Bir önceki yazı, resepsiyon sırıtması üzerinden biat-itaat meselesi üzerineydi de. Yıllar boyu defalarca yazmışım. Çünkü cumhuriyet, demokrasi, hukuk devleti, insan hakları, hak ve özgürlükler gibi mevzulara girdiğinizde buram buram biat-itaat sorunu kokar. Pis de kokar!
Biat-itaat bir kültür; kültürel dayatma çünkü. İnsanın insanı, sadece bedenen-fiziken değil, zihnen, ruhen ezmesine de dair. Bir nevi şiddettir ve zaten açık şiddet de kapıda bekler, sık sık da içeri dalar, üstüne çullanır.
Çocukluktan, ailede bilhassa babaya ama anneye de itaat sızım sızım işler zihne ve hayata. Otoriteyle tanışırsın; istisnalar hariç. Sonra okul, dayatma tedrisat ve sadece ders veren değil, dersini veren bir disiplin türüyle biat-itaat üretim merkezi olur; o yaşlarda tükenmeye başlarsın; tabii yine istisnai haller olmaz mı hiç!
Ardından işyeri otoritesi, toplumun yarısı için askerlik emir-komutası, profesyonel askerlikte rütbelerle bir alttakine sadece emir vermek değil, onu insanlıktan çıkarma ameliyesi de.
Derken eş ve bilhassa koca otoritesi, siyaset, cemaat, devlet, kolluk, bürokrasi otoriteler sökün eder. Beklenen, hiyerarşideki durumuna göre biat-itaattir. İçine, ruhuna işlenen ise “gücü güçsüzlüğe yetene” olur; boyun eğen eğdirmeye meyleder, biat-itaat bütün bu otoriteleri yeniden üretecek, meşrulaştıracak biçimde “en alttaki”ne doğru bir silsile içinde boca edilir. Hem kul hem formen olma şansı da sunulur.
Militarizmin sürekliliğinde; faşizmin kolayca yükselişinde ve 21. yüzyılda çeşitli biçimlerde dirilişinde, biat-itaat kültürüne dayanması; doğal kimlikleri ötekilere karşı nefretle ve şiddet arzusuyla donatması, biat-itaat etmeyenleri “bir kısım halk desteğiyle” ezmesi ve bunun verdiği “tatmin” de etkili olur.
Aşağıda biat-itaat üzerine daha önce yazdıklarımdan bölümler var. De la Boetie’nin “Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev”inden beri, belki çok daha öncesindeki başkaldırılardan da bu zamana, “boyun eğme-eğdirme” üzerine epey okudum, epeyce düşündüm, yazmışım da. Özellikle, bir özgürlük ve bağımsız düşünme alanı sayılan gazetecilikteki biat-itaat-gönüllü kulluk üzerine de. Tam bir “disiplinler arası” mevzu: Sosyoloji, psikoloji, siyaset, ekonomi… ne istersen!
Utanmak mı?
Biat-itaat düzeninde avantacı olmak, yalaka olmak, yanaşma olmak, güce yamanmak, kudret önünde diz çökmek, kişiliğinin çiğnenmesinden rahatsız olmamak, ranttan janttan banttan nemalanmak caizdir;
Tamahkâr ve günahkâr olmaktan utanmayanlar…
Boyun eğmeyenlere çullanmaktan mı utanacak?
Tekmeli
Yere düşmüş işçiyi tekmeleyen danışmandan, “savaş”ta yaralanan ayağı platinli olduğu için esas duruşta esaslı duramayan Gazi uzman jandarmayı herkesin önünde tekmeleyen, sonra da terfi alan paşaya kadar.
Yahut iktidar semalarından herkese sözlü saydıran, bazen sopalı saldıran birilerine kadar.
Milyonlarca işçi, asker, memur, kadın, genç her gün irili ufaklı “otoriteler”in hakaretine ve daha beteri, şiddetine maruz kalıyor, ama sorun yok!
Otoriteye, güce boyun eğmek ile boyun eğmemek arasındaki sınır bölgesi öyle keskin çizilmiş ki, sen çemberin içinde değilsen çember senin boynuna geçebiliyor.
Dönemin Başbakanı Tayyip Erdoğan'ın eski Özel Kalem Müdür Yardımcısı Yusuf Yerkel'in, Soma’da bir madenciyi tekmelediği anlar
Eğri boyun
- Hakiki geçim korkusu;
- Harbiden ölüm veya öldürülme korkusu.
Bu durumdaki biri ise, üstüne konuşurken frene basmak isterim. Çünkü, zaaf gibi görülecek korku, sahici bir şeydir. İsterse sübjektif olsun, istersek zayıflık sayalım; hele aynı tehdide maruz kalmayanın anlaması zordur.
Fakat tek çare, bir gücün, güçlünün gölgesine sığınmak mıdır?
Yüz binlerce, milyonlarca insanın her gün maruz kaldığı bu tehditlere karşı; onlardan farklı olarak, imkânın ve fırsatın var diye, bir güce, boyun eğerek yanaşmak mıdır?
Hele aydın olduğunu iddia ediyorsan; entelektüel seviyene hayran kalalım da, soruların, sorgulamaların, bağımsızlığın, itirazların, isyanların ne olacak?
Korku dağları beklerken bile, o dağlarda yalnızlığı da göze alamıyorsak, bir bağda asma yaprağı mı olacağız gülüm?
Salkım salkım arasında, öyle salkıma yapışmış, sıkışmış bir üzüm!
