Mehmet Songür’ün yöneticilik yaptığı Farmalojistik’i ziyaret eden uluslararası kurs katılımcıları -  soğuk zincirle ilgili Dünya Sağlık Örgütü otobüs kursunun en önemli duraklarından biri (Mehmet Songür en sağda ayakta)

Türkiye’den ayrılmadan önce çalıştığım son kurum olan İstanbul Üniversitesi Çocuk Sağlığı Enstitüsü’nden çalışma arkadaşım Halk Sağlığı Profesörü Dr. Ayşen Bulut, kendi yorumlarının yanı sıra sosyolog Hacer Nalbant ve tıp etiği uzmanı Dr. Muhtar Çokar’ın yorumlarını da paylaştı.

Ayşen Abla, bilimin ve siyasetin yaşamı iyileştiren iki önemli araç olduğunu, ancak bunların demokrat, donanımlı ve güvenli ortamlarda işlevsel hale gelebildiğini vurguluyordu. Akademide ve siyasette “bilmediğini bilmeyenler”in işleri zorlaştırdığını, politikacıların çoğunun da bilim temelli yöntemleri bilmediklerini ve kısa vadeli çıkarları öncelediklerini belirtiyordu. Buna karşın genç araştırmacıların sosyal bilim yöntemlerine ilgisinin arttığını, Sağlık İçin Sosyal Bilimler Derneği SASBİL ve Halk Sağlığı Uzmanları Derneği HASUDER gibi kurumların bu alanda çaba gösterdiğini, deneyimli öğretim üyelerinin özverili katkılarının sevindirici olduğunu söylüyordu. Ayrıca 1987’de İstanbul Üniversitesi’nde yürütülen yüksek lisans programında yaşadığı bir anısını paylaşıyor: Psikolog Füsun Kayatürk’ün sosyal bilim yöntemleriyle farklı kontraseptif kullanan kadınlarla yaptığı derinlemesine görüşmelere dayalı öncü araştırmanın çok değerli çıktılar üretmesine rağmen, o dönem yayınlanacak mecra bulamaması, Ayşen Abla’nın hem akademik dünyadaki sınırlılıkları hem de nitel çalışmalara yönelik o dönemin ilgisizliğini hatırlamasına neden oluyordu. Ayşen Abla, çalışmanın yayınlanacak dergi bulamamasından yakınıyordu, ama Halk Sağlığı Günleri’nde nitelikli hizmet sunumunda danışmanlığın nasıl yapılması gerektiğini de paylaştıkları oturum sonunda, “Ayşen, biraz da yapılabilecek şeylerle uğraş canım” sözleriyle kıymetli bir akademik büyüğünün (artık hayatta değil) geribildiriminin, kendisi için cesaret kırıcı olmadığını söylüyordu.

Ayşen Abla’nınki gibi tanıklıklar, yalnızca bir dönemi hatırlatmakla kalmıyor; bugünkü tartışmaları da daha derinlikli yapabilmemiz için bize çerçeve sunuyor. Paylaştığı 1987–1989 arasındaki çok disiplinli çalışma hikayesi, hem sosyal bilim yöntemlerinin halk sağlığına kattığı değeri hem de akademik ortamın o dönemdeki sınırlılıklarını çok somut olarak gösteriyor. Bugün hala benzer engellerin varlığını konuşuyor olmamız, belki de meselenin en düşündürücü yanı. Ayşen Abla’nın “Bilmediğini bilmeyenler” ifadesi, akademi–siyaset ilişkilerindeki en temel sorunlardan birini çok net özetliyor. Yine de SASBİL ve HASUDER gibi yapıların ve gençlerin yeni yöntemlere ilgisinin artması, geleceğe dair umut verici gelişmeler arasında. Hafızayı paylaşmak adına, Ayşen Abla’nın derlediği blog, bu açılardan ortamın önemini de değerlendiren kıymetli bir belge. Merak edenler izlesin derim.

Prof. Dr. Olcay Neyzi, Ayşen Bulut ile birlikte, İstanbul Üniversitesi Çocuk Sağlığı Enstitüsü

Çocuk Sağlığı Enstitüsü, Prof. Dr. Olcay Neyzi’nin önderliğinde tam bir okuldu bizler için. Ayşen abla ve ben, bu vesile ile sağlık araştırmalarında niteliksel verilerin değerini takdir ederek bu alanda yaptığımız her çabayı destekleyen ve geliştirme ortamı sağlayan Olcay Neyzi'yi sevgi ve saygı ile anıyor, gelişmemizde önemli payı olan Janet Molzan Turan'a da özel teşekkürlerimizi sunuyoruz.

