04 Aralık 2023 06:00
*Ertuğrul Özkök
Okuyacağınız bu yazı, dün Yunanistan’ın en büyük gazetesi Kathimerini’de yayımlandı.
O soruyu soran da benim…
Kathimerini, benden bir Türk olarak “Kissinger hakkında” bir yazı yazmamı istedi.
Ben de bu yazıyı yazdım…
Ve o soruyu sordum…
O fotoğrafı ilk gördüğüm günü bugün gibi hatırlıyorum.
1970 yılıydı…
23 yaşımdaydım.
Genç ve solcu bir Türk öğrenci olarak Paris’te doktora eğitimime başlamıştım.
Gazetede gördüğüm fotoğrafta Henry Kissinger, dönemin en güzel kadınlarından biri olan Hollywood yıldızı Jill St. John’la bir masada baş başa yemek yiyordu.
O gün Paris’te Vietnam Savaşı aleyhine yapılan bir gösteriden dönmüştüm.
“Bu kadar güzel bir kadının bu herifin yanında ne işi var?” diye sormuştum.
Sonra fark ettim ki, “bu herifin” derken kastettiğim şey, sadece bir erkek kıskançlığı değil, aynı zamanda siyasi olarak da ona duyduğum tepkinin ifadesiydi.
O günlerde gözümde “Vietnam kasabı” idi…
Yıllar sonra benim sorduğum o soru, Kissinger’e sorulmuştu:
“Bu kadar güzel bir kadın neden seninle dolaşıyor?”
Cevabı şu olmuştu:
“Güç, en büyük afrodizyaktır…”
Evet, mesele onun sahip olduğu “güçtü..”
Hayatı boyunca 12 Amerikan başkanına danışmanlık yapmasının sırrı da işte bu kelimedeydi…
Kissinger öldü ve şimdi arkasına şu soruyu bıraktı:
O güç, insanlığa çok mu pahalıya patladı…
Yoksa o gücün savunduğu, “reel politik” bir nükleer savaşı mı önledi…
Yıllar geçti, solculuğum törpülendi, yavaşça liberal düşüncelere doğru geçtim.
Türkiye’nin en büyük gazetesi Hürriyet’in genel yayın yönetmeni oldum.
İster istemez veya isteyerek veya fark etmeden; yavaş yavaş Türkiye “establishement”ının, yani bildiğimiz “müesses nizam”ın bir parçası haline geldim.
O zaman Kissinger’i daha dikkatle okumaya başladım.
Onun “reel politik” anlayışı, mesela biz Türklerle Yunanlılar arasındaki sorunların aşılmasında yardımcı olabilir miydi…
Ama evimde 70’li yıllardan beri bir hatıra olarak sakladığım Che Guevara tişörtüm her defasında hatıra gardırobumdan başını çıkardı ve bana onun Vietnam, Kamboçya, Pakistan geçmişini hatırlattı…
Bir de onun Goethe’den sık sık aktardığı şu cümle aklımdan hiç çıkmıyor:
“Düzen (order) ve adalet (justice) arasında bir tercih yapmam gerekirse, ben de Goethe gibi düzeni seçerim…”
Bu cümleyi hiç sevmiyorum.
Adalet, insan hakları, özgürlükler benim için çok önemli ve çoook şey ifade ediyor.
Goethe’den aldığı cümle son yıllarda hatıra dolabımdaki Che Guevara tişörtünü yeniden giymeme yol açtı ve Kissinger’le yollarımız yine ayrıldı.
Artık aramızdaki tek bağ olarak, çocukluğumuzu birbirine bağlayan ortak tutkumuz kaldı.
Kissinger, Almanya’daki çocukluk yıllarında futbol hastasıydı ve maçlara girebilmek için Nazilerle kavga etmek zorunda bile kalabiliyordu.
76 yaşıma geldim ve hâlâ futbol hastasıyım.
Eski solcu bir Türk’ün gözündeki Kissinger bu… Ya kendi ülkesi Amerika’nın vatandaşının gözünde ne?
