Kiraz Ağacı
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

Kiraz Ağacı

Benim için annem ışıklarda filan uyumuyor, toprağın altında çürüyor... Kutsal kitaplar, tanrılar ve tanrıçalar, yer yüzünde insanların ölüme karşı kendilerini rahatlatmak için yarattığı her türlü din, istedikleri gibi takılabilir. Benim bildiğim tek gerçek -ki bununla ne yazık ki 4.5 yaşımda tanıştım- annem ve diğer bütün ölmüş sevdiklerim, toprağın altında çürüyorlar. Ölüm var ve ama, ölen her şey de yeni bir şeye dönüşüyor. İzin vermeli…

Kiraz Ağacı
Zeynep Aksoy annesi Ece Aksoy'un ve babası Tunca Aksoy'un kucağında

Bir süredir yazmıyorum, yazamıyorum… Yaşadığım kaybın ağırlığında, her şey çok zor geliyor. Çabalıyorum ama, hayatta kalmaya, yaşamaya… Tiyatro festivalinde bazı oyunlara bile gittim. Ama, sanat üzerine yazacak ruh halinde değilim. Başka şeyler yazmak istiyorum.

İlk öykümü, yedi yaşımdayken, okuma-yazmayı öğrendikten çok kısa bir süre sonra yazmıştım. Adı “Kiraz Ağacı” idi ve öğretmenimiz 65 kişilik sınıfa okutturmuştu, neyse ki tahtaya kaldırarak değil de sıramdan. Ne kadar utandığımı anlatamam. Çekingenliğim bir yana, yazılı şeyler yüksek sesle okunmamalıydı bence, çünkü duyulmak müziğin alanıydı. Ortada bir drama yoksa tabii... O da tiyatronun alanıydı. Yazı, okunma sathıydı. Yedi yaşımda bunu biliyordum.

Hâlâ böyle düşünüyorum.

Ben, tuhaf bir aile karışımından geliyorum, bu coğrafyada doğup büyüyen, Osmanlı İmparatorluğu artığı çoğu insan gibi aslında. Babamın babası, Manastır doğumlu, Ahmet İhsan Aksoy, Atatürk cumhuriyetinin ilk valilerinden biri. Sarıkamış kayak tesislerini yaptırmış, Kars’a ve Muğla’ya vali, İstanbul’a vali yardımcısı olmuş. Annemin babası Hüseyin, Bosnalı, 1913 Balkan harbi göçmeni, İzmir’e yerleştirildiklerinde, evlerinden kovulan Rumların evleri gösterilmiş, “Hangisini isterseniz sizindir” denmiş, kabul etmemiş dedem, “Evi elinden alınan insanın evinde yaşayamam ben” demiş. Sürünmüşler sonra kiralarda. Onur, ahlak ve saygı, böyle bir şeydir. İnanılan doğrular uğruna, gerekirse sürünmeyi gerektirir.

Anneannem dört yaşında, yine 1913 harbiyle Bosna’dan gelmiş, annesiyle… Ailenin Bosna’da büyük bir çiftliği varmış. Savaş çıktığında, büyük dede (yani benim anneannemin babası oluyor) çok korkup çiftlikteki sarnıçta yaşamaya, eşi de (anneannemin annesi oluyor) at üzerinde çiftliği idare etmeye başlamış. Arada sarnıçtaki kocasına aç kalmasın diye, börek yapıp fırlatıyormuş içeriye… Bu saçmalık canına tak edince de kızını (anneannem) alıp, çiftliğe bay bay deyip Bosna’dan kaçan konvoya katılmış. Sarnıçtaki dedenin akıbeti bilinmiyor.

Ben bu Marquezesk öykülerle büyüdüm. Anneannem minik akordeon çalardı, annem ona mandolinle eşlik ederdi. Her şey daha ne kadar Balkan olabilir?

Babamın annesi, burjuva bir familyadan geliyor, Bulgaristan’da sanayici onlar, babaannem de İngiltere Kraliçesi Viktorya gibiydi, burnundan kıl aldırmazdı.