Sosyolog Hacer Nalbant da sağlık araştırmalarının çoğu zaman iktidar ve bağışçıların etkisiyle yönlendirildiğini, kriz dönemlerinde bilginin kontrol altına alınmasının bilimsel özerkliği sınırladığını söylüyor; krizler uzadıkça siyasetin akademi üzerindeki yıkıcı etkisinin normalleştirildiğini belirtiyor. Ayrıca, geçmişte çözüldüğü sanılan sorunların, aslında geri döndüğünü vurguluyor. Hacer’in mesajında “bireyselden globale” dediği çerçeve, aslında bu yazının da temelini oluşturuyordu. Araştırma gündemlerinin çoğu zaman yerel gereksinimlerden değil, iktidarların, bağışçıların ve küresel güç odaklarının önceliklerinden besleniyor olması, özellikle kriz dönemlerinde, bilginin bir güç aracına dönüşerek kontrol altına alınmasıyla daha da belirginleşiyor. Hacer’in “krizin yaygınlığı ve süresi akademide normalleşmeyi getiriyor” tespiti çok önemli — bu, belki de en tehlikeli olan kısmı, çünkü akademi içinden bile bu durumu sorgulama refleksi zayıflayabiliyor. Ayrıca, sorunların çözülmüş gibi görünmesi, ama aslında geriye gitmesi (regresyon) konusundaki gözlemi, çoğu zaman kamuoyunun ve politika yapıcıların dikkatinden kaçıyor.

Dr. Muhtar Çokar, yazının Hacettepe Halk Sağlığı örneğini hatırlatması açısından olumlu olduğunu, ancak bilimsel bilginin ilerlemesi ve Türkiye’nin bilim politikalarıyla ilgili argümanlarımızın, kalıplaşmış bir yaklaşım taşıdığını belirtiyor. Olumsuzlukların sadece dış etkenlere bağlanmasının yetersiz olduğunu, Türkiye’nin iç dinamiklerinin de dikkate alınması gerektiğini vurguluyor. Yazıda neoliberal politikaların etkisi, politikacıların başarılı örnekleri engellemesi ve krizde bilginin iktidarın kontrolüne girmesi gibi tespitlerin, determinist bir bakış açısını yansıttığını söylüyor. Buna rağmen yazıyı ilgiyle okuduğunu ifade ediyor. Çokar’ın belirttiği gibi, Türkiye’nin bilimsel ekosistemini yalnızca dış etkiler üzerinden okumanın yetersiz bir okuma olduğuna inanıyorum; iç dinamikler, kurum kültürleri, yönetim anlayışı, bilim insanlarının kendi tutumları ve sivil toplumun rolü de bu resmin önemli parçaları. Benim yazıda vurgulamak istediğim, dış etkiler ile iç dinamiklerin çoğu zaman birbirine eklemlenerek ilerlediği, bazen de birbirini meşrulaştırdığı yönündeydi. Yani mesele tek yönlü bir dıştan belirlenme değil, iç ve dış faktörlerin karşılıklı beslediği bir yapı. Determinist bir çerçeve izlenimi doğmuş olabilir; kastım, kaçınılmazlık iddiası değil, belirli politik-ekonomik yönelimlerin sağlık araştırmaları üzerinde gözlemlenebilir ve tekrarlayan etkiler yarattığıydı. “Eskiden iyiydi, şimdi kötü” gibi bir nostalji tuzağına düşmek istemem; geçmişte de önemli sorunlar vardı, ancak bazı dönemlerde bilimsel özerklik için daha fazla alan açılmış olması dikkate değer. Özellikle bilgi = güç ilişkisini sadece iktidarın kontrolü değil, toplumun bu bilgiye erişimi, kullanımı ve talebi bağlamında ele almak gerektiğini düşünüyorum.

Sevgili arkadaşım, Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Alp Ergör, İldeniz Kurtulan’la birlikte yaptığımız Darwin kitabıyla ilgili olarak, “Bu kitap öyle etkilemişti ki beni, mecburi hizmet sırasında, Ankara'da konakladığımda Dost’ta bulmuştum.” diyor. Kuşkusuz, kitabı yayınladığımız Mayıs 1987’de, kitabın yüreklerine dokunduğu birçok güzel insanla ileride bir gün yollarımızın kesişeceğini bilmiyordum.