New York Times gazetesi belki de tarihindeki en uzun obituary yazısını onun arkasından yayımladı.
Geçen perşembe günü yayımlanan o yazının altında 700’den fazla yorum vardı ve hepsini okudum.
O 700 yorumdan üçünü sizinle paylaşayım:
(*) “Bu sabah uyandım üzerimde bir hafiflik var. Dünya sanki daha güzel göründü gözüme… Neden diye düşündüm, öğrendim ki Kissinger ölmüş ondanmış.”
Bir başka okur yorumu:
(*) “Sabah karım sık sıkı tembih etti. Ölünün arkasından kötü konuşulmaz. Ona söz verdim, Kissinger ile ilgili görüşümü yazmayacağım.”
Bir tane daha:
(*) “Kissinger hakkında ne mi düşünüyorum? Gastronomi yazarı Antony Bourdain, Kamboçya’ya gittiğinde ne demişti; onu hatırlayın yeter…”
Ne demişti ben hatırlatayım:
“Kamboçya’ya gelen herkes Kissinger’e lanet okur. Onun olması gereken yerin, Hague’de insan hakları hapishanesinde Miloseviç’in yanı olduğunu düşünür.”
Yorumların neredeyse üçte biri böyle ağır, hatta acımasızdı.
Güç böyle bir şey…
Tarihi yazan insanların tarihi başkaları tarafından yazılıyor.
Ama eminim, ABD’nin yaşayan bütün eski başkanları cenazesinde onun tabutunun başında olacak.
Peki bir Türk veya bir Yunanlı, New York Times’a böyle bir yorum yazsa ne diyebilir?
New York Times’ın o sayfasında bir Türkiye veya Yunanistan vatandaşının yazdığı yorum göremedim.
Bizleri bilemem ama Kissinger, Türkiye ve Yunanistan hakkında ne düşündüğünü yaşarken söylemişti.
Türkiye Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil’le görüşmesinden sonra bilgi almak isteyen gazetecilere şöyle demişti:
“Türkiye Dışişleri Bakanı ile görüştüm. Yarın Yunanistan Dışişleri Bakanı ile de görüşeceğim. Sonra psikiyatrıma gideceğim.”
Biz Türkler onu 1974’te Kıbrıs’a asker çıkarmamızı engellemeye çalışan, “Yunan yanlısı çirkin Amerikalı” olarak görüyorduk.
Haksız mıyız…
Muhtemelen Yunanistan’ın en azından sol geleneğinden gelen insanları da onu “Türkiye yanlısı çirkin Amerikalı” olarak görmüştür.
Haksızlar mı…
Unutmayın ki, 1974 Kıbrıs askeri müdahalesi sırasında Türkiye’nin başbakanı olan Bülent Ecevit’i, daha siyasi kariyerinin başında Harvard Üniversitesi’ne davet edip konuşma yaptıran ve dünyaya tanıtan kişi de aynı Kissinger’di…
Kissinger öldü…
Umarım artık şu fani dünyada, “düzen” ve “adalet” arasında tercih yapmak zorunda kalmayacağımız günler gelir…
Ve biz Türkler ve Yunanlılar da aramızdaki problemleri, “Kissinger Rules’a” gerek olmadan, yapıcı bir gerçekçilikle yüz yüze konuşmayı öğreniriz.
Ve Kathimerini’deki yazıma koymayı unuttuğum son cümle…
Cumhurbaşkanı Erdoğan bu perşembe Atina’ya gidiyor.
Birleşik Arap Emirlikleri ziyaretinden dönerken uçaktaki gazetecilere “Biz Atina’ya, ilişkilerde yeni bir sayfa açmak temennisiyle gidiyoruz. Kazan-kazan zihniyetiyle” dedi.
Umarım bu temenniler iki tarafta bir gün yine belagat şehvetinin kurbanı olmaz ve hak ettiğimiz barışı sağlarız.
*Bu yazı, Kathimerini'de "Ertuğrul Özkök'ün yazısı: Helensever mi, Türk yanlısı mı?" başlığıyla yayımlandı.
© Tüm hakları saklıdır.