Yaşamaya değer bir dünya kurmak: Aydın Uğur’un anısına

"Aydın Uğur’un öyle ya da böyle temas ettiği, hayatını değiştirdiği pek çok insan var. Ben de bu insanlardan biriyim. Yıllara yayılan akademik hayatından ve uzun idarecilik geçmişinden bahsetmek bana düşmez, bu işi başkalarına bırakıyorum. Ben daha ziyade çalışmalarımı ve hayattaki duruşumu etkilemiş olan üç özelliğini öne çıkarmak istiyorum. İlki şu: Aydın Hoca için bilgi üretimi öncelikle kamusal bir hizmet anlamına gelir. İkinci özelliği: İnce işçilik! Üçüncüsü de bütüncül bakış..."

03 Ağustos 2022 20:00

Aydın Uğur’la 2013 yılında Bilgi Üniversitesi’nde girdiğim iş görüşmesinde tanıştım. Ben işe başvuran kişiydim, o ise işe alan pozisyonundaydı. Trakya’nın Kurtuluş Savaşı yıllarının nasıl hatırlandığı ile ilgili kısa bir ders anlattım. Kimsenin hatırladığını zannetmiyorum. Soru-cevap kısmındaysa yeni çalışmamdan, köpeklerin şehirle ilişkisinden bahsettim. Sanırım işe alınmamı sağlayan o sohbet oldu. Aydın Uğur’un gözle görülür şekilde heyecanlandığını (artık öncesinde nasıl bir konuşma yaptıysam), silkinip uyandığını hatırlıyorum. O da heyecanla arılardan bahsetmeye başladı. Çevre meseleleri ve insanla sınırlı olmayan çalışma alanları bugün sosyal bilimlerde çok daha fazla kabul görüyor. Ancak o günlerde arı davranışları üzerine yapılan “sosyolojik” bir sohbetin hâlâ tuhaf bulunma ihtimali vardı. Diğer hocalar biz konuşurken sessiz kaldı. Birinin konuyu apar topar kapatmasıyla yeniden “normale” dönüldü.

Sonradan biz Aydın Hoca ile yıllarca arılar, kireç taşları, köpekler, inekler hakkında konuşmaya devam ettik. Ben Bilgi Üniversitesi’nden ayrılıncaya dek... Çok öğretici, çok güzel zamanlardı.

Aydın Uğur’un öyle ya da böyle temas ettiği, hayatını değiştirdiği pek çok insan var. Ben de bu insanlardan biriyim. Yıllara yayılan akademik hayatından ve uzun idarecilik geçmişinden bahsetmek bana düşmez, bu işi başkalarına bırakıyorum. Ben daha ziyade çalışmalarımı ve hayattaki duruşumu etkilemiş olan üç özelliğini öne çıkarmak istiyorum.

İlki şu: Aydın Hoca için bilgi üretimi öncelikle kamusal bir hizmet anlamına geliyor. Böyle söyleyince kulağa sıradan gelebilir. Oysa hiç öyle değil. Ne kastettiğimi açayım.

Günümüzün bilgi üretimi kocaman bir endüstri gibi. Kısa süreli bir sürü projenin uç uca eklendiği; (sosyal bilimler alanında) senede üç-dört makale yayımlamanın artık şart sayıldığı; o yüzden de sinekten yağ çıkarılmış izlenimi veren, kendini tekrar eden argümanlarla dolu makalelerin ağır bastığı; CV’deki “boş” yılların kötü göründüğü oldukça rekabetçi bir dönemdeyiz. Fon bulmak (daha doğrusu girişimcilik) akademisyenliğin ayrılmaz bir unsuru haline geldi.

Altta yatan prensip diğer sektörlerden hiç de farklı değil: Daha fazla, daha hızlı! Yayın yap ya da yok ol! (Tabirler İngilizce çeviri kokuyor, çünkü öyleler.) Böyle bir dünyada bilgiyle kurulan ilişki de değişiyor ister istemez. Akademisyenlerin çoğu artık sayısı takip edilemeyecek kadar çoğalmış yayın endüstrisine tabir yerindeyse parça başı iş yapıyor, çarkı döndürüyor. Her sene referans dahi verilmeden unutulan yüz binlerce makale, o anlamda yalnızca “yetersiz” akademisyenlere atfedilebilecek kişisel bir sorun değil, ölçek ekonomisinin kaçınılmaz sonucu. Çünkü üniversite kütüphanelerine her yıl “tonla” makale satmayı iş modeli olarak benimsemiş bir avuç şirket var.