Dizinin üçüncü yazısı üzerine gelen epostada Musa Gündoğdu,  Avusturyalı filozof Feyerabend’in Yönteme Karşı kitabının postmodern dönemde istismar edilse de bilim üzerine yazılmış en önemli eserlerden biri olduğunu, amacının bilimi toplumsal ve siyasal etkilerden arındırmak ve her şey uyar anlayışından kurtarmak olduğunu söylüyor; bilimsel yöntemin tarihsel olarak teknoloji gibi geliştiğini, fizik ve matematikte gözlem-kuram diyalektiğinin toplumsal etkilerden büyük ölçüde arınmış olduğunu, ancak beşeri bilimlerde bu netliğe henüz ulaşılamadığını vurguluyordu. Gündoğdu, Kuhn’un paradigma kavramının, gözlem, kuram ve toplumsal etkileri kapsayan bir çerçeve olduğunu, her yeni paradigmanın öncekilerin çözemediği sorunlara çözüm getirdiğini, ama insan kapasitesinin sınırlılığını ihmal ettiğini belirtiyor. “Bilim, tarihi boyunca elbette ki toplumsal ve siyasal etkilerle boğuşmak zorunda kalmıştır. Ancak, kanımca bu noktayı geçeli çok oldu, zira artık bilimi etkileyen insan kapasiteleri ve algı mekanizmaları üzerine düşünülmektedir. Soru şudur artık: Biz insan olduğumuz için mi Dünya bize böyle görünmektedir yoksa Dünya böyle olduğu için mi bize böyle görünmektedir?”

Mesajında bir de yoruma girmeden, Paul Feyerabend’in Nazi ordusunda askerlik yapmış biri olduğundan söz ediyordu Gündoğdu. 1924 yılında Viyana’da doğan Feyerabend’in, II. Dünya Savaşı sırasında birçok Avusturyalı genç gibi, Alman ordusunda (Wehrmacht) görev yaptığı doğrudur. Bazı kaynaklarda, 1938’deki Anschluss’tan (Avusturya’nın Nazi Almanya’sı tarafından ilhakı) sonra Avusturyalı gençler için zorunlu hale gelen Hitler Gençliği’ne de katıldığı biliniyor. Feyerabend’in, bu yılları ideolojik bir bağlılıktan çok bir hayatta kalma dönemi olarak tanımladığını ve katılım konusunda fazla seçeneği olmadığını vurguladığını, burada belirtmekte yarar var. Feyerabend’in biyografisindeki kimi ayrıntılar (örneğin savaş dönemi tecrübeleri), onun bilim felsefesine yöneliminde gerçekten de belirleyici olmuş gibi görünüyor. Ancak, Feyerabend’in motivasyonunu salt her şey uyar formülüne indirgemek büyük bir haksızlık olur. O, daha çok bilimin toplumsal-siyasal bağlamdan nasıl etkilenebileceğini ve bu etkilerin tek doğru yöntem anlayışını nasıl problemli hale getirdiğini göstermek istiyordu.

Paul Feyerabend ve Thomas Khun

Bu noktada sözü, Gündoğdu’nun Feyerbend’in Yönteme Karşı kitabında amacının, bilimi “her şey uyar” anlayışından kurtarmak olduğunu söylemesine getirmek istiyorum (Feyerabend hiçbir zaman bilimi bu anlayıştan kurtarmak için çalışmadı, aksine “her şey uyar” yaklaşımı Feyerabend’in otoriteye karşı getirdiği bir özgün yaklaşımdır). Ne yazık ki, Feyerabend’in “her şey uyar” (anything goes) ifadesi, genellikle yanlış anlaşılan ve çokça istismar edilen bir sözdür. Feyerabend, “her şey uyar”ı pozitif bir yöntem önerisi olarak değil, yöntem fetişizmine karşı bir eleştiri olarak ortaya atmış, bilim tarihinde ilerlemeyi sağlayan atılımların çoğunun, hakim metodolojiye aykırı davranan bilim insanlarından geldiğini vurgulamıştır. Feyerabend’in kendisi, bu sloganın ironik olduğunu defalarca söylemiş, 1990’larda verdiği röportajlarda, bu ifadenin çok ciddiye alındığını ve yanlış yorumlandığını belirtmiştir. Özetle, “Her şey uyar” özgürleştirici bir slogan olarak kullanıldığında, savunulan “bilimde kuralsız keyfilik” değildir.