Burundan kıl aldırmamak işi ailede genel tema, iki aileye de yayılarak bana uzanan epigenetik bir örüntü gibi devam ediyor. Annem de burnundan kıl aldırmadığı için, ben Queen Viktorya ailesinin büyük mirasını kaybettim.

Dedem, Atatürk’ün ilk valilerinden İhsan Aksoy’un babaannemden önceki evliliğinden iki oğlu var. Bunlardan biri, Doğan Aksoy, komünistlikten ülkeden kovuluyor ve Fransa’da hayatına devam ediyor.

Bir devlet memurunun oğlu, komünist olduğu için, vatandaşlıktan çıkarılıyor. 50’lerin ortası ya da 60’ların başı olmalı.

Ne?

Tanıdık geldi mi? Bir benzerlik bazı şeylere?

Bu yazıda aile şeceremi dökmek zorunda hissettim. Çünkü annemle birlikte adeta bütün ailemi kaybettim ve hatırlamaya ihtiyaç duyuyorum. Çünkü, ailemin hikâyesi, sadece 102 yıllık bu Cumhuriyetin öncesine uzanan herkesin biraz hikâyesi, Osmanlı İmparatorluğu’nun hikâyesi. Çünkü, güçlü kadınların hikâyesi. Çünkü, biraz da günümüze ait; toplumun en çok ihtiyacı olan şeyi barındırıyor: Ahlak…

Zeynep Aksoy, annesi Ece Aksoy'un kucağında

Dedem Hüseyin, altı derece miyop gözleriyle bir camcı dükkânı açmış. İzmir’de ve ailesinin ekmeğini çıkarmış, evinden, yerinden yurdundan edilmiş insanların malına çökmeden… Bir şekilde başarmış ki şu an bu satırları size yazan bir ben varım…

Kuzenim dedemin yaptığını enayilik olarak görüyor. Ama kuzenim yetişkin ömrünü Adana’da geçirdi. “Anadolu İrfanı” ile yüceldi.  

Anneme geri geliyorum, oradan hiç çıkamadım ki zaten… 50’li yaşlarda annenin kaybı son derece normal aslında. 84 yaşında, dört yıl kanserle mücadele etmiş bir insanın kaybı da normal. Normal olmayan, benim babamı 4.5 yaşımda kaybetmiş olmam… “Telafisiz kayıpla 4.5 yaşında tanışmanın telafisi yoktur” demişti terapistim. İnancım da olmadığı için, ölüm ve kayıpla ilgili bir çıkış senaryom yok. Ben bildiğim şeylere inanırım, bilinmeyen bir şeye nasıl inanıldığını anlayamıyorum. Ahlaka inanırım ben, doğru ve dürüst olmaya, hak yememeye, bilgiye… Somut şeylere inanırım. İnanmam için bilmem, görmem ve beğenmem lazım…

Benim için annem ışıklarda filan uyumuyor, toprağın altında çürüyor... Kutsal kitaplar ve tanrılar ve tanrıçalar, yer yüzünde insanların ölüme karşı kendilerini rahatlatmak için yarattığı her türlü din, istedikleri gibi takılabilir. Benim bildiğim tek gerçek -ki bununla ne yazık ki 4.5 yaşımda tanıştım- annem ve diğer bütün ölmüş sevdiklerim, toprağın altında çürüyorlar. Yani, ölüm yok olmak demek.

Zeynep Aksoy'un birinci yaş günü, annesi Ece Aksoy ile

Bir varmış, bir yokmuş… Bahçemde kocaman, şahane, her sene meyve veren bir kiraz ağacı vardı. Üst kattaki, pek de önemsenen psikiyatri profesörü komşum, manzarasını kestiği için budanmasını talep etti. Budandıktan sonra, öldü ağaç. Kesmek zorunda kaldık. Şimdi yerinde kocaman bir mantar büyüyor her sene, asla ellemiyorum.

Ölüm var ve ama, ölen her şey de yeni bir şeye dönüşüyor. İzin vermeli…

İlgili İçerikler