Geri döneyim. Ne şanslıymışım ki, benim o yıllarda çalıştığım ve Aydın Uğur’un dekanı olduğu fakültenin başka öncelikleri vardı. Aydın Uğur’un bizi de ortak ettiği üniversite hayali öncelikle kamusal hizmet fikrine dayanıyordu. Yani bilgi üretimi, salt kendi CV’lerimize madde eklemek ve “geride kalmamak” için yapılan bir faaliyet değildi. Bir arada yaşama kültürünün zenginleşmesi ve gelecekteki zorluklarla baş edebilme kapasitesinin artırılması içindi. Ne kadar basit görünüyor! Fakat inanın, buna uygun bir iklim yaratmak hiç de kolay değil. Hele ki özel bir üniversitede, “performans” beklentilerinin her sene arttığı, üretimimizin “kıyaslanabilir” birtakım kriterlerle kuşatıldığı ve yarıştırıldığı bir ortamda... İşte Aydın Uğur böyle bir ortamda dahi hem genel tavrı hem de yaptıklarıyla bize ufak soluk alma alanları açabiliyordu. Nasıl mı?

Bir akşam ofisteydim, çalışıyordum. Dersler bitmiş, ama işler bitmemişti. Kapım çalındı. Aydın Hoca içeri girdi. Bu girişlerine aşinaydım. Yatakhane yıllarımda sohbete insan aradığımda ben de böyle dolaşırdım. Aynı hava, aynı arayış... Aklında bir fikir vardı, görüyordum. Odasına çağırdı, “Gel iki sohbet edelim” dedi. Gittim. Atıştırmalık birkaç şey, içecek servisi... Bir yanda dekan, diğer yanda yeniyetme ben. Daldan dala atlayarak bir süre konuştuk. Acelemiz yok, gündem belirsiz. İnsan o zaman anlamıyor, ama böyle buluşmalar akademide hiç de sık yaşanmıyormuş meğer. Yani zaman sınırı olmayan, gündemin e-postayla önceden belirlenmediği sohbetler olağandışıymış.

Bir noktada Aydın Hoca konuyu çevre meselesine getirdi: “Bugün bildiklerimizi tekrar etmeyen, bizi bilmediğimiz bir dünyaya hazırlayacak tartışmalara nasıl dahil oluruz?” Malum, iklim değişiyor, bildiğimiz dünya parmaklarımızın arasından kayıyor, fakat biz hâlâ dünyayı bildiğimiz kalıplara uydurmakta ısrar ediyoruz. Bildiğimiz dersleri anlatıyor, bildiğimiz konularda kalıyoruz. Oysa mesele, bir sonraki neslin kendini içinde bulacağı dünyanın bilgisini üretebilmek olmalı. Çünkü hem öğrencilere hem de toplumun geri kalanına karşı asıl sorumluluğumuz bu.

Söylemesi kolay. Fakat bunun olabilmesi için kafayı gündelik yoğunluktan uzaklaştırabilmek, yeni gelişmeler karşısında hazırlık yapacak soluk alma alanlarını ince ince inşa etmek gerekiyor. Çünkü eleştirel düşünce açık uçlu zamanlarda, toplantılardan ziyade sohbetlerde yeşeriyor. Yeni fikirler, çalışma alanıyla doğrudan ilgisi olmayan metinleri okurken ortaya çıkıyor.

Aydın Hoca o gün işte böyle yeni bir mecra oluşturmanın peşindeydi. Konu konuyu açtı, bir okuma grubu kurma fikrine evrildi. Tek tek insanlar konuşuldu. Kim katılır? Kim bizimle birlikte vakit kaybetmek ister? Sonraki iki yıl boyunca “dekanın odasında”, Dekan Aydın Uğur’un da katılımıyla uzun saatler boyunca sohbet ettik. Bizi zorlayacak metinler okuduk. Bunu mümkün kılan alınmış bir fon yahut “program hedefleri” diye listelenmiş bir zorunluluk değildi. Sohbet keyifli olduğu için, bizi zenginleştirdiği için oradaydık. Sonradan yazacağım kitabın tohumları orada atıldı. O dönem bölümde asistan olan Fatih Tatari, Kars peynirlerinin hikâyesini takip etmeye sanıyorum bu vesileyle başladı.