Thomas Kuhn’un paradigmalara ilişkin çerçevesi gerçekten de bilimsel toplulukların paylaştığı bir ortak dil ve bakış açısına işaret eder. Ama Kuhn, insan kapasitesinin sınırlılığı nedeniyle kuram ve deneylerin bir son sınırı olduğunu iddia etmez. Paradigmalar, bilimsel bilginin sürekli dönüşüm ve genişleme süreçlerini gösterir; yeni gözlem yöntemleri, teknolojik ilerlemeler ve yaratıcı yaklaşımlar, bu sınırların sürekli aşılmasını sağlar. Bu nedenle, bilimsel araştırmada bir kesin son sınır olduğunu söylemek yanlış olur. Kuhn’un paradigması, sınırdan çok, bilgi üretimindeki dönüşüm ve yenilenme mekanizmasını vurgular. İnsan kapasitesinin sınırlılığı bilimsel ilerlemeyi belirlemez; aksine paradigmal değişimler, yeni teoriler ve yöntemlerle bu kapasiteyi sürekli genişletir.

Dizinin beşinci yazısında, Halk Sağlığı Kongrelerinin gündem oluşturmak, kamuoyunu bilgilendirmek için de yapılmadığının sebeplerini tartışmıştık. HASUDER Başkanı Prof. Dr. Bülent Kılıç, bu önerilere eposta ile Bilim, Politika ve Toplum Üçgeninde HASUDER’in rolü başlıklı uzun bir cevap gönderdi. Bülent, yazı dizisinin bilim, politika ve toplum gibi kavramlar nedeniyle kendisini ve HASUDER’i yeniden düşünmeye ve üretmeye kışkırttığını söylüyor, dizinin aralık ayında yapılacak olan 27. Ulusal Halk Sağlığı Kongresi için de yeni bir perspektif sunduğunun altını çiziyordu. Bülent, insanoğlunun binlerce yıllık tarihinde hep bilinmeyenin peşinde olan meraklı bir çocuk gibi davrandığını, bilim insanlarının da doğaları ve işleri gereği bu alanın yaramaz çocukları olduğunu söylüyor, “Ancak, zamanla gelişen devlet, politika, eğitim ve din gibi toplumsal kurumlar, bilim insanlarını bazen seven, ancak, çoğunlukla baskılayan bir yapıda oldular” diyor. Halk sağlığı uzmanlarının sağlık politikalarında merkezi bir yeri olduğunu, çünkü sistemi bütüncül değerlendirebilen ve araştırma yöntemlerini en iyi bilen uzmanlık alanı olduğunu savunuyor. Rudolf Wirchow’un “tıp sosyal bir bilimdir, politika tıbbın geliştirilmiş halidir” sözünü, “halk sağlığı” bağlamında politika gerekliliği üzerinden yorumluyor. Bülent yazısında, politik baskılar nedeniyle halk sağlığı alanında araştırma yapmanın zor olduğunu (aile hekimliği, cinsel/üreme sağlığı, göçmenler, LGBT, çevresel etkiler, COVID gibi konularda) ve iktidarın hoşuna gitmeyen araştırmaların engellendiğini söylüyor. Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu ve Prof. Dr. Kayıhan Pala örneklerini buna kanıt gösteriyor. HASUDER olarak “sağlık politikası oluşturmanın bilimsel bir iş olduğunu ve halk sağlığı uzmanlarının bu alanda eğitim almış profesyoneller olduğunu, dolayısıyla halk sağlığı uzmanları olmadan bir sağlık politikası oluşturulmaması gerektiğini” savunduklarının altını çiziyor.

Her yıl yapılan halk sağlığı kongrelerinin en azından bir gününün, tümüyle politikada gündem oluşturmaya yönelik özel bir çaba ile yapılmasını şöyle önermiştim: “Düşünsene, gündeme oturmasını istediğin konuda, konunun farklı boyutlarının, çözüm önerilerinin tartışıldığı, önceden belirlenip davet edilmiş uzmanların perspektif yazılarını kitaplaştırıyorsun, basın kitleri hazırlıyorsun. Bunları toplantıyı yapacağın gün ve saate göre ambargoyla basına ulaştırıyorsun. Konuyu çarpıcı biçimde sunan kısa ama profesyonelce hazırlanmış bir videonun yanı sıra ister karikatür ister fotoğraf olsun, bir sergiyle başlatıyorsun kongreyi. Kongre kitabına konuyla ilgili perspektif yazan uzmanlar sunumlar yapıp, söyleşilere katılıyor. Evet, farkındayım, böyle bir şeyi ilk kez yaptığında istediğin yankıyı alamayabilirsin, ama inatla buna devam ettiğinde bir gün basının, siyasi partilerin, sivil toplum kuruluşlarının, kamuoyunun, “Bu yıl Halk Sağlığı Uzmanları Derneği ve TTB ne diyecek?” diye merakla bekleyeceğine inanıyorum.”