Özeleştiri akılda yoğrulur ama kalpten gelir. Özeleştiri buyruk ve kuyruk eseri değildir. Özeleştiri de bağımsızlık, (kendine) itiraz, (kendinle) hesaplaşma ameliyesidir. Özeleştiri kimsenin kapı kulluğunda, bir emir komuta amelesi değildir!
Ölüm korkusuyla bile değil; otorite korkusuyla kelimesine boyun eğdiren, kelamını da kafadan boyunduruk altına sokar. Kendini bir kez böyle kökten inkar edersen, kendin de seni hepten inkar eder.
Geçim ve ölüm korkusunu anlarız da… Boyun eğme tutkusu başka şeydir!
Oturup mesela onca milletvekilinin bağımsız kişilik, akıl, vicdan taramasını yapacak değiliz. Zaten çoğunun böyle bir iddiası hiç olmadı. Keşke olsaydı; zihnimiz ve yolumuz daha açık olurdu.
Bu aile, eğitim, işyeri, askerlik, erkeklik, cemaat, cemiyet, aşiret, siyaset, örgüt, devlet, şiddet otoritesi ve kulluğu kültüründe; boş umut!
Lakin, kimileri var ki… Bir şekil bilmiş, önemsemişsin… Yediremiyorsun, kurşun asker olmasını. Hadi, yine kurşun eritmeye, demek istiyorsun!
Kulluk
“Size böylesine hâkim olan kişinin iki gözü, iki eli, bir bedeni var. Yalnızca sizden fazla bir şeyi var: Sizi ezmesi için ona sağlamış olduğunuz üstünlük.
Eğer siz vermediyseniz, sizi gözetlediği bu kadar gözü nereden buldu? Sizden almadıysa, nasıl oluyor da sizleri dövdüğü bu kadar çok eli olabiliyor? Kentlerinizi çiğnediği ayaklar sizinkiler değilse, bunları nereden almıştır? Sizin tarafınızdan verilmiş olmasa üzerinizde nasıl iktidarı olabilir? Sizinle anlaşmadıysa sizin üstünüze gitmeye nasıl cesaret edebilir?
Kendinize ihanet etmeseniz, sizi öldüren bu katilin yardakçısı olmasanız ve sizi yağmalayan bu hırsıza yataklık etmeseniz, o ne yapabilir?
Çocuklarınızı, onlara yapabileceği en iyi şey olan savaşlarına götürsün diye, onları tutkularının uşakları ve intikamlarının uygulayıcıları yapsın diye büyütüyorsunuz. Derin haz duygularını incelikle ele alabilsin ve pis ve rezil eğlencelerinin içinde yuvarlanabilsin diye ölesiye çalışıp bitkin düşüyorsunuz. onun daha güçlü ve sert olması ve böylece dizginleri daha da sıkması için kendinizi zayıflatıyorsunuz.
Kulluk etmemeye karar verdiğiniz an özgürsünüz demektir. Onu itmenizi ya da dengesini bozmanızı istemiyorum. Fakat yalnızca onu desteklemeyin.
İşte o zaman onun altından kaidesi çekilmiş bir Colosse (dev heykel) gibi tüm ağırlığıyla düşüp parçalandığını göreceksiniz.”
450 yıl önceden bakıldığı zaman öyle görülüyormuş demek! Gencecik düşünür Etienne de la Boetie, ‘gönüllü kulluk' üstüne düşünüp durmuş... İnsanlar kulluğu, bir nevi köleliği, (herhangi bir) iktidar karşısında boyun eğmeyi, bir güce teslim olmayı sadece zorla mı kabul ediyor, kabulleniyor yoksa esas sorun onların gönüllü, direnişsiz, çaresiz biat etmesi midir, diye.
Yukarıdaki ana fikirden oluşan bir 'söylev' yazıvermiş. Çözümü pek kolay:
Kulluk etmemeye karar verdiğin an özgürsün! Altındaki kaideyi çektiğin an düşüp parçalanır!

Beş asırlık sözlerin bugün, 21'inci yüzyılda, bilgi ve iletişim çağında, eşitlik ve adalet cumhuriyetinde, hak ve özgürlük demokrasisinde, insan hakları evreninde sizin için herhangi bir manası olabilir mi?
Zorla ve gönüllü boyun eğdiğiniz herhangi birisi var mı ki? Ailede, okulda, işyerinde, örgütte, aşirette, cemiyette, cemaatte, partide, orduda, bürokraside, sosyal hayatta, ekonomik dünyanızda, kanun dairesinde veya kanunsuz, böyle bir şey var mı?
Altına bedeninizi, ruhunuzu, vicdanınızı, fikrinizi, hürriyetinizi, inançlarınızı, korkularınızı, endişelerinizi, bağlılıklarınızı, bağımlılıklarınızı, hayatınızı ve çocuklarınızın aklını, kalbini ve geleceğini binlerce milyonlarca döşeyip de 'kaide' yaptığınız 'dev heykeller', 'maddi, manevi putlar', 'kadim veya modern kanunlar, kurallar, şartlar, kaideler' var mı?
Aklınıza hiç geliyor mu, kalbinizden hiç geçiyor mu, çekiversen 'kaide'yi diye?
Nice yiğit, cesur, korkusuz görünenin bir tarafında dahi başka bir mevzudaki, başka bir ortamdaki, başka bir güce veya iktidara karşı 'teslimiyet, kölelik, kulluk' varsa... Bir 450 yıl da bunu kavramakla mı geçecek!