Aydın Uğur konumundaki başka biri gayet rahatlıkla unumu eledim, eleğimi astım diyebilirdi. O öyle yapmadı. Sanıyorum zaten yapamazdı da. Yeniye duyduğu merak ve yeni ilişkiler inşa etme alışkanlığı buna müsaade etmezdi. Akademik bir bölümü sıradan bir işyeri olmaktan çıkaran, soluk alınacak bir yere çeviren sanıyorum tam olarak bu.

Dileyen anlattığıma “eskide kalmış, bohem akademisyenlik” desin. Bence değil. Kendi çalışma alanındaki bir “boşluğu doldurmaktan” ziyade, elden geldiğince dünyayı idrak etmeye yönelik bir akademisyenlik bugün bile (hatta bugün özellikle) çok kıymetli. Performans kriterlerine olabildiğince set çekmek, bölümdeki beklentileri ve iklimi değiştirmeye çalışmak, baskıyı azaltmak, gerektiği yerde güldürerek iyileştirmek, sohbetlere imkân tanımak, dekan odasını iki büklüm girilen bir makam olarak değil, bir buluşma yeri olarak kullanıma açmak yine olağandışı vasıflar gerektiriyormuş meğer. İnsan sonradan fark ediyor.

Aydın Hoca’nın öne çıkarmak istediğim ikinci özelliği işte bu: İnce işçilik! İlk anda görünmeyen, sayıya yahut grafiğe çevrilemeyecek birtakım işler, bağlantılar; zaman kaybı gibi görünen buluşmalar...

Daha dersler başlamamış, ben bölüme başlayalı iki hafta olmuş olmamış. Birinci sınıf dersleri bende, harıl harıl ders hazırlıyorum. Yine yanıma gelerek beni odasına çağırdı. O gün bana hatırı sayılır bir vakit ayırıp bir dersin pek çok katmanı olduğunu anlattı. Sınıfta yaratılan güven ortamından, sadelikten, hayat için gerekli belli tavırları geliştirmelerine yardım etmekten, hikâye anlatıcılığının öneminden bahsetti. Keza bunlar da müfredatın ötesine geçen ince işler. O gün başka bir bakış açısıyla çıktım odasından: Birinci sınıf derslerinin maksadı nedir? Öğrencilerin belli kuramları ve kavramları öğrenmesi, evet! Ama daha önemlisi bölümü ve sosyolojiyi sevmelerini sağlamak. Bu hakikaten başka türlü bir emek gerektiriyor. Sosyolojinin hayatta işe yarar bir uğraş olduğuna onları ikna etmekle başlıyor. Bunun için bilginin haricinde duygular, mizah, güven, adalet gibi unsurları merkeze almak, yeri geldiğinde zamanı farklı şekillerde kullanabilmek gerekiyor.

Celil Oker, Erhan Saka, Aydın Uğur

Aydın Uğur’un hayatıma değen son bir özelliğinden bahsederek çevre meselesine geleyim. En başta çevre sorunlarına duyduğu ilgiden bahsettim. Her ne kadar kendisi siyaset bilimi ve iletişim arka planına sahip olsa da bence aynı zamanda gizli bir coğrafyacı. Dünya sorunlarını konuşurken litosferden, biyosferden bahsediyor mesela. Kültürel çalışmaların ve siyaset kuramlarının içine okyanustaki asitlenme sorununu sokuveriyor. Dünyaya bütüncül bakmanın bir sonucu bu. Bazı olguları anlamak için disiplinleri aşmanın, bağlantılar kurabilmenin önemini gören bir bakış.

1982 gibi görece erken bir tarihte, henüz daha asistanken “Çevre Sorunsalına Bakış”[1] isimli bir yazı yazmış. Bugün hâlâ üstüne konuşulan ve tekrar tekrar gündeme gelen pek çok meseleyi daha o günden gayet sade bir dille anlatmış. Örneğin parçalı çözümler öneren, yani çözümü tek tek bireylerde yahut birkaç teknik düzenlemede arayan o dönemki baskın çevrecilik yaklaşımını eleştirmiş. Biz bugün bunlara daha ziyade tüketici odaklı, teknik çözümler diyoruz ve eleştirmeye devam ediyoruz. Sanki pek bir mesafe katedilememiş.

Ancak arada ufak farklar da var. Şirketlerin sorumluluğu tüketicilere yıktığı kampanyalar belli ki o dönem henüz bu kadar yaygınlaşmamış. O yüzden Aydın Uğur’un yazısında “tüketici” kelimesi geçmiyor. Kavramın böyle kısa bir zamanda bu kadar merkezî hale geldiğini, hatta çoğu çözüm önerisinin vazgeçilmezi olduğunu görmek o anlamda ilginç. Yine de kısmi çözüm yaklaşımının mantığı bugünkünden çok farklı değil: Çevreyi kirletenlerin daha ağır cezalandırılmaları, bilinçlendirilmeleri, insanların daha az çocuk yapmaya teşvik edilmeleri, vb.