Bülent, böyle önerilerin hayata geçirilebilmesinin mevcut dernek gücüyle ve olanaklarıyla çok zor olduğunu ve bunun ayrı bir yapılanma gerektirdiğini vurguluyor. HASUDER olarak düzenli bir şekilde “Türkiye Sağlık Raporu” hazırlamaya başladıklarını ve bunu her 5 yılda bir yayımlayacaklarını söylüyor. Araştırma sonuçlarını ise dergiler, sosyal medya ve Youtube Kanal HASUDER üzerinden topluma ulaştırmayı planladıklarını belirtiyor. Kuşkusuz bunlar güzel şeyler, ancak Türkiye Sağlık Raporu’nun 5 yıl gibi oldukça uzun aralıklarla yayınlanmasının, istenen etkiyi ne kadar başaracağı konusunda kaygılarım var. Sosyal medya ve Kanal HASUDER gibi araçların ise hali hazırda oldukça kısıtlı bir izleyici kitlesi olduğunu biliyoruz, üstelik bu kanallar aracılığıyla yapılan iletişim, ne yazık ki, bir hedef kitle olarak topluma yönelik özellikle düşünülmüş, çalışılmış, üretilmiş boyutta henüz değil.

Dizinin altıncı ve son bölümünde, araştırma iletişiminin, araştırma bulgularının, sonuçlarının ve etkilerinin farklı hedef kitlelerle- hem akademik çevrelerle hem de daha geniş toplumla- paylaşılması sürecini tartışmıştık. Bülent’le tartışmalarımız, bu konunun bir sunum olarak 27. Ulusal Halk Sağlığı Kongresi’nde yer almasını sağladı, Bülent’e bu duyarlı yaklaşımı için teşekkür ediyorum.

3 Eylül’de de Apaçık Radyo’da Selim Badur’un sunduğu Önce Sağlık programının konuğuydum. Selim’le, T24’teki Bilim ve Siyaset yazı dizisinden yola çıkarak, bilim-siyaset ilişkisinin farklı boyutlarını tartıştık. Keyifli bir söyleşiydi… Benzer bir tartışma da İzmir Tabip Odası’nın düzenlediği Nereden Nereye başlıklı elektronik konferans/söyleşi programına, 2026 yılının başında gerçekleştirilmek üzere alındı. Selim’e, Apaçık Radyo’ya, Yüce ve İzmir Tabip Odası’na bu duyarlılıklarından dolayı teşekkür ediyorum.

Sözü, Gündoğdu’nun sorduğu “Biz insan olduğumuz için mi Dünya bize böyle görünmektedir yoksa Dünya böyle olduğu için mi bize böyle görünmektedir?” sorusuyla noktalamak isterim. Bu soru, tartışmayı tam da bilim ile felsefenin kesişim noktasına taşıyor. Bilimin tarihsel serüveni, aslında bu tür sorulara verdiğimiz cevaplarla yeniden şekilleniyor. Bu soru felsefede klasik bir özne-nesne ve algı-gerçeklik problemi olarak ortaya çıkıyor, ama günlük bakış açısından oldukça kafa karıştırıcı görünebilir. Soru, Kant’ın fenomen (Dünyayı bizim algımızla deneyimlediğimiz şekli) ve noumenon (Dünyanın kendi başına var olan gerçekliği) ayrımı ile paraleldir. Yani soru şunu soruyor: Algımız mı belirliyor gerçekliği, yoksa gerçeklik mi algımızı şekillendiriyor? Aslında ikisi de biraz doğru: Dünya bize böyle görünüyor çünkü biz insanız, ama bize böyle görünüyor diye de Dünya kendini bizim gözümüze uydurmuyor- yani Dünya kendi kurallarıyla takılıyor, biz de kendi sınırlı gözlüklerimizle bakıyoruz ona. Bir bilim insanı olarak, bu soru karşısında Isaac Newton gibi düşünüyorum: “Dünyaya nasıl göründüğümü bilmiyorum; fakat bana öyle geliyor ki, ben yalnızca deniz kıyısında oynayan bir çocuk gibiyim. Zaman zaman sıradan olandan daha düzgün bir çakıl taşı ya da daha güzel bir deniz kabuğu bulmakla oyalanırken, hakikatin büyük okyanusu önümde hala bütünüyle keşfedilmemiş duruyor.”

Biraz da Can Yücel’in Hayır şiirindeki gibi…

İlgili İçerikler