Aydın Uğur, bu yaklaşımın karşı ucuna siyasal ekolojist yaklaşımın (politik-ekolojinin) anti-kapitalist duruşunu koymuş. Şöyle yazıyor:

“Politik ekolojizme göre her şeyden önce sözde-akılcılığa (ekonomik rasyonaliteye) karşı çıkılmalıdır. Çünkü egemen anlayış, akılcılık kisvesi altında, geniş kitlelerin kendi kaderlerini tayin etmelerini engellemekte, üretimin yalnızca dev birimler içinde sürdürülmesinin ‘rantabl’ olduğunu savunmaktadır. Oysa René Dubos’un dediği gibi ‘düşünce, bütünlüğü gözetmeli; eylem yerel’e yönelmelidir.’ Söz konusu olan insan boyutlarında bir topluma ulaşmak olduğuna göre, siyasal ekolojistler bir yandan her türlü merkeziyetçiliğe karşı çıkmakta, bunun doğal sonucu olarak bürokratik yapıları yadsımakta, beri yandan da ‘Küçük güzeldir’ demektedirler. Onlarca, önemli olan gündelik yaşamda devrimler gerçekleştirmektir. İnsanların ilişkilerinde sıcaklığa yer verecek toplumsal boyutlar benimsenmeli, yüz yüze ilişkiler çoğaltılmalı, bir arada bir şeyler yaratmanın zevkine vardıracak örgütlenmeler geliştirilmeli, yerel birimlerin kader ortaklığı duygusu, toplum bilinci güçlendirilmelidir ki giderek insanlıktan çıkan dünyamız yaşamaya değer kılınsın.” (1982, 394-95)

Küçük güzeldir tartışması bugün farklı kavramlarla da olsa (degrowth - büyümeme olarak) bir hayli gündemde. Keza bir merkezden kontrol edilen üretimin tahakkümüne karşı direnen, çoğulluğu ve yaşam alanlarını savunan hareketler de hız kazanarak büyüyor.

Ancak burada vurgulamak istediğim asıl husus alıntının ikinci kısmı. Gündelik yaşamı dönüştürmek; insanların serpildiği, geliştiği ortamlar hazırlamak; yaşamaya değer bir dünya kurmak... Yazının başından beri anlattıklarım bunlar değil mi zaten?

Öne çıkarmak istediğim bu üçüncü hususun, yani bütüncül bakışın sanıyorum böyle bir yönü de var: Her neredeysek, nereye temas ediyorsak (özel bir üniversite de olabilir, yaşam alanlarını savunan bir hareket de) belli prensiplerin bir grubu nasıl şekillendirdiğinin farkında olmak, bütünlüğü gözeten bir düşünceyle hareket etmek. Ama diğer yandan yapılan basit bir muhabbetin bile politik/etik bir yönü olduğunu bilmek. Onu ayrı bunu ayrı yerde tutmamak.

Aydın Uğur hakkında anlatabileceklerim aslında çok daha fazla. Ama okuyucunun takatini daha fazla zorlamamak için son bir paragrafla bitireyim.

Şehir, demokrasi, eğitim, çevre gibi çok farklı konulara temas etmiş çok yönlü biri Aydın Uğur. Ancak bu çeşitliliğin arkasında bence tüm bu temaları birbirine bağlayan çok önemli bir soru var: Biz bir arada nasıl yaşarız?

Aydın Uğur hem yüz yüze ilişkilerinde hem de düşünsel üretimiyle sanıyorum hep bunun yollarını aradı. Buldu, bulamadı ayrı konu. Sonuçta yaşadığımız coğrafyanın izin verdikleri var, vermedikleri var. Ama bir insanı kalender yapan, sanıyorum arayışın kendisi.

 


[1] Aydın Uğur (1982) Çevre Sorunsalına Bakış: Tarihsel Gelişim ve Günümüzdeki Çevreci Akımlar, İletişim, Ankara İktisadi Ticari İlimler Akademisi Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Yüksek Okulu Yayını, No: 8, Sayı: 4, ss. 385-397

 

Sezai Ozan Zeybek, Berlin'de Freie Universität, Coğrafya Bölümündedir.